Oy vermiyorum.

Çünkü seçimle alınan abdest ürkütülen kurbağaya çoğu vakit değmez. Çünkü Tayyip’e ve Ekmel’e verilen oylar faşizme gidecektir. Çünkü Demirtaş ve HDP gerçek bir alternatifi değil bir sosyal-demokrasi versiyonunu temsil ediyor. 

 


Barış YıldırımYazılama Blog, 31 Temmuz 2014


Bu zamana dek hiçbir seçime katılmadım.

Birinde, ilaç vermemek için kırk takla, hastaneye götürürken kırk sopa atan hapishane yönetimi, seçimler vesilesiyle bir günlüğüne AB standartlarına geçmişti, yine oy vermedim.

Referandum sırasında solun çoğu olarak boykottaydık. Neden boykot? bu süreçteki ortak sorumuzdu ve gönül rahatlığıyla “iki kötü arasında seçim yapmayı reddettiğimiz için” diyorduk.

Son belediye seçimleri ne seçimi bir türlü anlamadım; “isyan davullarımızın gümbürtüsü yerküreyi sarsarken irili ufaklı muhtarlıklara adaylığımızı koymaktan daha ciddi bir işimiz” yok muydu Gezi aşkına?

Örüntü anlaşılmış, hikâyenin sonu sezilmiştir: Bu seçimle de işim olmaz.

Seçimler her zaman mevcut düzenin olumlanmasıdır

Ama bu, bizatihi düzene karşı olanların hiçbir seçime girmeyeceği anlamına gelmez. Öyle zamanlar olur ki seçimlere girmek anlamlı olabilir; –sürekli başımıza kakıldığı gibi– Lenin de böyle zamanlar yaşamıştır.

TeraziBenim kıstasım belli:

  • Terazinin sol kefesine seçime girmenin düzenden kurtulmaya yapacağı katkıyı koyarım.
  • Terazinin sağ kefesine oy vererek düzeni olumlama’yı koyarım.

Bu kefelerin hiçbiri “sıfır” çekmez. Her seçime katılmanın devrime biraz faydası, biraz zararı dokunur. Ama sol kefe bariz ağır basmadığı sürece benim için her seçim anlamsızdır, şu veya bu biçimde boykot edilmelidir ve –sürekli başa kakacağımız gibi– Lenin de çokça etmiştir.

Hal böyleyse yeni bir sorumuz var: Ne olursa verdiğimiz oyun faydaları, oy verme eyleminin zararlarına baskın çıkar? Yani Ozan Emekçi’nin o kült türküsüne atıfla;

Oy ne zaman “bize kurşun” olmaz da “bizim kurşunumuz” olur?

Burada işler karışır. İşin içine iç politika, dış politika, örgütsel kaygılar, yeri gelir pragmatik hesaplar girer (bu ille kötü bir şey demek değildir). Burada bir seçim “ilke”si formüle etmeye niyetim yok, bugünün Türkiye’sinde bu seçimlere girmek hangi durumda anlamlı olabilir? Bu soruya cevap bulmaya / sunmaya çalışıyorum (yine de buradan daha genel bir perspektifin ipuçları çıkarsa allah bereket versin).

  • Solun her kesiminin, dışarıda mümkün olduğunca az istisna bırakarak sosyalist bir aday ya da parti etrafında buluşacağı;
  • Seçimlerin iyice sıkışmış düzene bir sığınak, halkın öfkesine bir supap olmadığı;
  • Kazanmanın gerçek bir ihtimal olduğu;
  • Kazanmama durumunda da –ilk koşula binaen– geleceğin devrimsel zaferine doğru makul önemde bir adımın atılacağı…

…durumlarda seçime girmek bir şey ifade edebilir.

Somut koşullarına somut tahliller geldi apla

Bir de mevcuda bakalım:

  • Seçimlerde solun bir kısmını temsil eden aday bir “sol mutabakat”ın ürünü olmak şurada dursun, solda bir ayrışmanın simgesi.
    Mevcut sol yelpazenin üç ana damarından birinin adayı bir kez açıklandıktan sonra, bu damar diğer iki damara türlü cephelerden yer yer şirazeyi kaçıran saldırılar başlattı. Hiçbir şey tesadüf değil. Bu aday sosyalist bir görece yakın geçmişe sahip, ama kendisi de partisi de bunu ve sosyalizm hedefini çok uzun zamandır telaffuz etmekten itinayla imtina ediyor.
  • Oligarşi içi çatışma tüm gücüyle devam ediyor, sırayla birbirlerini hapse atıyorlar ve dünyanın en yolsuz hükümetlerinden biriyle yaşadığımız bilgisi gündelik hayatın olağan dokusuna sızıyor; buna şimdilik inanmaz görünenler nezdinde bile… Roboskî’nin, Reyhanlı’nın öfkesi, Gezi’nin isyanı, Soma’nın acısı geçecek gibi değil.
    Fakat seçimler öfkeyi ve isyanı makul politik propaganda konuşmalarına tahvil etti, ediyor. Kimse kendini kandırmasın, “Sayın Başbakan”a laf çarparken aynı zamanda ona isyan edemezsin. Sayın’lara saygı duyulur, öfke değil.
  • Kazanmak gerçek bir ihtimal değil – nokta.
  • Kazanmama durumunda devrime pek yaklaşmış olmayacağımız gibi düzen dışı değişim umudunu –düzenin kurda yedirmemek için her şeyi yapacağı o yalancı çobanı– canlı tutmuş olacağız.

Ama burada o önemli soruyu sormazsak dürüst davranmış olmayız:

Seçimlerle kazanacağımız hiç mi şey yok?

Olmaz mı? İlk başlıkta dedim ya, o kefelerin ne sağı tam boştur ne solu, ikisinde de hep bir şeyler bulunur. Aksi halde mevzu tartışılmayacak kadar tırı vırı olurdu, düzen seçimine bakardı biz devrimimize.

RTE ve Ekmel birbirine eşit fakat Demirtaş ne kadar alternatif? Gezi’ye mesafesi de değil asıl sorun, kendisinin ve partisinin sosyalizme mesafesi

Seçimlere girmek hep bir şeyler vaat ettiği için de Marx’ı düzenli aralıklarla aşan; yeraltı örgütlerinin kapısı yıllardır kilitli; son illegal yayını otuz yıl önce okumuş solcularımız bile her seçimde Lenin kitaplarının tozunu siler. Ne tartışılıyor anlamak isteyen dijital yerli kuşak, sözlüklerdeki “Duma” maddesinin tık’ını artırır.

Recep Tayyip ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nu bütün kuramsal ve pratik gönül rahatlığıyla birbirine eşitleyebiliriz. İlki ikincisinin daha hırslısı, diktatörlüğe daha yatkını ve daha suçlusu. Ama bundan şöyle 20 yıl sonra geçmiş siyasal tarihe baktığımız zaman bu iki adayın bütünüyle aynı değerleri, geleneği ve de geleceği temsil ettiğini herkes görecek. Bizim bunu görmek için 20 yıl beklememiz de gerekmiyor. Dolayısıyla bu yazıda alternatif bir adaydan bahsedildiğinde yalnızca Selahattin Demirtaş anlaşılmalı.

Fakat bu aday ne kadar alternatif?

Gezi, Demirtaş ve Kürt Hareketi başlığında Sanki Devrim’den aktarılan ampirik verilerle Demirtaş’ın Kürt hareketinin Gezi’ye karşı mesafeli kısmını temsil ettiğini; hiçbir zaman Gezi’ye darbeci demeyip isyanı genel olarak desteklediyse de Gezi’deki çok önemsiz ordu muhipleri cemiyeti damarını abartarak hükümetin eline koz verdiğini; ama –Yurtsever hareketin bazı kesimlerinin aksine– bunun açık bir özeleştirisini vermediğini söylemiştim.

Bu önemsiz değil, ama her şey de değil. Bugün HDP’de birleşmiş kesimlerin birçoğu Gezi Ayaklanmaları’nın önemli aktörlerindendi. Bu durum onların içine siniyorsa, 10 Ağustos’a kadar paranteze alınabilir.

Böylece bu seçim kampanyasının en anlamlı katkısıyla ilgili soruyu ortaya atabilirim:

Halkların kardeşliği barikatlarda olduğu gibi seçim sandıklarında da büyür mü?

Demirtaş’ın adaylığı tam da Gezi’yle ilişkilendirilebilecek bir açıdan terazinin sol kefesine bir ağırlık bindiriyor. Gezi’de ihmal edilebilir –ama etmemek gereken– sürtüşmeler bir yana, Türk milliyetçiliğinden yoğun etkilenen kesimlerle –yanlış olarak böyle adlandırılan, benim de burada üstünü çizerek kullanacağım– “Kürtler” arasında bir tür birbirine alışma süreci gerçekleşti. Lice’nin Gezi’ye kankardeş olmasıyla birlikte ellerinde Türk bayraklarıyla “Bijî biratîya gelan” sloganları haykıran insanlar gördük.

Gezi’ye arasına bir mesafe koyan Selahattin Demirtaş’ın adaylığı, ironik bir biçimde, tam da Gezi’de başlayan kardeşliğin yeniden üretilmesi sürecine eklemlenebilir. Bugün sağımızdaki solumuzdaki ulusalcı bildiğimiz kimi kişilerin Kürt siyasi hareketiyle özdeşleşmiş değerli bir Kürt ailesinden gelen bir adaya oy vermeyi telaffuz etmesi, Gezi’de yıkılmaya başlayan bazı önyargıların devamının geleceğini imliyor.

Ancak bunun bir jest boyutunda kaldığını, bir gestus’a –yaşama biçimini parçası olmuş toplumsal bir duruşa– dönüşmesi için önünde daha çok yollar olduğunu, bu yolların da yine arkasına birlikte geçilen barikatlardan örüleceğini bilmeliyiz. Bu özünde reaktif bir jest. Tayyip ve avenesinin IŞİD finansörlüğüne ve ev içi hayatı düzenlemeye varan küstah İslamcılığına karşı birikmeye devam eden tepki, aynı soydan gelen Ekmel’in bir alternatif taslağı bile olamadığı koşullarda yalnızca üçüncü adaya yönelmiş durumda.

Demirtaş’ın adaylığı ironik bir biçimde Gezi’de başlayan kardeşliğin yeniden üretilmesi sürecine eklemlenebilir. Yine de bu tür jestleri çok abartmamak gerekiyor.

Siyasi hayatın en pragmatik anı olan seçimler sırasında bu tutumun sallanacağını beklemeliyiz. Mührü Ekmel’e basıp ortamlarda “Selo’ya verdim” diyecekler de çıkacak, Demirtaş’ın “fizibil” bir aday olmadığını görüp son dakikada “maceraya atılmayalım” diyenler de. Yüzde tahminlerini anlamlı bulmuyorum, ama HDP oylarının %10’u ancak zorlayabileceğini düşünüyorum.

Oldukça sınırlı erimi olan ve görünüşe göre ağırlıklı sosyal ağlarda sürecek olan bir seçim kampanyasının da bu “fayda”ya, halkların kardeşliğini üretmeye fazla bir “katma değer”i olmayacak (son derece burjuva siyasal bir mevzuda burjuva iktisadının bu kavramları affedilir umarım). Gözlemleyebildiğim kadarıyla, genel seçim kampanyası halkların birlikteliğine özel bir vurgu yapmakla birlikte bu kampanyanın sosyal ağlardaki etkin destekçileri söylemlerini daha ziyade bir tür “Kürtlük zaferi” üzerine kuruyorlar. (Belirtmeye gerek yoksa da belirtelim, Demirtaş’ın seçimi Kürtlüğün zaferi olmayacağı gibi yenilgisi Kürtlüğün yenilgisi de olmayacak elbette, ezilen halkların tek zaferi kendi kaderlerini tayin hakkıdır.)

Başlıktaki soruya cevap: Seçimlerde Kürt hareketinden bir adayın görece geniş kesimlerce desteklenmesi anlamlı bir haldir, ama bu anlam pek çok başka pragmatik hesabın gölgesi altında olduğundan, TC’ye cumhurbaşkanı seçme ve olma işini meşrulaştırmak şekline bürünmüş bir “düzeni olumlama” jestinin zararlarını karşılamaz.

Bu yazı başka türlü bitecekti

Veren versin ben vermezem oy moy,” diyecektim:

Bu terazinin çekeri belli. Türkiye “cumhur”unun değil Cumhuriyeti’nin başkanı, Roboskî’yi vuran ordunun başkomutanı seçilecek. Oraya aday olanın halk güçleri kökenli bir isim olması, ne oranın halk düşmanı simgeselliğini değiştirir ne de düzenin seçim oyununa yersiz bir güvenin telkin edilmesinin devrimsel süreçlere vereceği zararı telafi eder. Ben bu oyuna katılmam. Ama Kürt halk mücadelesinin adayı olan, halkların kardeşliğini vurgulayan bir aday aleyhine de propaganda yapmayacağım. Sosyal demokrasiye uydurulmuş son yeni ad olan “radikal demokrasi”ye abone olmuş eski sosyalist yapıları; TC ile uzlaşarak Kürt halkının kaderini tayin hakkı maddesini gündemden çoktandır silip atmış olan küçük burjuva milliyetçiliğinin teorik ve pratik sallantılarını; bu uzlaşma ve sosyal demokrasi projesinin partisi HDP’yi eleştirmeyi birkaç hafta erteleyebilirim. İsteyen oyunu versin, ben düzeni olumlamayacağım. Başlığa sızmış nokta/lama işareti kararlılığımı yeterince yansıtıyordur umarım…

…diyecektim, fakat son günler, devrimden vazgeçiş ile devrimcilere açık düşmanlık arasındaki açının 90 derecenin çok altına düşmüş olduğunu gösterdi.

YDGHsaldiri
Sol tarihimizin az sayıda yüz karasından sol içi şiddeti mahkûm etmediği ve engellemediği takdirde Demirtaş’a verilen oylar sol içi şiddete gidecektir.

Bu yazı hazırlanırken Çayan Mahallesi’nde başlayıp İstanbul’un yoksul mahallelerine yayılan bir fiziki saldırı dalgası başlandı. Bir süredir sahte (olduğu giderek netleşen) bir toplumsal cinsiyet duyarlılığıyla devrimcilere “faşist”, “kadın düşmanı”, “IŞİD gibi yhaa” demeye giden ideolojik tetikçiliğin zamanlamasının tesadüfi olmadığını gördük.

Acınası bir yoksulluk düzeyinde seyreden ideolojik cephane, iş bir devrimci örgüte saldırmaya gelince bir anda zenginleşti, bombalar, molotoflar, kurşunlar, palalar, ucuna taş bağlanmış sopalar gırla gitmeye başladı. İki kadın satıcısına atılan tokatlarla insani hassasiyetleri zedelenenler başka devrimcilere yöneltilmiş terör karşısında ya susmayı, ya “ama onlar da bildirimizi yaktı” rasyonelizasyonunu ya da -en iyi ihtimalle- yarım ağız eleştirileri seçti.

Bugün her gittiği yerde bize çoğul, demokratik, kardeşçe bir gelenek vaat eden adaya verilen oyların yarın devrimci katliamlarına dönüşeceğini düşünmemek için hiçbir nedenim yok. Bugün ağzından solcu ballar damlayan Selahattin Demirtaş ve kurmayları -üstelik daha önce aynı sebeple özür dilemiş oldukları bir yapıya yönelen- sol içi terörü açıkça mahkûm etmediği sürece, bunun bu kez “kitlemizi tutamıyoruz”larla açıklanmayacağını biliyoruz. Bu yüzden bu yazı şöyle bitecek:

Bu provokasyon mahkûm edilmediği ve engellenmediği takdirde Selahattin Demirtaş’a verilen oylar sol içi şiddete verilecektir.

★ @prometeatro | @yazilama


Yazıya güncellemeler

Bu bir tepki yazısıydı, sol’un tarihinde çok önemli olan bir ayıbın tekrarlanmamasına yönelik bir tepki. Sonu bunun için değişti, dili bunun için keskinleşti. Hem ortada hakkıyla bir özeleştiri olmadığı için, hem de “blog etiği” gereği bir yazı not düşülmeksizin güncellenmemesi gerektiğinden yukarıdaki kısım böyle kalacak. Ancak sol’dan sola şiddet ayıbına dair çeşitli yeni gelişmeleri (güncelleme tarihiyle birlikte) paylaşıyorum.

31 Temmuz 2014: Taraflardan çatışmanın bitirilmesine dair açıklamalar var.

  • Halk Cephesi dün (30 Temmuz) akşam saatlerinde yayımladığı talimatta Hiçbir cepheli kendini savunmanın dışında sola veya halka fiziki bir saldırıda bulunamaz. Ateşli, yanıcı, patlayıcı silahları sola ve halka çevirenler bizden değildir, [sosyal medyada] bizim adımıza yapılan çetevari, argo ve küfürlü söylemlerin sahipleri bizden değildir” diyerek sol içi şiddete ve küfre açık mesafe koydu.
  • HDP İstanbul İl Örgütü ise yaptığı açıklamada Taraflar arasında yapılan görüşmelerde çatışmalı ortamın ve gerginliğin ortadan kaldırılması konusunda görüş birliği sağlanmıştır. Bu nedenle, Türkiye’nin her yerinde siyasi çalışmalarımızı sürdürürken, her grup ve bireyin itidalli davranmasını önemsediğimizi ve buna özen göstereceğimizi belirtiyoruz” dedi.

1 Ağustos 2014: Çatışmalar düşük yoğunluklu sürüyor, ek olarak bulanık suda balık avlamak isteyen çeteler devreye girdi, 15 yaşındaki işçi İbrahim Öksüz’ü katletti.

  • İbrahim Öksüz’ü anmak için yürüyen Cephelilere polis saldırdı (ANF)
  • Selahattin Demirtaş sosyal medya provokasyonlarına karşı uyardı: “Herkes emin olsun ki sosyal medyada o mesajları yazanlar ne bizim taraftarlarımızdır, ne de Cephe’nin taraftarıdır. Kesinlikle bu bir istihbarat operasyonudur.” (Yön Haber)
  • BDP önünde oturma eylemi yapan ve Demirtaş ve Tüzel’le görüşen HC (mealen) Stant meselesi sonraki iş, önce molotofların, pompalıların, yakılan işyerlerinin hesabını verin ve kitlemizi tutamıyoruz’a sarılmayın, diyor: “Emperyalizme Tek Bir Taş Atmayanlar, Devrimcilere Kurşun Yağdırıyorlar!” (Halkın Sesi)
  • KCK: “umut ediyoruz ki, [Cephe’ye ait] bu yanlış tutum ve davranışlar lokaldir. Bundan bir an evvel vazgeçmek gerekmektedir.” (ANF)

Yerel seçimlerde tam da bu direniş ve isyan ikliminde ne seçimi? diye sormuştuk. Peki seçimse seçim, bari seçimin moralinizi bozmasına izin vermeyin, seçimler nasıl giderse gitsin sizin havanız Gezi’den essin demiştik. Hem soru hem uyarı bu seçim için de bakidir.

Son olarak İsmail Güney Yılmaz’ın epey bir emek vererek derlediği belli olan Sol ve Kürt Partileri Cumhurbaşkanlığı Seçimi için Nasıl Tavır Alıyorlar? yazısında hazırladığı envantere bakarken Emekçi’yi dinlemeyi öneriyorum: Oylar kurşun oldu bize…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s