Emperyalizm yahut Şu Göçmen Dostu Evropa

“Peki nedir bir insan?
İnsanı bilir miyim?
Bileni bilirim!
İnsan nedir bilmem ben,
Fiyatını bilirim.”

(Bertolt Brecht, Die Massnahme/Önlem,
‘Tüccar’ın ağzından Arz-Talep Şarkısı’)

Sergiden görünüş

Serginin adı Zwei Welten: ‘İki Dünya.’ Hollandalı fotoğrafçı Annet van der Voort’a ait. (http://www.ausstellung-zweiwelten.de, Almanca)

Marburg Üniversitesi’nin ender çirkin (fakat son derece faideli) binalarından birinde, kütüphanede açılmış. Afganistan’dan Hollanda’ya, İrlanda’dan Türkiye’ye dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya’ya göçmen olarak gelmiş 27 genç insanın fotoğraflarından oluşan bir sergi. Her resmin yanında (evet, bence fotoğrafa resim denilebilir bazen) gençlerin Almanya hakkında düşünceleri yer alıyor.

Dikkatimi çeken şey, hemen herkesin Almanya’da bulunmaktan ne kadar mutlu olduğuydu. Sadece Afganistan’da savaştan, İran’da şeriattan falan kaçanlar değil, Hollanda’dan buraya yolu düşenler de. Bir takım kültürel sorunlar yaşıyorlardı tabii; Michael adını “Maykıl” diye değil de “Mihael” diye telaffuz etmelerinden rahatsızdı mesela, Hintli genç krikete yeterince önem verilmemesinden. Alman asıllı Rus kız, “Bize Rusya’da Alman derlerdi, burada Rus” diyordu bizim Almancıları yankılayarak. Türkiyeli Kürt kız ise arkadaşlarını özlüyordu. Almanca zordu, ana dillerini unutmuşlardı vs. Ama dönmek istemiyorlardı, hayır, kesinlikle, hiç istemiyorlardı dönmek.

Gelecek perspektifleri sorulmuş, bu perspektifler en çok da sağlık sektörüne odaklanmış. Kaçının hemşire ve türevleri olmak istediğini hatırlamıyorum. Nedense doktor olmaktan ziyade hemşire olmayı hedefliyorlar, Suriyeli Arap kız Dubai’de bir Alman çocuk hastanesinde hemşire olmayı isteyecek kadar sofistike bir vizyona sahip. Bu son vizyon, göçmenliğin özüne dair bir şeyler taşıyor sanki. Bir Arap, bir başka Arap ülkesine gitmek istiyor, ama bir Alman hastanesi görevlisi olarak. Kendisini içinden çıktığı “geri” topluma muzaffer bir yardım eli olarak görmek istiyor olmalı.

Niyetim 15-25 yaş arasındaki bu gençleri sorgulamak değil. Onlara bunları söyleten düzenleri sorgulamak: 1) Serginin düzenini, 2) Dünyanın düzenini.

Sergi fotoğraf sanatı açısından çok önem taşımıyor bence. Bir takım vesikalık yüzler. İyi çekilmiş, iyi basılmış, ama hepsi bu. Ama sergiden insana kalan anafikir şu oluyor: “Almanya’da oldukları için ne kadar şanslılar!” Dahası, doğru bu. En azından çoğu için. Aralarında tek tük babalarının işi vesilesiyle falan yolu buraya düşenler olsa da çoğu yoksul, gayrı-demokratik (şu anti-demokratik lafının liberal çınlayışına sinir oluyorum), savaş halindeki ülkelerden falan gelmişler. Almanya’daki yaşayışları kuvvetle muhtemel eskisinden daha iyi. Ama sergi iki şeyi söylemediği için “Ne mutlu Almanya’da olana”dan öteye geçemiyor. 1) Almanya da pembe gül bahçesi değil, bir de Alman muhaliflerine sorun; 2) Onların içinden geldiği kötü durumun bir sebebi, Almanya’nın da bu sebeple yakın ilişkisi var. Bu da bizi “dünyanın düzeni” meselesine getiriyor.

Bu dünyanın düzenine…

Lenin emperyalizmi devrimci Marksist bir perspektiften çözümleyen ilk kuramcıdır. Hilferding, Kautsky ve başka kuramcılardan yararlanarak bize emperyalizmin nasıl işlediğini gösterdi ki ana hatlarıyla çarklar hâlâ aynı dönmektedir. Kabaca hikaye şu – ki Jack London, Demir Ökçe‘de aynı hikayeyi üstelik de Lenin’den 10 yıl kadar önce çok çarpıcı bir biçimde anlatır, şu anda ne yazık ki alıntıyı bulamadım, ben kendi dilimle özetleyeyim:

Kapitalistler aşırı kar hırsıyla bir yandan ihtiyacı gözetmeden deli gibi üretim yaparlar, öte yandan aynı hırsla işçileri hep daha ucuza hep daha ucuza çalıştırırlar. Trajik fakat zorunlu paradoksları budur. Milleti üç otuz paraya çalıştırarak ürettikleri zibil gibi malı kim alacaktır? En büyük müşterileri işçilerdir ve bizzat onlar tarafından yoksullaştırılmışlardır. İşte öyle belirli döngülerle kapitalizm aşırı üretim krizine girer, depolar malla dolup taşarken insanlar sokakta açlıktan kırılırlar. En son 2008 krizinin bu Marksist kriz çözümlemesi şemasına uyduğunu en baba liberal ekonomistler bile kabul etti. Kapitalist şirketler koca koca tekeller olup tekniğin son olanaklarını muazzam bir kitlesel üretime seferber ettikleri zaman bu aşırı üretim sorunu çok daha bela bir hale gelir. İşte sömürgecilik bu paradoksun mucizevi çözümüdür. Klasik sömürgeciler üçüncü dünyanın kaynaklarını talan ederdi. Bunlar ise üçüncü dünyayı hem pazar hem de ucuz işgücü olarak kullanmak gibi şeytani zekalarına yaraşır bir iş yapıyorlar. (Ülkemizi yabancı sermayeye açtık, şu kadar yabancı yatırımcı var, bravo bize falan filan diye ortalıkta dolaşanlar özetle bu emperyalist sömürgecilerin yerli kapıkulları oluyorlar.)

Hikayenin bizim sergimizi ilgilendiren tarafı şu ki Almanya dünyanın yakın zamana kadar ilk, şimdilerde de Çin’den sonra ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın dört bir yanı Alman şirketleriyle dolu. Krupp-Thyssen ve Siemens gibi Hitler’in gaz odaları ihalesini almış bulunan şirketlerden Mercedes’e bilmemneye kadar. Ufacık Kosova’da bile 2 Milyar Euro mu ne yatırımları varmış, geçen bir yerde gözüme çarptı. Şimdi efenim burada şartlar pek iyi, eğitim kebap, işsizlik maaşı yüksek falan filan ama (ki sosyalizmin yıkılışından sonra buradaki işçilerin ve öğrencilerin de biberondan emdikleri mamayı burunlarından getiriyorlar, ama orası ayrı) dünyanın düzenini biraz bilen biri, buradaki görece refahın üçüncü dünyadaki milyarlarca insanın açlıktan ve işsizlikten kırılmasıyla öz akraba olduğunu da biliyor. Almanya emperyalist zincirin önemli bir halkasıdır. Norveç’te ya da Finlandiya’da sosyal hakların ne denli iyi olduğunu, aslında sosyalizme değil sosyal demokrasiye ihtiyacımız olduğunu tekrarlayıp duran aymazlara mesela ceplerindeki Nokia telefonların ‘Nokia Tune’ adı altında da olsa onlara bir Bach bestesi dinletmek üzere tasarlanmış kültür ürünleri olmadığını hatırlatırım.

Sonra da sergi açıp, üstelik sergide de göçmen öğrencileri çalıştırıp bize ‘Almanyam Almanyam Cennetim’, ‘Doyçland Doyçland Bulunmaz Eşin’ türküleri dinletiyorlar. Sergiyi de Afrikalı gibi giyinmiş Alman emeklileri davul grubuna bin tane 4/4′lük ritim çeşitlemesini çaldırarak açtılar iyi mi? Yabancı deyince akıllarına Afrika yerlileri mi geldi artık neyse…

Dünyayı yoksulluğa boyuyorlar. ‘Boyalı kuş’ların sınırlarından geçmemesi için kara ve deniz sınırlarına milyarlar döküyorlar. Hasbelkader gelenleri en kötü işlerde çalışıyorlar. Onların çocuklarına da Almanya’da ne kadar mutlu olduklarını anlattırıyorlar.

Thomas Münzer’den Marx’a, Rosa Luxemburg’dan Ulrike Meinhof’a ‘insan’ insanları (bu sıfat onlara yeter) dünyaya armağan etmiş Alman halkının bir başka büyük hediyesi Brecht, Önlem‘deki Tüccar’a şöyle söyletir ya:

Benim derileri yükleyenlerin, kantinde, benim pirincimi nasıl satın aldıklarını görmeliydiniz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s