Kayıp pembe bisiklete mersiye

Marburg’dan döneli bir vakit oldu. Lakin, sevgili Marxburger severler, daha yazmam gereken bir iki yazı var, buradan sözünü vereyim:

  • Bir tanesi ‘Yeni başlayanlar için Marburg’ olacak ama öyle şu otobüse binin şurada inin gibi şeyler değil de öyle kendi kafamca şehre bir giriş.
  • Sonuncusu ise “Avrupa’da liberal olmak kolay” ki Alaman ellerindeki sosyal mücadeleler yaşamından edindiğim bazı derin dersleri ülkemiz bağlamına taşıyarak yeni bir enternasyonalizmin kapısını falan filan.

Kayıp bir bisiklet

Yalnız bu arada ‘Küçük aksilikler konçertosu’na temsili resmini koyduğum kayıp pembe bisikletimin (kaç kere diyeceğim, kız bisikleti değil işte, inanmıyorsanız ortasındaki çubuğa bakın) gerçek resmini buldum.

Bizim Marburglu Seda var siz tanımazsınız, çalınmadan bir hafta önce bisikleti ona ödünç vermiştim. Bisiklet deyi çöllere düşecekti kız. Verdim ama keşke geri almaz olsaydım, çok geçmedi, birileri bağlı olduğu çiti kırıp çaldı.

Seda bisikletin resmini çok güzel bir yerde çekmiş. Marburg’a ilk gittiğim gün gördüğüm ‘sosyalizm’ yazılı köprüde.

Bu yazı bu resmi paylaşmak; epey yükümüzü çeken bisiklete, onu armağan eden iki sevgili dosta (ki evleri Marburg’un paralel başkentleri sayılır!) ve resmi çeken Seda’ya “mersi” demek; ayrıcana da kayıp bisiklete bir mersiye sunmak içindir…


Reklamlar

Küçük aksilikler konçertosu

Çalınan bir bisiklet (Resmi bile çekilemediği için temsili resmi konulmuştur)

Almanların ölü zamanı hafta sonunda geçen bir lamba

Bütün programları silinen bir cep bilgisayarı

Sürekli bağlantısı koptuğu için format atılan bir başka bilgisayar

Üstelik sıcak…

Güzellik Üzerine

Bu Rönesans broşürlerinden fırlamış başlıkla Alman kadının güzelliğinden/çirkinliğinden bahsederek Türkiyeli erkeğin içini/Türkiyeli kadının gururunu gıcıklamak gibi bir niyetim yok (ayrıca tabii ki, 70 milyon beni izliyor). Tamamen estetik bir kategoriden bahsediyoruz burada, sululuğun lüzumu yok arka sıra.

Marburg’un güzel bir şehir olduğunu henüz söylemediysem Marxburger okuru bunu bilsin. Şehri güzel kılan şeylerden bazıları, şu az katlı, belli bir mimari beğeniyle kotarılmış ve bazısı birkaç asır yaşında binaların yanı sıra şehrin hakim tepesindeki Ortaçağ şatosu (oraya o şatoyu diken emekçiler de güzel buluyor muydu şatoyu acaba, bu yazının sonundaki Brecht şiirini onlara adıyorum), Lahn Nehri (Ren’in doğu kolu oluyor) ve şehri çevreleyen yemyeşil dağlar. Şehrin yolları yayalar ve bisikletliler düşünerek tasarlanmış ve gezelim görelim yerleri çok fazla. Bunlardan biri Botanik Bahçeleri ki ben eskisine gidemedimse de bugün yenisine uğradım. İçinde küçük bir derenin bir göle aktığı güzel bir bahçe.

Diğer ağaçlara kıyasla orta yaşlı bir ağacın altına oturup Tony Brewer’dan Marksist Emperyalizm Teorileri okudum. Ortamda okunacak en romantik kitap olmadığını kabul ediyorum ama bu yine de onu konunun ilgililerine kuvvetle tavsiye etmemi engellemiyor. Ayrıca bana kalırsa hayata sık sık böyle yabancılaştırma efektleri katmak lazım. Mayakovski Şiir Nasıl Yazılır‘da 1 Mayıs hakkında bir şiiri kışın yazmak gerektiğini söylüyor. Ben de böyle bir bahçede Vadim O Kadar Yeşildi Ki‘yi okumaktansa böyle bir kitap okumayı, doğayı görmek istediğimde de kitaba değil etrafa bakmayı tercih ediyorum. Tamam, konuya geliyorum…

Bir içten-dışa-vurum öyküsü

Marburg Eski Botanik Bahçesi'ndenBu resmi bahçenin çıkışına doğru bir tahta köprünün üzerinde çektim. Çeker çekmez de beni bu resmi çekmeye teşvik eden güzelliğin yarısını bile objektife yansıtamadığımı fark ettim. Fotoğraf tekniğiyle ilgili bir şeyden bahsetmiyorum. Ki daha geniş açılı bir objektifle gökyüzünün bir kısmı da dahil edilerek ve daha iyi ışık, kontrast vs. ayarları yaparak benim kafamdaki imge fotoğrafa daha iyi dökülebilirdi. Yine de fotoğrafın araçlarıyla arzu ettiğim sonuca ulaşılmasını kategorik olarak engelleyen bir şey var gibi geliyor bana.

Açıklamaya çalışayım ve bunun için de önce bir ayrım yapayım: Nesnenin sanatçının kafasının içinde oluşan imgesi ile nesnenin sanat eserine dökülmüş imgesi arasında. (Bu gezi fotosuna ‘sanat eseri’ kendime de ‘sanatçı’ diyerek mübalağa sanatı yapmıyorum. Çünkü sanatta abartacak bir şey yok. Herhangi bir iş işte. Bence hamamda şarkı söylerken sesini beğenen adam da sanat yapıyor ve bu anlamda bir ‘sanatçı’. Ayrıca bu resmi sanat olsun diye çekmedim. Ama şu an sanatsal düşüncenin konusu olduğu için ve hakkında böyle konuşmak daha kolay olduğu için sanat kavramını kullandım. Sanatı abartarak beni bu kadar uzun parantezler açmak zorunda bırakanlar utansın! Nerde kalmıştık?)

Elimizde nesne, nesnenin kafadaki imgesi, nesnenin üründeki imgesi var. Ve Marx Kapital‘de şöyle diyordu:

“Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pekçok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir.”

Yani, benim ‘nesnenin kafadaki imgesi’ dediğim şey, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey oluyor. İyi de her zaman kafadaki imge ortaya çıkan üründeki imgeyi tutmuyor. Benim şu basit fotoğraf deneyiminde yaşadığım gibi.

Bu ‘tutarsızlığın’ sebebi ne diye düşündüm. Bunlardan biri gökyüzünün eksikliğiydi. Ben oraya baktığım zaman yukarıda bir yerlerde gökyüzünü ‘görüyordum’ ve objektife sığmadığı için de bu resim hissettiğim ferahlığı yansıtamıyordu. ‘Görüyordum’u tırnağa aldım, çünkü aslında biraz düşününce gökyüzünü o an pek de görmediğimi fark ettim. O an önemli olan şey benim gökyüzünü görmem değil, gökyüzünün tepemde asılı olduğu bilgisine yahut hissiyatına sahip olmamdı. Belki mesele sadece gökyüzü de değildi, bahçenin şu an çoktan görüş alanımdan çıkmış olup da bana çeşitli güzellik hisleri tattırmış olan kısımları da eksikti resimde. Velhasıl benim o resmi çekerken genel olarak içinde bulunduğum (duygusal değil de estetik) haletiruhiye eksikti. Nesnenin kafamdaki imgesi o halet-i ruhiyeyi de içeriyordu ki en iyi fotoğrafçı en iyi makineyle de çekse onu resme dahil etme şansı yoktu.

Yahut belki de vardır. Belki fotoğrafa öyle öğeler katılabilir ki bu haletiruhiye bakana hissettirilebilir. Nedir bunlar bilmiyorum. Ya da belki fotoğrafla değil başka bir araçla, mesela edebiyatla yansıtılabilir bu toplam duygu ve toplam güzellik. Bir tür izlenimcilikle dışavurumculuk sentezi arıyorum aslında. Nesne sanatçıda bir toplam (hem görsel hem de görsellik dışı öğeleri içeren) estetik haleti ruhiye uyandırır, işin izlenimcilik kısmı bu. Sonra bir takım öğeleri kullanarak bu toplamı üründe ifade etmeye çalışır, işin dışavurumculuk tarafı da bu.

Bu işin sanatsal üretime dair olan kısmı elbette. Benim baştaki niyetim güzelliği oluşturan öğelerin içinde güzelliği deneyleyenin öznelliğinin de olduğunu söylemekti ki büyük bir buluş sayılmaz. Estetik adına bir şey söyleyen herkes güzelliğin nesnel ve öznel (yani güzelden kaynaklanan ile güzeli deneyleyenden/alımlayandan kaynaklanan) boyutlarını tartışır. Benimkisi de tüm bu tartışmalara kendi deney penceremden küçük bir bakış.

Bu arada güzel güzel deyip duruyorum ama nedir güzel diye soran olursa pek bir cevabım da yok. Yukarıda Marburg Şatosu’nu inşa eden işçilerin anısına adamayı vaat ettiğim Brecht şiirine geçmeden önce

bir önceki yazıda alıntıladığım Brecht şiirine nazire yapıyorum: “Peki nedir güzel? Güzeli bilir miyim? Bileni bilirim. Güzel nedir bilmem ben. Gördüm mü bilirim.

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim
Kitaplar yalnız kralların adını yazar
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı

Bir de babil varmış boyuna yıkılan
Kim yapmış babili her seferinde
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
Altınlar içinde yüzen limanın

Ne oldular dersin duvarcılar çin seddi bitince
Yüce romada zafer anıtı ne kadar çok
Kimler acaba bu anıtları diken

Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
Dillere destan olmuş koca bizansta

Atlantikte o masallar diyarında bile
Boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı
Bağırıp imdat istediler kölelerinden

Hindistanı nasıl aldıydı tüysüz İskender
Tek başına mı aldıydı orayı
Nasıl yendiydi galyalıları sezar
Bir aşçı olsun yokmuydu yanında onun

İspanyalı filip ağladı derler batınca tekmil filosu
Ondan başkası acaba ağlamadı mı
Yedinci yıl savaşını İkinci Frederik kazanmış ha
Yok muydu ondan başka kazanan

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı
Ama pişiren kimler zafer aşını

Her adımda hop demiş fırlamış bir büyük adam
Ama ödeyen kimler harcanan paraları

İşte bir sürü olay sana ve bir sürü soru

Emperyalizm yahut Şu Göçmen Dostu Evropa

“Peki nedir bir insan?
İnsanı bilir miyim?
Bileni bilirim!
İnsan nedir bilmem ben,
Fiyatını bilirim.”

(Bertolt Brecht, Die Massnahme/Önlem,
‘Tüccar’ın ağzından Arz-Talep Şarkısı’)

Sergiden görünüş

Serginin adı Zwei Welten: ‘İki Dünya.’ Hollandalı fotoğrafçı Annet van der Voort’a ait. (http://www.ausstellung-zweiwelten.de, Almanca)

Marburg Üniversitesi’nin ender çirkin (fakat son derece faideli) binalarından birinde, kütüphanede açılmış. Afganistan’dan Hollanda’ya, İrlanda’dan Türkiye’ye dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya’ya göçmen olarak gelmiş 27 genç insanın fotoğraflarından oluşan bir sergi. Her resmin yanında (evet, bence fotoğrafa resim denilebilir bazen) gençlerin Almanya hakkında düşünceleri yer alıyor.

Dikkatimi çeken şey, hemen herkesin Almanya’da bulunmaktan ne kadar mutlu olduğuydu. Sadece Afganistan’da savaştan, İran’da şeriattan falan kaçanlar değil, Hollanda’dan buraya yolu düşenler de. Bir takım kültürel sorunlar yaşıyorlardı tabii; Michael adını “Maykıl” diye değil de “Mihael” diye telaffuz etmelerinden rahatsızdı mesela, Hintli genç krikete yeterince önem verilmemesinden. Alman asıllı Rus kız, “Bize Rusya’da Alman derlerdi, burada Rus” diyordu bizim Almancıları yankılayarak. Türkiyeli Kürt kız ise arkadaşlarını özlüyordu. Almanca zordu, ana dillerini unutmuşlardı vs. Ama dönmek istemiyorlardı, hayır, kesinlikle, hiç istemiyorlardı dönmek.

Gelecek perspektifleri sorulmuş, bu perspektifler en çok da sağlık sektörüne odaklanmış. Kaçının hemşire ve türevleri olmak istediğini hatırlamıyorum. Nedense doktor olmaktan ziyade hemşire olmayı hedefliyorlar, Suriyeli Arap kız Dubai’de bir Alman çocuk hastanesinde hemşire olmayı isteyecek kadar sofistike bir vizyona sahip. Bu son vizyon, göçmenliğin özüne dair bir şeyler taşıyor sanki. Bir Arap, bir başka Arap ülkesine gitmek istiyor, ama bir Alman hastanesi görevlisi olarak. Kendisini içinden çıktığı “geri” topluma muzaffer bir yardım eli olarak görmek istiyor olmalı.

Niyetim 15-25 yaş arasındaki bu gençleri sorgulamak değil. Onlara bunları söyleten düzenleri sorgulamak: 1) Serginin düzenini, 2) Dünyanın düzenini.

Sergi fotoğraf sanatı açısından çok önem taşımıyor bence. Bir takım vesikalık yüzler. İyi çekilmiş, iyi basılmış, ama hepsi bu. Ama sergiden insana kalan anafikir şu oluyor: “Almanya’da oldukları için ne kadar şanslılar!” Dahası, doğru bu. En azından çoğu için. Aralarında tek tük babalarının işi vesilesiyle falan yolu buraya düşenler olsa da çoğu yoksul, gayrı-demokratik (şu anti-demokratik lafının liberal çınlayışına sinir oluyorum), savaş halindeki ülkelerden falan gelmişler. Almanya’daki yaşayışları kuvvetle muhtemel eskisinden daha iyi. Ama sergi iki şeyi söylemediği için “Ne mutlu Almanya’da olana”dan öteye geçemiyor. 1) Almanya da pembe gül bahçesi değil, bir de Alman muhaliflerine sorun; 2) Onların içinden geldiği kötü durumun bir sebebi, Almanya’nın da bu sebeple yakın ilişkisi var. Bu da bizi “dünyanın düzeni” meselesine getiriyor.

Bu dünyanın düzenine…

Lenin emperyalizmi devrimci Marksist bir perspektiften çözümleyen ilk kuramcıdır. Hilferding, Kautsky ve başka kuramcılardan yararlanarak bize emperyalizmin nasıl işlediğini gösterdi ki ana hatlarıyla çarklar hâlâ aynı dönmektedir. Kabaca hikaye şu – ki Jack London, Demir Ökçe‘de aynı hikayeyi üstelik de Lenin’den 10 yıl kadar önce çok çarpıcı bir biçimde anlatır, şu anda ne yazık ki alıntıyı bulamadım, ben kendi dilimle özetleyeyim:

Kapitalistler aşırı kar hırsıyla bir yandan ihtiyacı gözetmeden deli gibi üretim yaparlar, öte yandan aynı hırsla işçileri hep daha ucuza hep daha ucuza çalıştırırlar. Trajik fakat zorunlu paradoksları budur. Milleti üç otuz paraya çalıştırarak ürettikleri zibil gibi malı kim alacaktır? En büyük müşterileri işçilerdir ve bizzat onlar tarafından yoksullaştırılmışlardır. İşte öyle belirli döngülerle kapitalizm aşırı üretim krizine girer, depolar malla dolup taşarken insanlar sokakta açlıktan kırılırlar. En son 2008 krizinin bu Marksist kriz çözümlemesi şemasına uyduğunu en baba liberal ekonomistler bile kabul etti. Kapitalist şirketler koca koca tekeller olup tekniğin son olanaklarını muazzam bir kitlesel üretime seferber ettikleri zaman bu aşırı üretim sorunu çok daha bela bir hale gelir. İşte sömürgecilik bu paradoksun mucizevi çözümüdür. Klasik sömürgeciler üçüncü dünyanın kaynaklarını talan ederdi. Bunlar ise üçüncü dünyayı hem pazar hem de ucuz işgücü olarak kullanmak gibi şeytani zekalarına yaraşır bir iş yapıyorlar. (Ülkemizi yabancı sermayeye açtık, şu kadar yabancı yatırımcı var, bravo bize falan filan diye ortalıkta dolaşanlar özetle bu emperyalist sömürgecilerin yerli kapıkulları oluyorlar.)

Hikayenin bizim sergimizi ilgilendiren tarafı şu ki Almanya dünyanın yakın zamana kadar ilk, şimdilerde de Çin’den sonra ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın dört bir yanı Alman şirketleriyle dolu. Krupp-Thyssen ve Siemens gibi Hitler’in gaz odaları ihalesini almış bulunan şirketlerden Mercedes’e bilmemneye kadar. Ufacık Kosova’da bile 2 Milyar Euro mu ne yatırımları varmış, geçen bir yerde gözüme çarptı. Şimdi efenim burada şartlar pek iyi, eğitim kebap, işsizlik maaşı yüksek falan filan ama (ki sosyalizmin yıkılışından sonra buradaki işçilerin ve öğrencilerin de biberondan emdikleri mamayı burunlarından getiriyorlar, ama orası ayrı) dünyanın düzenini biraz bilen biri, buradaki görece refahın üçüncü dünyadaki milyarlarca insanın açlıktan ve işsizlikten kırılmasıyla öz akraba olduğunu da biliyor. Almanya emperyalist zincirin önemli bir halkasıdır. Norveç’te ya da Finlandiya’da sosyal hakların ne denli iyi olduğunu, aslında sosyalizme değil sosyal demokrasiye ihtiyacımız olduğunu tekrarlayıp duran aymazlara mesela ceplerindeki Nokia telefonların ‘Nokia Tune’ adı altında da olsa onlara bir Bach bestesi dinletmek üzere tasarlanmış kültür ürünleri olmadığını hatırlatırım.

Sonra da sergi açıp, üstelik sergide de göçmen öğrencileri çalıştırıp bize ‘Almanyam Almanyam Cennetim’, ‘Doyçland Doyçland Bulunmaz Eşin’ türküleri dinletiyorlar. Sergiyi de Afrikalı gibi giyinmiş Alman emeklileri davul grubuna bin tane 4/4′lük ritim çeşitlemesini çaldırarak açtılar iyi mi? Yabancı deyince akıllarına Afrika yerlileri mi geldi artık neyse…

Dünyayı yoksulluğa boyuyorlar. ‘Boyalı kuş’ların sınırlarından geçmemesi için kara ve deniz sınırlarına milyarlar döküyorlar. Hasbelkader gelenleri en kötü işlerde çalışıyorlar. Onların çocuklarına da Almanya’da ne kadar mutlu olduklarını anlattırıyorlar.

Thomas Münzer’den Marx’a, Rosa Luxemburg’dan Ulrike Meinhof’a ‘insan’ insanları (bu sıfat onlara yeter) dünyaya armağan etmiş Alman halkının bir başka büyük hediyesi Brecht, Önlem‘deki Tüccar’a şöyle söyletir ya:

Benim derileri yükleyenlerin, kantinde, benim pirincimi nasıl satın aldıklarını görmeliydiniz.

Sarı Köpeğin Mağarası

Sarı Köpekler Mağarası-Afiş

Üniversitede sinema… Bir anfinin (Tam olarak Hörsaal 4) büyük projeksiyon perdesi bir sinema perdesine dönüştürülmüş. Ses düzeni pek zayıf ama film Moğolca olduğundan, diyalogdan müzikten yana da pek yoğun olmadığından sese fazla ihtiyacımız yok. Üstelik de gösterim öncesi yapılan çekilişte bir sonraki filme bedavadan bilet kazandık, daha ne olsun.

Önce uzun uzun reklamları izledik. Bir üniversite sinemasında hiç reklam beklemediğimden, bilhassa uzun geldi bana. Sevgilisiyle bira içen gencin rüzgarın yönünü hesaplayarak attığı boş bira kutusunun evin çeşitli köşelerine değdikten sonra sokaktaki çöp kutusunun tam içine düştüğü reklamdaki zeka pırıltısına, özel üniversite reklamı olup mide bulandırmıyor olsa alkış tutulabilirdi. Hele de bir önceki yazıda şeceresini döktüğüm Mensa nam yemekhanede “Hiçbir eğitim bedava değildir, ama geleceğimiz cart curt” makamından Baskın Oran usulünden çalan liberal gençlik bildirilerini okuduktan sonra bu bulantıyı bastırmak zor. Ama filmden bahsetmeyecek miydik yahu?

(Uyarı: Şimdi filmden enine boyuna bahsedeceğim. Filmleri sadece sonları için izleyen arkadaşların bile ‘spoiler’ tabir edilen aşağıdaki metni okumasında bir zarar görmüyorum. Valla, sonu hariç, hemen hiçbir şey olmuyor filmde. Yine de isterseniz buraya tıklayarak film anlatımını geçebilirsiniz.)

Öncelikle şunu söylemeliyim: Orta Asya civarından izlediğim az sayıdaki filmden vardığım aceleci genelleştirmeyi haklı çıkarak bir filmdi bu. Az olay, az diyalog, uzun uzun geniş ufuklar, tanımadığımız yaşamlar kare asını fazlasıyla yakaladı. Şehirde okuduğu ilkokuldan yaz tatili için köyüne gelen göçebe kızı Nansal’ın bir mağarada bulduğu bir köpekle olan ilişkisini anlatıyor. Babası, kötü niyetinden değil fakat köpeğin hiç bilmedikleri ‘erken çocukluğu’nda kurt eğitimi almış olup sürüye saldırma olasılığından korktuğundan, köpeği istemiyor. Biz pek çok ‘Moğol yerlisi’ manzarası gördükten, arada da Nansal’ın köpek peşinde sığındığı bir yaşlı kadının evinde ‘Sarı Köpekler Mağarası’ öyküsünü (bari bunu anlatmayayım, filme kalsın) dinledikten sonra, mutlu sona ilerliyoruz. Ailecek bütün göçü toplayıp kağnılarla bir yere giderken küçük oğlan çocuğu kayboluyor. Aslında biraz zalimane biçimde ama aslında peşlerinden gelmesin diye bir yere bağlanan köpek ipini kopartıyor ve bebeği akbabalara karşı koruyor. (Aslında öyle somut bir akbaba saldırısı yok, ama yine de varlıkları tehdit edici.) Sonunda maaile köpeği de alıp, göçebelere yaklaşan seçimlerde seçim haklarını kullanma duyurusu yapan bir cipin yanından geçip hedeflerine doğru ilerliyorlar. Dedim size, sadece köpeği aldılar, bir şey yok diye.

Ama…

Tüm bu olay kısırlığına rağmen, biz yine de filmi dikkatimizi hemen hiç yitirmeden izliyoruz. Hele ki dikkati beş dakikadan fazla bir yerde eğlenemeyen ben dâhil. Öncelikle filmin hemen hepsini teşkil eden Batchuluun ailesinin fertleri çok sempatik insanlar. Üç çocukları, ataerkil fakat anlayışlı babaları, itaatkâr ve düşünceli anneleriyle birlikte. Ayrıca (hiç de mağarada bulunmuşa benzemeyen, tüyleri pasparlak) köpek Zachor da pek tatlı. Üstelik hiç bilmediğimiz bir hayat. Steplerin ortasında peynir yapan, et tütsüleyen, kadın erkek 7-8 yaşından itibaren at süren, küçük şeylerle yetinen bir aile. Step manzaraları gerçekten çok güzel. Yani işin çoğunu ‘turistik’ kısım hallediyor.

Ama yazarların ve yönetmenin hakkını yememek gerek. Bu dar materyal deposu içinde gösterge sürekliliğini çok güzel koruyorlar. Babanın anneye şehirden getirdiği (muhtemelen ‘Hepsi 1 Milyoncu’ların Moğol versiyonundan satın alınmış) plastik kabın hediye olarak alınışındaki ölçülü memnuniyet, kabın tencerede yanıp şeklini yitirmesi ve en son, Nansal’in köpeğinden ayrılmadan o kapla köpeğini son bir kez beslemesi, örneğin; bir küçük mavi plastik kap ne çok işe yaramış. Yine –galiba çadıra elektrik üreten– küçük bir rüzgar jeneratörünün pervanesinin hızlanıp yavaşlanmaları çeşitli duygusal durumlara ve doğal olarak mevsime dair –bazen fazla doğrudan– göstergeler üretmekte başarıyla kullanılıyor. Akbabalar ve kurtlar da, göze sokmadan, tam kararında ara ara hatırlatılarak varolduğu kadarıyla kurgunun içine ustaca örülmüş. Görüntü yönetmenliğini de (ya da Moğol bozkırlarını, tam bilmiyorum) alkışlamak gerek. Ve hiçbir kötü karakterin olmadığı, hiçbir ciddi çatışmanın yaşanmadığı bir filmi, turistik merakımızın yardımıyla da olsa ilgiyle seyrettirmeyi başaran herkesi…

Piscator Sahnesi’nde oyun izleme fırsatını kaçırmışım. Sezon kapanmış. Ben de karşısındaki binada bu filmi izledim. Sayılmaz gerçi, ama yoktan iyidir… Ayrıca ben sevdim…

Sarı Köpeğin Mağarası
(The Cave of the Yellow Dog / Die Höhle des Gelben Hundes)
Alman-Moğol Yapımı (2005). Yön. Byambasuren Davaa,
Sen. Byambasuren Davaa, Michael P. Greco. 2005 En İyi Yabancı Film Oskar Adayı. 2006 Deutscher Filmpreis, En İyi Çocuk Filmi

Marxburger ne ister?

İşbu web günlüğü Marburg izlenimlerine hasredilmiştir.

Adı niye (‘Marburglu’ manasında) Marburger değil de (‘Marxburglu’ manasında) Marxburger derseniz, efen’im, buraya adını veren feodal beylerden Philippsgillerden Marc’ın bir şatosu var imiş, hala da şehrin tepesinde duruyor. Marc’ın şatosu Marcsburg oluyor ve aynen Marxburg gibi okunuyor. Şimdi gül gibi proletaryanın dostu ezenlerin amansız düşmanı Marx’ımızın adıyla yazmak varken, ne diye elin beyinin adıyla yazalım şehrin adını? Onlar Marcsburglu olabilirler, hatta ve hatta Margburglu da olabilirler, ama bizzat kendimin bizatihi Marburg’da Lahn nehri üzerindeki köprüde çektiği yukarıdaki resmin de gösterdiği gibi, biz Marxburgluyuz sevgili Hessenliler… (Hessen de dört bucağı eyaletlerle kaplı cennet Alaman vatanının Frankfurt ve Marburg’u barındıran eyaleti oluyor bu arada)

Aslında bu bloga üç yazı mı üç yüz yazı mı yazacağımı daha bilmiyorum. Ama yakında ilk atışlar geliyor… Bakalım sonu nereye kadar varacak…