Sevgili Hayat’la Yeni Sahne’ye Elveda

Özlem Tokaslan’a göre; ‘Bir ülkede bir sahnenin kaybedilmesi kadar acı bir şey olamaz. Bu kayıp hepimizin acısı ve ayıbıdır.’ Özlem, 1995’te daha konservatuar öğrencisiyken burada ‘Ben Feuerbach’ oyununu izlediğinde “İnşallah ben de burada oynarım”, demiş. Şimdi, “Kapatmak nasip oldu” diyor.

Ankara’nın yıllardır gördüğü en soğuk günlerden biri. Dışarıda -14ºC ‘sıcaklık’ ve sis var. 46 yıllık yaşamını Funda Özşener’in yazdığı, Vacide Öksüz’ün yönettiği ‘Sevgili Hayat’ oyunuyla noktalayacak olan Yeni Sahne’nin bu son gösterisini izlemek üzere, buzlanmış yollardan geçerek Sakarya’ya doğru gidiyoruz.

Fransız şair Victor Segalen, ‘Irkları, ulusları, ötekileri kendimize benzetmekle övünmeyelim; tam tersine bunu asla başaramamış olmaktan mutluluk duyalım’ diyor. Oysa oyunun yazarı, oyun broşüründe oyunun iki kahramanını, ‘Tanıdığım en Türk iki Rum’ diye tanımlamış. Türklerin Rum, Rumların Türk, tüm dünyanın Türk olmasının Türk’e ya da Rum’a ne faydası var acaba?

Oyun Yunan işgali altındaki İzmir’de açılıyor, Lozan anlaşması ile gerçekleştirilen mübadele sonrası Pire’de kapanıyor. Oyunun iki kahramanı, Eleni ve Lena, iki Rum kadını. Eleni sesiyle ünlü bir şarkıcıyken, Lena işgal askerlerinin genç kadın açlığı sayesinde, kötü sesine rağmen onun yerini alıyor. Fakat bir düşmanlık yok aralarında. Tam tersine dostluklarının yazgısını kendi elleriyle yazmaya çalışıyorlar.

Dedesi de Girit göçmeni olan ve oyunun geçtiği dönem olaylarının etkilerine yakından tanık olan yönetmen, oyun metnindeki bu iki kahramanı yetersiz bulmuş: ‘Mübadele iki taraflı bir olay. Yalnızca Rumların gözünden anlatılması bir tarafı eksik bırakıyordu’ diyor. Böylece, oyun metninde yalnızca bir cümlede geçen Giritli Fatma, oyunun son kısmına Rum göçmeni Müslümanların temsilcisi olarak dahil olmuş.

Milliyetçi yaklaşım ve hatalar

Kendisini ‘titiz, hece hece çalışan’ bir yönetmen olarak tanımlayan Öksüz, dramaturg Eren Aysan ve yazarla birlikte oyunun hem kurgusunda hem de içeriğinde birçok değişiklik yapmış. Zaten oyunu da bu değişiklikleri yapma şartıyla sahnelemeye karar vermiş.

Yönetmen, oyununda evrenselliği gözettiğini söylüyor: ‘Sonuçta savaşın acısını kadınlar çekiyor. Kadın bütün bedelleri daha ağır ödüyor. Kötü olan savaş. Başka bir şey değil’ diyor. Ne var ki oyunun dokusuna sinmiş milliyetçi, şoven yaklaşımın kokusunu almamak mümkün değil.

63 yaşında nineler kocalarını bırakıp Türklere kaçıyor, ‘şefkatli ve güçlü’ Türk erkeğinin evinin çivit kokusu Lena’nın yüreğinden çıkmıyor, güzel Theodora mübadeleden kaçıp bir Türk’le Anadolu içlerine gidiyor. Mübadele ise çetelerin, kardeşçe yaşayan halkların can güvenliğini tehlikeye düşürmesinin zorunlu sonucu olarak gösteriliyor; halkların birbirine düşürülmesinin esas sorumlusunun egemenler olduğu göz ardı edilerek.

Bu yaklaşım sorunları bir yana, oyunun dramatik yapısı da hatalar barındırıyor. Oyunun iki perdesine dağılmış onlarca tabloda kahve, rıhtım, oda, sokak, hapishane gibi mekanlar o kadar sık değişiyor ki, dekor taşıyan oyuncuların telaşını fark etmemek olanaksız. Oysa bu kadar mekana da, bu kadar tabloya da ihtiyaç yok.

Metindeki bu dağınıklığa, rejideki üslup tutarsızlığı ekleniyor. Arkaya gerilen yağlıboya fon perdesi ve İzmir’in Rum evlerini resmeden panolar, oyunda göstermeci bir dekor anlayışının olacağını söylüyor. Yine mekan değişikliklerinde, hiç işlevi olmayan eşyaların düzenlenmesi için dakikalar harcanıyor. Işın Mumcu’nun çekince divan, itince rıhtım olabilen işlevli dekoru bile yetmiyor bu sorunu çözmeye.

Oyunun belki de en önemli sorunu, duygu değerleri. Yönetmen ‘nahif, insancıl, çığlık atmayan’ bir oyun tasarlasa da, bu sakinlik oyuna yayılmamış. Eleni ve Lena rolündeki oyuncuların şirazeyi öyle kolay kaçırmayan oyunculukları da bununla başa çıkamamış. Üzüntüler de sevinçler de adeta havada yüzüyor. Örneğin Lena için Eleni’yi kapının önüne koyan, beş para etmez bir adam olan Dimitri’nin ölümüne Eleni öyle üzülüyor ki, uzunca bir cenaze sahnesiyle bu üzüntüye dahil edilmek istenen seyirciler olarak o üzüntüyü paylaşamıyoruz. Yarı aç yarı tok, fahişelik yaparak geçindikleri İzmir’den -dekora bakılırsa- orta halli, temiz bir yaşam sürmek üzere Pire’ye giden iki kadının üzüntülerini de anlayamıyoruz. Yönetmen, dedesinin bir sözünü oyuna katmış: ‘İnsanın doğduğu yer öldüğü yerse, o zaman mutludur.’ Doğulan toprak önemlidir, amenna. Fakat doyulan toprak hiç mi önemli değildir?

Sabunla çocuk düşürmeye çalışırken acılar çeken Lena’nın dakikalar süren çığlıkları; düz bir akış içinde giderken birden geçmişe ve geleceğe sıçramalarla ilerlemeye başlayan oyun yapısı; suyu çıkmış kendi kendine konuşma yöntemiyle bize ruh hallerini, hatta sahne dışındaki olayları anlatmaya, oyun kişilerini tanıtmaya çalışan oyuncular; yazılış sorunları ve bununla başa çıkmaya çabalarken yeni sorunlara gömülen reji… Tüm bunlar birleşmiş, ‘oturmamış’ bir oyun ortaya çıkarmış ne yazık ki.

Yeni Sahne niye kapatılıyor?

1959’da Devlet Tiyatroları’na (DT) kiralanan bu mekan, Türkiye Ormancılar Derneği’ne (TOD) ait. TOD Başkanı Mustafa Yumurtacı, ‘Biz sanat düşmanı değiliz’ diyerek başlıyor söze. TOD’a ait 900 m2’lik inşaat alanı arsanın %70’inin boş durduğunu, burayı değerlendirmek için yıllardır yapılan girişimlerin nihayet sonuçlanacağını anlatıyor. Nihayet – çünkü DT, ancak mahkeme kararıyla terk ediyor burayı. Yumurtacı, DT’ye yeni yapılacak binada da bir tiyatro yapılması için teklif götürdüklerini, fakat kendilerine olumlu yanıt gelmediğini söylüyor.

DT yetkilileri ise, TOD’un istediği kira bedelinin fahiş, yeni bir sahne yapımı için harcanması gereken 3 trilyon TL’nin ise çok yüksek olduğunu öne sürüyor. Çünkü Ankara’daki tiyatro biletlerinin büyük çoğunluğu bu sahnedeki merkez gişede satılıyor. En merkezi, en kolay erişimli tiyatro mekanı da burası. Ankara’nın neredeyse şehir dışındaki ‘zengin mahallesi’ Çayyolu’nda yapılacak yeni tiyatro binasının buranın yerini tutmayacağı konusunda ise neredeyse herkes hemfikir.

Kim haklı olursa olsun, bir gerçek var: Bugün Yeni Sahne’de son oyun ve oyunda Eleni rolünü oynayan Özlem Tokaslan’a göre; ‘Bir ülkede bir sahnenin kaybedilmesi kadar acı bir şey olamaz. Bu kayıp hepimizin acısı ve ayıbıdır.’ Özlem, 1995’te daha konservatuar öğrencisiyken burada ‘Ben Feuerbach’ oyununu izlemiş ve çok sevmiş. ‘İnşallah ben de burada oynarım, demiştim. Kapatmak nasip oldu’ diyor.

Neredeyse bütün binaya sinmiş ‘kapatılma hüznü’nü bir kenara bırakıp oyuna giriyoruz. Kafamızda bir soru: Hüzün tamam ama bu sonu değiştirmek için kim ne yaptı?


Yıldırım, Barış. «Sevgili Hayat’la Yeni Sahne’ye Elveda.» 
Özgür Gündem, 2 Şubat 2006
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s