Dr. Stockmann ve Dr. Onur Hamzaoğlu: Bir Tuhaf Kurgu

Onur Hamzaoğlu ve Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza koyan diğer 18 akademisyenin gözaltına alınması haberi üzerine Hamzaoğlu’nun bebeklerin siyanürle zehirlendiğini ortaya koyduğu için karşı karşıya kaldığı ve sonuçta beraat ettiği davayla ilgili bu eski yazıyı paylaşıyorum.

hamzaoglu-bilimetecrit

İbsen’in karakteri Dr. Stockmann ve Kocaeli Üniversitesi’nden Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ne kadar benzer, ne kadar ayrı? İkisi de halkın sağlığını savunduğu için muktedirlerin hışmına uğradı. Stockmann halk düşmanına dönüşmüştü, Hamzaoğlu, halkla birlikte mücadelesini sürdürüyor.

Halkın refahından sorumlu bir belediyenin, halka hizmet ettiğini öne süren bir üniversitenin, halkın sağlığını bilimsel temellere dayanarak savunan bir bilim insanına zulüm etmesi öylesine absürd ki, bu yazının da grotesk olmasında hiçbir mahzur yok. Önce bir öykü anlatacağız, sonra hayatın gerçeğine, eyleme döneceğiz. Bütün üslup sürçmeleri affola!

(Ha, bu arada, öyküyü okumasanız da olur, ama ikinci başlıktaki eylem takvimine bakılması pek faideli olur.)

Bir tuhaf öykü

Dr. Stockmann bir sabah uyandığında kendini bir halk düşmanına dönüşmüş olarak buldu. Üstelik Norveç fena halde Yunanistan’a, Yunanistan her yere benziyordu ve Doktor, ne kadar da zorlasa tüm bu dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğini bir türlü hatırlayamıyordu. Bu yüzden telefona sarılıp bilge ve bilgiç bilici Teresias’ı evine çağırdı.

Bilge geldiğinde Doktor yataktan çıkmış, çalışma odasının aynasında kendini inceliyordu. Vücudunun en göze çarpan parçası diline yapışmış bir cümleydi: ‘Aramızda hakikatin ve özgürlüğün en tehlikeli düşmanı… büyük çoğunluktur. Evet öyle, kahrolası, büyük, özgür düşünceli çoğunluktur!

Teresias, bu hale nasıl geldiğini sorup duran Doktor’u sakinleştirmeye çalıştı. Şimdi ne geçmişe ne etrafa bakmanın zamanıydı. Gerçi şehir halkı kaplıcalardan yayılan bir salgın yüzünden kırılıyordu ama Doktor’un şu anda ilgilenmesi gereken tek şey kendisiydi. Çünkü zaten onlara yardım etmek istese de ettirmezlerdi; halk onun düşmanı, o halk düşmanıydı işte.

Bir dakika, bir dakika,” dedi doktor. “Salgın mı dedin sen?” Şimdi hatırlıyordu yavaş yavaş. Her şey kaplıcalara karışan tehlikeli atıkları fark etmesiyle başlamıştı. Halkın sağlığını korumak için hemen durumu kamuoyuna açıklamış, ama belediye bütün gücüyle üzerine gelmişti. Sonunda belediye başkanı, kaplıcalara gelen turistlerin cebindeki paraya göz diken şehir halkını ayartmayı başarmış, Doktor’un karşısına dikmişti. Bir halk düşmanına dönüşmesinin sebebi buydu işte.

Tuhaf, çok tuhaf,” dedi Doktor. “Aslında tek istediğim halkın iyiliğiydi. Çok seviyordum herkesi. Önce benim, sevdiğim insanlara düşman olduğumu söylediler. Sonra da dilimde şu çıkıntı oluştu: ‘Kahrolası büyük çoğunluğa’ gerçekten düşman oluverdim. Sevmiyorum şimdi hiçbirini!

Şaşacak bir şey yok,” dedi Teresias. “Yeterince dua edersen inanırsın. Yeterince düşünmezsen başkalarının düşünceleri seni ikna eder. Önce söylenenlere inanır, sonra söylendiği gibi olursun.

İyi de benim suçum ne? Günahım nerede? İnsanlara zehirlendiklerini söylemenin nesi yanlış?

Yanlış nadiren sözlerdedir zaten.

Bu muammalı sözleri bırak moruk kahin! Halk bana, ben halka nasıl düşman olduk, onu söyle.”

Sorma bu soruyu,” dedi Bilge. “Daha önce soran birini tanıyorum. Sonu karanlık oldu.

Soruyorum işte,” diye ayağını yere vurdu Doktor. Böyle yapınca dilindeki çıkıntı iyice uzadı: ‘Ben haklıyım, azınlık her zaman haklıdır!

İçinde tekinsiz hisler peyda olmaya başladı: Seçimlere daha çok vakit olmasına rağmen, dağdaki çobanla kendi oyunun aynı olmasına bozuluyordu. Hayatında hareketli film görmemişti, ama sinemanın sadece kendisi gibi entelektüel seyircilere hitap etmesi gerektiğine inanıyordu. Sıhhatleri uğruna kendi selametini bozduğu halkın ona düşman kesilmesine alışmıştı alışmasına, hatta bir miktar gurur bile duyuyordu bu “güruhun” kendisine düşman olmasından. Ama işte çok kokuyorlardı ya! Ne işleri vardı onun yaşadığı sokakta!

Çıldıracağım ey Bilge,” dedi. “Çıkar beni bu yüce çukurdan!  Ne pahasına olursa olsun, beni bu duruma düşüren suçluyu bulmak istiyorum!

Kapı çalındı. İki tuhaf adam davet beklemeden içeri girdiler. Doktor’un şu sıkıntılı haftalarda sulamayı unuttuğu için kurumaya yüz tutmuş bir bonsainin dibinde dikildiler. İşte odasına kadar girmişti kokanlar. Doktor yüzünü buruşturarak odanın köşesine çekildi: “Siz de kimsiniz?

Sana bir zararımız yok,” dedi ikisi birden. “Sadece bekliyoruz.

Hep beklersiniz zaten! Birilerinin gelip sizi kurtarmasını beklersiniz. Sonra kurtarıcınızı çarmıha gerer, dibinde beklersiniz. Dünya yıkılır, siz beklersiniz. Tiksiniyorum sizden! Çekin gidin evimden!”

Peki efendim,” dedi adamlar ama yerlerinden kımıldamadılar.

Lanet bu,” dedi Bilge.

Nasıl bir lanet ki, insanları sözden anlamayan hayvanlara çevirir?”

Ben senden bahsediyordum,” dedi Bilge kadehine içki doldururken.

Doktor, şaha kalkmış bir kısrak gibi bir anlığına dondu. Ayakları yere bastığında yaptığı ilk iş kendisine bir içki almak oldu. “Şu sizin saçma sapan kehanetleriniz,” dedi. “Hiçbirinin çıkmadığını biliyorsun. En sevdiklerimi öldüreceğimi söylemişti senin meslektaşın. Bu yüzden yerimi yurdumu bıraktım, bu saçma kasabaya kadar geldim. Ve o kehaneti duydum duyalı, birilerine zarar veririm korkusuyla elime ekmek bıçağı bile almadım.

Bilge acı acı gülümsedi. “Son zamanlarda pek bir şey okumadığının farkındayım. Bildiklerinin sana da dünyaya da yeteceğini düşünüyorsun. Ama en azından televizyon dizilerini izliyor olmalısın. Hiç duymadın mı o şiiri: Herkes öldürebilir sevdiğini. Korkaklar öpücükle öldürür, yürekliler kılıç darbeleriyle.

Ben bilim adamıyım, şiirden anlamam. Ama elimi kana bulamadım, bu kadarından eminim.

Kaplıcalar şu an kaç yüz yürekte kan biriktiriyor biliyor musun?

Biliyorum. Bunu engellemek için de malımı mülkümü, geleceğimi, hatta mesleğimi tehlikeye attım ya.”

Ama başaramadın.

Çünkü yüzde sekseni aptal olan halk dostunu düşmanını bilmiyor.

Halk gerçekleri bilseydi sana ne gerek kalırdı?

Sözde bilgesin ama anlayışsız aptalın tekisin,” dedi Doktor. “Ben sana ne diyorum? Halka gerçekleri gösterdim zaten, diyorum. Ya onlar ne yaptı?

Gerçek sadece kaplıcalara karışan kanalizasyon sularından ibaret olsaydı, hayat ne kolay olurdu Doktor,” dedi Bilge.

Oh ne ala memleket!” diye parladı Doktor. “Kaplıca sularını da ben analiz edeyim, halkı da ben bilinçlendireyim. Silah alıp savaşa da gideyim bari! Kusura bakma Bilge, yeminliyim, elime silah alamam. Alırsam öldürürüm sevdiklerimi.

Bir an durduktan sonra ekledi: “Seni de az sevmem hani!

Kurumuş bonsai saksısının dibinde bekleyen iki adam soru dolu gözlerle birbirlerine baktılar: “Bu olabilir mi? Hayır olamaz. Bunun kendine faydası yok, bizim için ne yapabilir ki?

Bilge gülümsedi. “Öyleyse bu tartışmayı unutalım. Ben hiç başlamaktan yana değildim zaten.

İki adam yine bakıştı. Sonunda biri sesini yükselterek – sesini nadiren yükselttiği belliydi –  “Şehir ölülerden geçilmiyor,” dedi. “Hastalar yol kenarlarında ölümü bekliyorlar. Birileri ona yardım edebilse keşke.

Siz ne duruyorsunuz?” dedi Doktor. “Başkalarının saksı diplerini işgal edeceğinize bir işe yaramış olursunuz.

Gidemeyiz,” dedi adamlar.

Neden?”

Birini bekliyoruz.”

Doktor Stockmann, iki adamın yanına gitti, ellerini nereye koyacağını bilemeden durdu, beklemeye başladı.

Teresias kapıyı ardından kapatırken söylendi: “Çok beklersiniz!”

Son not: Eylem takvimi

Bu çorbaya dönmüş kurgunun kafa karıştırmasına izin vermezsek, Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun öyküsü ilk bakışta Henrik Ibsen’in Bir Halk Düşmanı oyununu hatırlattığını görürüz. İkisinde de doktorlar, bilim insanları, halkın sağlığını tehdit eden bir olayı açığa vurdukları için muktedirlerin hışmına uğramaktadır.

Ibsen’in karakteri Dr. Stockmann, kaplıcalara katılan tabakhane sularının tehlikesine dikkat çektiği için belediye tarafından saldırıya uğrar. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ise Dilovası’ndaki endüstri yoğun bölgenin atıklarının ‘mortalite’yi – tıpçadan dilceye çevirecek olursak, ölüm oranlarını – artırdığını gösterdiği için Kocaeli ve Dilovası belediyeleri tarafından ‘suçlu’ ilan edildi. Üstelik halk için bilim üretmesi gereken üniversite de egemenlerin iğvasına boyun eğerek idari soruşturmaya tenezzül etti.

Ne var ki benzerlikler burada bitiyor. “Birkaç iyi adam” ve kadının www.onurumuzusavunuyoruz.org adresinde başlattığı Onurumuzu Savunuyoruz! kampanyasında, bu yazının yazıldığı saatlerde 8.500’e yakın imza toplanmıştı (Şu ana kadar imza atmamış olan varsa hemen şu adrese uğrasın.) Dr. Hamzaoğlu da onun bilimsel cesaretini destekleriyle selamlayanlar da bilimin halk için olduğunun farkındalar.

Bugün Dr. Onur Hamzaoğlu’nu savunmak iki şeyi savunmak anlamına geliyor: Halkın sağlığını ve bilimin onurunu.

Halkın sağlığını ve bilimin onurunu savunanlar sadece imza toplamıyorlar. Mücadelenin asıl yeri sokaklardalar. Bahsettiğimiz sitede, eylem takvimine ulaşılabilir.

  • Takvimin en önemli maddelerinden biri 28 Mayıs 2011 saat 13.00’de Dilovası Belediyesi önündeki Kitlesel Basın Açıklaması. TTB, SES Genel Merkezi, Eğitim-Sen Şubeleri ve Üniversite Konseyleri Derneği tarafından desteklenen eylem için ulaşım bilgileri yine aynı sayfada (6. Maddede) bulunabilir.
  • Eylem gündemi 30 Mayıs günü Dr. Hamzaoğlu’nun mahkemesine toplu katılımla devam edecek.

Halkın sağlığını ve bilimin onurunu yahut akıl sağlığımızı ve insanlık onurumuzu savunmak için bir vesile işte

NOT: Bu yazı, Haber Fabrikası ve Mimesis-Dergi için birlikte hazırlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s