Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var?

Barış Yıldırım

HDP, sosyalist değilken, böyle bir iddiası da yokken; Kürt hareketinin Türkiye’ye politika ihracı girişimlerinden bir diğeriyken;  bir birlik girişimi olarak başarısızlığa mahkumken ve olası tek geleceği BDP’nin yeni adı olarak siyasi hayatına devam etmesiyken, sosyalistler HDP’de ne yapıyor?

Barış YıldırımFraksiyon, 6 Şubat 2014 

Sitem etmiyorum, retorik yapmıyorum, bir cevap arıyorum.

Sosyalist, komünist olduğunu söyleyen, samimiyetlerinden kuşku duymadığım birçok insan kendini HDP’de ifade ediyor. Bense, sosyalist olmayan; böyle bir iddiası da olmayan; sosyalizmle ilgili her tür programatik ifadeden özenle kaçınan bir partide bu insanların ne işi var, anlamakta güçlük çekiyorum.

Bu anlama çabasının bir ürünü olan bu yazının uzunluğu, internette okunacak bir yazı için mutat sabır sınırlarını aşıyor. Umudum o ki konunun önemine binaen bu sınırlar biraz daha zorlanır. Yazı, gerekirse ayrı ayrı okunabilecek iki ana bölümden oluşuyor:

  • HDP: Sosyalizmsiz Sol başlığı altında sosyalizmin soyut bazı insani değerler değil, bir sosyoekonomik sistem olduğunu, HDP’ninse bu sistemi programının ve eyleminin hiçbir yerinde öngörmediğini belirteceğim.
  • HDP: Bir Alternatif girişimi daha başlığıyla Kürt yurtsever hareketinin başını çektiği hemen tüm birlik, güçbirliği, platform vb. girişimlerin epik başarısızlık örnekleri olduğunu hatırlatacağım.

HDP: Sosyalizmsiz sol

Hiçbiri sır sayılmayan bu iki hususa rağmen neden bağzı solcular HDP’ye bel bağlıyor? Görünüşe göre açık bir “zoraki iyimserlik” (bkz. wishful thinking) örneğiyle karşı karşıyayız: “Partimiz sosyalizm demiyor ama eşitlikten, adaletten, özgürlükten, emekten yana olduğunu söylüyor. Sosyalizm bunlar değil mi?

Hayır, değil. Sosyalizm, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti dışında hiçbir şey değil. Diğer soyut insani iyilik dilekleri, bunun –ve yalnızca bunun– sonucu olarak somutlanır.

Gençlerimiz çok daha özgürlükçü, çok daha demokratik yetişmeli. İnsanların fikirlerini özgürce dile getirdiği, yazabildiği, ifade edebildiği bir Türkiye inşa etmek istiyoruz. Milletin mutluluğu için çalışmayan devlet mekanizması zulüm kaynağı haline dönüşür. Toplumun tamamının refahı adına değil de, sadece belirli güç merkezlerinin çıkarları için işleyen ekonomi, sömürü aracıdan başka bir şey değildir.

Recep ve Emine Erdoğan’ın bu balkon kokan konuşmaları onların sosyalist ya da özgürlükçü olduklarını göstermiyor. Çünkü partiler retorikleri değil stratejik hedefleri, söylemleri ve eylemleriyle kendilerini siyasi özneler olarak kurarlar.

Parti, programıdır

Bir partinin hedefi onun programında açık bir şekilde belirtilir. HDP Kuruluş Programı, sosyalizme referansta bulunmaktan özenle kaçınarak yazılmıştır. Bu belgede “adalet, gönüllü birlik, özgürlükçülük, demokrasi, sömürü karşıtlığı, anti-kapitalizm” gibi soyut sosyal duruşlar dışında sayılan tek somut hedef  “demokratik halk iktidarı”dır.

III. Enternasyonal terminolojisinde anti-feodal anti-emperyalist yönelimli demokratik halk devrimi, “sosyalist karakterli bir devrim” olarak tanımlanmakla birlikte[1. bkz. Sovyet Ansiklopedisi‘nin Demokratik Halk Devrimi maddesi (İngilizce).] HDP’nin Stalin-Dimitrov-Mao hattında saf tuttuğunu düşünmek için bir nedenimiz yok. HDP programındaki “demokratik halk iktidarı” sosyalizmle bağlantısız soyut bir toplumsal özlemden ibarettir.

Nitekim eşbaşkan Ertuğrul Kürkçü (partisinin “Yeni Siyaset Arayışları” toplantısında)  bu kavramı Marx ve Engels’e gevşek bir biçimde dayandırmaya çalıştıysa da asıl referansının, sık sık Marx’ı aştığını iddia eden Öcalan’ın müphem “demokratik cumhuriyet” terimi olduğunu gizlemiyor.

Programı açık bir şekilde sosyalist olmayan HDP’nin eylem ve söylemde “iki yüzlü” davranarak aslında sosyalist bir tutum aldığını iddia eden yanlış eder.

HDP yönelimindeki bazı arkadaşlar utangaçça partilerinin takıyye yaptığını imleseler de (“Biz aslında kendimize sosyalist deriz de, toplum buna hazır değil” yahut “Aramızda sosyalist olmayan madunlar var onları kaybetmek istemeyiz, o yüzden demiyoruz”), partileri bu konuda bütünüyle tutarlıdır. Ne BDP’nin ne HDP’nin, ne parlamentoda ne de sokakta, emekten yana önemli bir performansı yoktur. Bu konuda birkaç sol tandanslı CHP milletvekili ile aynı ligdedirler ve aslında bazı uluslararası toplantılarda AKP’lilerin –elbette iki yüzlü bir şekilde ve söz konusu olan kendi ülkeleri değilse– onlardan bile daha çok yoksulluktan, çalışan haklarından dem vurduğunu kendi kulaklarımla işitmişliğim var.

Emekten çok kimlik hareketi

Parlamentoların sınıflı doğasını bildiklerinden kuşku etmeyeceğimiz bazı dostların bile gururla “Vekillerimiz” dediklerini ibretle izlediğimiz BDP-HDP’li vekillerse politikalarını bütünüyle Kürt hareketinin yıldan yıla liberalleşen gündemine göre saptar, “emek” dediklerinin üç beş katı “azınlık”, “kimlik” der.

Bunu  ülkemizde baş çelişkinin (“en önemli sorunun”) Kürt sorunu olduğu yönündeki tespitlerine dayanarak yapıyor gibidirler. Maocu diyalektiğin adı konmadan yapılan bu uygulaması, elbette teorik bakımdan tümüyle yanlıştır. Kürdistan’ın sömürge, Türk devletinin emperyalist/sömürgeci olduğu yönündeki milliyetçi teze inansak bile, bu ancak Kürdistan’daki baş çelişkinin Kürt sorunu olduğunu gösterir. Türkiye’de de baş çelişki budur, demek için insanın ya teorik açıdan eğitimsiz ya gücün büyüsüne çok kolay kapılır olması gerekir.

Elbette durum ikincisidir. Sosyalist arkadaşlarımız, basitçe, 1990’lardan beridir sosyalizmden tutarlı bir şekilde uzaklaşan Kürt yurtsever hareketinin hegemonyasına tutarsız bir biçimde kapılmıştır.

Tarih bize bunun ilk kez olmadığını gösteriyor.

HDP: Bir Alternatif girişimi daha

Kürdistan’ın ve Kürt sorununun özgüllükleriyle başa çıkmaya çalışırken Türkiye devrimci hareketinin bir kısmının yolu “seksiyon örgüt”e düştü. İddia oydu ki, ana partinin çizgisine bağlı ama özerk ve bağımsız bir Kürdistan örgütü, Türk ve Kürt halkının ortak devrim yürüyüşüne daha güçlü katılabilirdi  (bu seksiyon girişimlerinden en ünlüsü TKEP’in Kürdistan Komünist Partisi’dir).

PKK’nin mücadelesinin 1985’lerden itibaren Anadolu solunun geneli aleyhine “eşitsiz gelişimi”yle birlikte bu denklem tersine döndü. PKK, 1990’lı yılların başında, Yalçın Küçük’ün teorik kılavuzluğu altında Devrimci Halk Partisi’ni (DHP) kurdurdu. Alternatif isimli dergisi bir dönem binlerce satan ve özellikle Kürt hareketine hayran çevrelerde şimdi HDP’nin uyandırdığına benzer bir heyecan uyandıran bu grup, Türkiye’yi Kuzey-Güney doğrultusunda bölen bir hattın kırsal kesimlerinde gerilla mücadelesi öngörüyordu. DHP, gerçekten de Antakya ve Karadeniz kırsalına bazı gerilla grupları çıkardı, adlarını “mıh gibi” aklımıza çakmamız gereken ama pek bilmediğimiz şehitler verdi.

Büyük iddialarla ve şaşaalarla çıkan (hatta 1993’te “darbe süreci” yaşayan Devrimci Sol üyelerine kendilerine katılma çağrısı yapacak kadar güven patlaması yaşayan) bu grubun adını, bugün, sol örgütlerin tarihine meraklılar dışında pek hatırlayan, bilen yoktur. 1990 ortalarından itibaren yediği operasyonlarla, ama daha ziyade işlevsizliğiyle çözülen ve 2000’lerden önce siyasi arenadan ismen de silinen bu grubun ideolojik önderi Ergenekon davasında tutuklu, dergisinin adı çeşitli siyasi ve akademik dergilerce (örn. 1, 2, 3) kullanılmış, partisinin adına Kemalizan bir grup tarafından el konulmuştur.

BDP’nin seksiyon örgütü

HDP, Kürt hareketinin Türkiye’de yeni bir seksiyon örgüt oluşturma girişimidir.  Aynı sondan kaçınmalarının yegane yolu, Kürt siyasi hareketinin legal partilerinden yek diğeri olması, yani BDP’nin yoluna HDP olarak devam etmesidir. Bu durumda HDP yaşar, ama  HEP-HADEP-DEHAP-BDP’den başka bir parti olmaz. Zaten değildir.

Gidip halay çekerek devrimci dayanışma görevimi icra ettiğim HDP Kuruluş Kongresi çıkışında işittiğim “Kendimizi BDP’ye katılmış gibi hissettik” gözlemindeki “gibi” sözcüğü bütünüyle haşivdir; atılabilir.

HDP kendini bir tür madunlar hareketi olarak göstermeye çalışıyor, ama ana gövdesinin, temel politikalarının ve gündeminin üzerinde madunlardan yalnızca birinin damgası vardır. HDP’yi BDP’den farklı kılan tek şey onun olumsuz yanı; aslında bir parti değil bir tür platform olmasıdır.

Birlik nasıl yapılmaz?

Türkiye ve Kürdistan tarihini birazcık –ama birazcık– bilen biri Kürt Yurtsever Hareketi’nin baş aktörlerinden olduğu bütün platformların, güç birliklerinin ve seksiyon girişimlerin epik başarısızlık örnekleri olduğunu da bilir.

Ne DHKP-C’yle yapılan 1996 tarihli güç birliği; ne onun birkaç yıl öncesinde ve sonrasında girişilen diğer daha kalabalık güç birlikleri; ne Kürdistan’dan Türkiye’ye “devrim ihracı”na kalkan DHP… hiçbirinin ömrü bir iki yılı geçmemiştir. Bu girişimlerin hepsi, haklarında yazılan balya balya tespitler ve onlara bağlanan büyük umutlarla doğru orantılı bir hız ve ters orantılı bir etkiyle unutulmaya mahkum olmuştur. Kimi devrimci örgütlerin PKK saflarına gerillalarını gönderdikleri durumlarsa simgesel olarak çok değerli ama siyasi-örgütsel olarak etkisiz örneklerdir.

PKK tarihsel olarak, ilişkiye geçtiği bütün hareketleri “sömürgeleştirir.” Onları kendi hegemonyası altına alma, bunu yapamadığı durumdaysa bu “birlik” girişimlerini hızla terk etme eğilimindedir. Ulusal yönelimli bir hareket olarak bu tutum gayet anlaşılır. Anlaşılamayan, bütün bu tarih apaçıkken, bu bilinçli başarısızlıklar tarihinin baş öznesi her göz kırptığında koşa koşa giden bağzı Türkiyeli sosyalistlerin durumudur.

Çoğumuz sosyalistiz ama partimiz değil

Stockholm Sendromu öyle vahimdir ki, siyasi özne olarak Gezi İsyanları’na olanca soluğunu katmaktan imtina eden HDP [çizgisi] [2. Elbette yalnızca siyasi özne olarak, bireyler olarak değil; nerede bir isyan olmuş da Kürt durmuş? Öte yandan bazı HDP milletvekillerinin emeği de elbette görünmez değildir. Bahsettiğimiz, en yetkili ağızlarından bunun özeleştirisini en azından söylem düzeyinde veren Kürt hareketinin bir hareket olarak Gezi İsyanları’nı ancak kerhen desteklemiş olmasıdır.] demagojik bir biçimde “Bu daha başlangıç”ı parti sloganı olarak belirlediğinde, “Yahu HDK’nın, HDP’nin kongrelerinde Gezi şehitleriyle ilgili neden tek bir poster yok? Neden Gezi’yle ilgili ajitatif dokundurmalardan başka tek bir politika üretilmiyor? Rojava elbette önemli ama yeni mücadele biçimlerinden bahsederken çok değil 8 ay önce sokağa dökülen 10 milyon insanın yarattığı biçimler neden aklınıza gelmez?” gibi sorular sorulmaz. Bir mümin gibi HDP’nin aslında Gezi’nin asıl bileşeni, sosyalizmin yılmaz savunucusu olduğuna iman edilir.

Yalnız burada tuhaf bir durum vardır. HDP’yi oluşturan BDP hariç en temel bileşenlerin hepsi kendisini sosyalist olarak tanımlar. BDP’nin içindeki birçok bireyin de kendini sosyalist gördüğünü biliyoruz. Peki buna rağmen neden sosyalizmi bir program hedefi olarak benimsemekten imtina edilmiştir? Cevap bellidir: Daha geniş bir birlik için. Belli ki sosyalizm asgari müşterek olamamıştır. Bu tür durumlarda şu iki pratik kural faydalıdır:

  • Cephe birliklerinde asgari müşterek, nereye kadar birlikte gidileceğini gösterir.
  • Parti birliklerinde asgari müşterek en son nereye kadar gidileceğini gösterir.

Örneğin bir anti-faşist cephe içinde [yalnızca] sosyalist olanları barındırmadığı için programında sosyalizmi öngörmeyebilir yine de sosyalistler onun içinde yer alabilirler, üstelik böylece sosyalizme doğru yürüyüşlerine taktiksel bir katkı sunmuş olabilirler. Oysa programında sosyalizmi barındırmayan bir partiyle sosyalizme yürümek mümkün değildir. Yani partiler sosyalizmin taktiksel araçları olamazlar.

Halk iktidarının değil onu geciktirmenin aracı

Özetleyelim, HDP,

  • sosyalist değildir, böyle bir iddiası da yoktur,
  • Kürt hareketinin Türkiye’ye politika ihracı girişimlerinden bir diğeridir,
  • bir birlik girişimi olarak başarısızlığa mahkumdur,
  • olası tek geleceği BDP’nin yeni adı olarak siyasi hayatına devam etmesidir.

İlk madde dışında bütün diğer maddeler yanlış olsa bile ilk madde, sosyalistlerin böyle bir girişimde yer almasını anlamsız kılıyor.

Buna iki itiraz getirilebilir:

  • HDP programatik olarak sosyalist olmasa bile sosyalistlerin taktiksel olarak içinde yer alabilecekleri bir tür cephedir.
  • Yeni ve iyi niyetli bir girişimi bu erken evrelerde bu kadar sert eleştirmenin ne gereği var?

HDP, örgütsel olarak bütün bu belirsizliklere sahip olmasına rağmen, önümüze tentatif bir seçim girişimi olarak değil adeta “halkların umudu” olarak konuluyor ve kendi retoriğine ve adına göre, bir cephe değil, parti. Partinin yapısı ne kadar belirsizse bu ajitatif retorik o kadar kesin telaffuz ediliyor. Yani HDP kendini stratejik olarak ortaya koyuyor, buna taktik katılım göstermek ya samimiyetsizliktir (“Bizim için taktik bir katılım, ama HDP’ye söylemiyoruz”) ya samimiyetsizliktir (“HDP taktik bir girişim, ama halka söylemiyoruz”).

Denebilir ki, sosyalistlerin seçimi düzeni değiştirmenin bir yolu olarak gören reformist kanadının –ÖDP’de örneğini gördüğümüz– “büyük laflar küçük sonuçlar” girişimlerinden biriyle daha vakit harcamaları kendi bilecekleri iş. Ama tıpkı ÖDP gibi HDP de kendi çapının çok ötesinde bir başarıyla düzen içi bir “muhalefet” kanalı olarak düzen dışı ve dolayısıyla gerçek muhalefetin damarlarından kan çalmaya adaydır.

Siyaset tarihi, görece küçük hareketlerin göresiz büyük iktidarlar için ne denli “kullanışlı” olabileceğinin örnekleriyle doludur. Daha dün, siyaseten etkisiz bir harekete ait “Yetmez ama Evet” sloganının nasıl AKP’nin temel dayanaklarından biri haline geldiğini hatırlayalım. Ana gövdesini BDP’nin oluşturduğu HDP çok daha kapsamlı yapısıyla çok daha olumsuz sonuçlara gebedir.

Bu sonuçlardan biri kesinlikle, sosyalist olmasa da hiç olmazsa madunların iktidarı olmayacak (bkz. aritmetik). Ama kesinlikle, madunlar ile sosyalist bir iktidar arasındaki açıyı büyütecek (bkz. geometri).

Öyleyse bir kez daha soralım: Sosyalistlerin HDP’de ne işi var?

Ayaklanmanın Devrimci Cephe’si

Yazının ilk planında yer alan fakat zaten hayli uzun olan metni daha da uzatmamak için başka bir zaman ertelediğim pasajla bitireyim. Peki “Ne yapmalı?

Elbette, ne yapılması gerektiğini yazılar belirleyemez. Ama  bunun zaten belli olduğunu düşünüyorum. Gezi-Lice-Gülsuyu süreçleri bize ne yapılması gerektiğini gösterdi. Ezilen halkların bütün kesimlerinin ve onun bütün anti-emperyalist, anti-faşist örgütlerinin içinde yer aldığı ve gündelik pratik mücadele içinde inşa edilmiş bir devrimci cephe bize kendini çoktandır işaret ediyor.

Yine de yukarıdaki satırlara gelen ilk tepkilerin “HDP değilse ne o zaman?” diye şekil bulması, yasal ve umutsuz bazı alternatiflerin bize sanki son ve gerçek alternatiflermiş gibi geldiğini gösteriyor. Bu yanılsama vahimdir. Dünyanın en iyi, en umutlu, en samimi birliği bile olsaydı bir yasal partinin bizi faşizmden çıkaracağını mı umuyoruz? Cevap evetse, faşizm ve yasa kavramlarının ilişkisine bir iyice bakmak gerekiyor. [3. Bu son başlık (Ayaklanmanın Devrimci Cephe’si) yazıya gelen ilk tepkilerden sonra eklendi.Ayrıca yazıya “edit” olarak sonradan eklenen bazı ifadeler de köşeli parantez içinde verildi.]

@prometeatro | @yazilama


 

Reklamlar

Dağ Dili ve Edebiyatı

Kürt Romanının Yanı Başımızdaki Gözden Irak Dünyası

Barış Yıldırım

Kuşkusuz haklıdır Aijaz Ahmad, Jameson’a karşı çıkarken: “Üçüncü dünya” denilen koca coğrafyanın dört bir yanında, ağızdan çıkan her sözün, binlerce yazarın yarattığı binlerce karakterin birtakım ulusal meselelerin cisimleşmesinden, yani “ulusal alegori”lerden başka hiçbir şey olmadığına nasıl inanabiliriz?

Marksistler olarak bile -aslında tam da Marksistler olduğumuz için- gerçekliğin, düşünsel üretimi bu kadar dolaysız ve tümel belirlediğine nasıl ikna olabiliriz?

Ne ki, Kürt Romanı Okuma Kılavuzu‘nun (Abidin Parıltı ve Özlem Galip; Sel Yayıncılık) sayfaları ve yazarların ayrıntılarıyla ele aldığı onlarca romanın olayları ve karakterleri arasında dolaşırken Jameson’ın -Ahmad’ın teşhisiyle- ‘oryantalizm‘inin öyle hepten temelsiz olmadığını görüyor insan.

Tarihi 20. yüzyılla başlayan Kürt Romanı’nda yazılan hemen her şey Kürt halkının ulusal esaret, bu esarete karşı verdiği kavgalar ve ulusal kimliği ile kavgaları yüzünden yaşadığı zulümlerin söze bürünmüş hali; gerillaları anlatan romanlardan fantastik yahut psikolojik yanları ağır basan anlatılara kadar (aslında bu alegorik tutumun tarihi ta Ehmedê Xanî’nin Mêm û Zîn‘ine dek uzatılabilir).

Bunda anlaşılmayacak ne olabilir? Deleuze ve Guattari, azınlığın çoğunluk dilinde yaptığı “minör edebiyat”ın doğası gereği politik olduğunu söylüyordu. Azınlığın kendi yasaklı dilinde yapacağı edebiyat bu anlamda iki kat politik olacaktır.[1] Çünkü ulusal baskının en görünürdeki nesnelerinden biridir baskı altına alınan ulusun dili. Dolayısıyla o dilde yazılan her şey, hatta (Musa Anter’e verilen o ahmakça olduğu kadar “anlaşılır” cezayı hatırlayacak olursak) o “dilde” çalınan ıslık, çekilen halay, varlığa geldiği andan itibaren politik ifade biçimlerine dönüşüyor.

Kürt romanı en çok da ulusal ağrıları bireysel yaşayanları kahraman edinmiş belli ki. Kürt romanının “ulusal alegorisi” kimi zaman, bedenindeki bir sivilcenin kuyruğa dönüşeceğini düşünen (“kuyruklu Kürtler!”) Musa’nın korkusundaki gibi metaforik/simgesel (130), kimi zaman terk edilen diyarla özdeşleştirilen eski aşklardaki gibi dolayımlı (186) kimi zamansa kurtuluş kavgasında yaralı gerillanın çektiği acılar kadar doğrudan çıkıyor karşımıza.

Ağrılı bir ulusun ağrılı bireylerinin ağrılarını edebiyatta dile getirmeleri tam da eşyanın doğasından beklenebilecek bir şey. Üstelik bu yakınılacak bir şey olmak zorunda da değil; tam tersine, ulusallık ile evrensellik arasındaki telaffuz edildiği raddede anlaşılmış olmayan diyalektiğin en verimli işleyeceği toprak buralarda bir yerde olabilir. [2]

“Çok Uzak Fazla Yakın” Bir Edebiyat

Muhsin Kızılkaya, kitaba yazdığı önsözde (Harold Pinter‘ın “dağ dili” dediği) Kürtçenin dünyadaki üç bine yakın dil arasında edebiyat yapılan 76 dilden biri olduğu bilgisini veriyor.

Ancak diller bahçesinin bu nadide çiçeğinin balından dünyanın çoğunluğunu bırakalım Kürt dilini günlük olarak kullanan kitleler bile faydalanamıyor. Bunun temelde yine birbiriyle bağlantılı iki sebebi var:

  • biri Kürtçenin üzerindeki “devletlerarası” baskılar,
  • ikincisi ise öncelikle bu baskılar yüzünden, bu dilin edebiyatının serpilme fırsatı bulamaması.

Ancak her şeye rağmen Kürt romancılar, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya dillerine çevrilebilecek nitelikte eserler üretmeyi başarmışlar. Kızılkaya’nın sözleriyle,

bir mucizeyi gerçekleştirmişler. Yasaklanmış, okullarda öğretilmeyen dili kendi imkanlarıyla öğrenip bin bir güçlükle, kâh anayurdundan uzakta, kâh sürgünün izbe odalarında, kâh hapishane koğuşlarında, kâh dağ başlarında romanlar, hikâyeler yazmakla yetinmemiş, o ürünleri pazarı olmayan, okuru ender, alıcısı yoksul bir kitleye de ulaştırmayı becerebilmişler.” (s.10)

Abidin Parıltı ve Özlem Galip üstesinden kolay gelinemeyecek bir işe girişmiş En az beş ayrı ülkede konuşulan bir dilin üç lehçesinde (Kurmancî, Zazakî, Soranî) yazılıp Ortadoğu ve Avrupa’nın onlarca ülkesinde yayımlanan yüzlerce roman arasından “gerek içerik gerek yazıldığı lehçe gerekse romanın formu bakımından kendi türünü temsil ettiğini” (11) saptadıkları onlarca romanı incelemiş, yirmi romancının çeşitli romanlarını konu, karakterler, olaylar dizisi ve yazım özellikleri açısından tartışmışlar.

Romanların kurgularının tartışılmasında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde dramatik yazarlık eğitimi almış Abidin Parıltı‘nın, edebi boyutlarının tartışılmasında ise İngilltere’de edebiyat alanında lisansüstü eğitimini sürdüren Özlem Galip‘in izlerini daha güçlü sezmek mümkün.

Yazarlar ayrıca kitabın başına yerleştirdikleri ‘Kürt Edebiyatına Genel Bir Bakış’ başlığı altında bu hem Türkiyeli hem Kürdistanlı okura “fazla yakın” olduğu halde “çok uzak” edebiyatın sözlü edebiyattan medreselerde serpilen klasik edebiyata; adı Mevlana ve Hafız’la anılan Melayê Cizîrî’den kuşların öğrencisi ve dilbazı Feqiyê Teyran‘a; Xanî‘nin gölgesi bütün Kürt edebiyatına vuran epik başyapıtından ilk Kürt romanı olarak bilinen Sovyet Ermenistanlı Erebê Şemo‘nun Şivanê Kurmanca‘sına; Kürt edebiyatının korlarını 20. yüzyılda külleri altından çıkaran Qedrî Can, Nûreddin Zaza ve Cegerxwîn‘den Sidqî Hirorî, Helîm Yûsiv, Jan Dost, Mehmed Uzun gibi Kürt romanının doruklarına, yani bugüne kadar geçirdiği maceranın kısa bir anlatımını sunmuşlar.

Kitabın son ve en uzun bölümü olan ‘Kürt Roman Estetiğine Genel Bir Bakış‘ ele alınan romanlardaki tema ve konuları, form ve yapıyı, dilin kullanım biçimini ve yazarlarca ortaya çıkarılan kişiler, tipler ve karakterleri bir bütün olarak ele alıyor ve bu malzeme üzerinden vargılar üretiyor.

Kitabın sonunda Kürtçenin üç lehçesinden yayımlanmış ve yazarların ulaşabildikleri 242 romanın tam listesi de var. Kitabın en önemli kısımlarından olan bu emek-yoğun bibliyografyada mümkün olduğunca yayınevi ve yayım yıllarına da yer verilmiş, ama birçok roman da yalnızca adı ve yazarıyla anılmak durumunda kalmış.

Kılavuz‘u okurken bazı yer isimlerinin belleğime daha güçlü yerleştiğini hissettim.

  • Bunlardan biri, Kürt romanının doğum yeri de olan Sovyet Ermenistan’ı; özellikle de dedemin ana dilinden türküler duyabilmek için altın değerindeki pillerini tüketmeyi göze aldığı radyosuyla Erivan. Devrim sonrasında uluslar kendilerini ifade edebilsinler diye binlerce alfabe yapan sosyalist yönetim olmasaydı Kürt edebiyatının bugünden çok daha geride olacağını anlıyoruz Kılavuz‘u okurken.
  • İkinci mekan, birçok yazarın biyografisinde gözüme çarpan Mardin.
  • Ve Kürt edebi sürgünlüğünün başülkesi haline gelmiş İsveç.

Haritadaki bu üç nokta olmasaydı, Kürt edebiyatının topografyasından çok farklı bir biçimde bahsediyor olurduk bugün, herhalde.

Politikanın “Tuzağı”

Varoluşuyla politik olan bir edebiyatı değerlendirirken düşülecek tuzakların en çetrefili de politika karasularında oluyor elbette.

Kılavuz yazarları, örneğin, “bütünüyle politik bir alanda yer almasına rağmen politik olanın tuzağına düşmeyen” (22) Kürt edebiyatçılardan bahsediyorlar; romanları eksik kılan şeyler arasında “fikriyatın daha önde olması, yani siyasi bir meseleyi propaganda düzeyinde ele alması”nı (31) sayıyorlar; “iyi olabilecek bir konunun yazarın fikriyatına kurban gitmesi”nden vb. (74) dem vuruyorlar. Şu soğuk savaş kokulu “komünist rejim” terimine tamah ederek tarif ettikleri Sovyetler Birliği’nden bir yazar için şöyle diyorlar örneğin:

Nitekim bütün bir destanı roman formunda iyi anlatmasına rağmen son sayfadaki epilogunda yazar sosyalist gerçekliğe bağlı kalarak bu mesajını didaktik bir üslupla dillendirir. Kürtlerin direniş hikâyelerine dikkati çeker. Ama bu sayfa hiç olmasa da roman değerinden kaybetmez. Aksine daha çok değer kazanır. Her ne anlatılmak istenmişse romanın içinde, edebi estetiğe uygun olarak anlatılmıştır zaten.” (33)

Gerçekten de bir tuzaktır “politik olan”, özellikle de ona dışarlıklı duranlar için. Bence en çok da Kılavuz yazarları düşmüş bu tuzağa. Yalnızca sınıflı toplumların en temel iktidar gücü olan devletin nasıl ve kimlerce yönetileceği meselesi anlamında değil, ‘homo politicus‘ insanın genel olarak toplum içindeki somut varoluşu anlamında da politikanın sanatla ilişkisi hep netameli bir konu oldu.

Bu geniş anlamıyla (gündelik ve somut olan) ‘politika’nın sanatla ilişkisi konusunda üç tarihsel hat saptanabilir.

  • Horatius’un Ars Poetika‘sından Rönesans’a dek uzanan ve sanatın asıl olarak bu somut konularda dersler vermenin bir aracı olduğuna inanılan ‘klasik’ hat.
  • Bunun tam karşıtı olarak, sanatın kendisinden başka hiçbir amacı olmadığına ve/veya olmaması gerektiğine inanılan ve Kant’ın estetik anlayışında en sofistike ifadesini bulan ‘romantik’ hat.
  • İnsan varoluşunun bütün alanları gibi, onu diğer bütün varoluşlardan ayıran siyasi iktisadi alanın sanatta her halükarda yer alacağını bilen ‘diyalektik materyalist’ hat.

Kılavuz yazarları, bu üç hattın neresinde duruyor?

Belli ki siyasal olanın edebiyattan nihai olarak sürgün edilmesini savunan ‘romantizan’ bir yerde değiller. Öyle olsaydı, neredeyse tümü politikayla sıkı ilişkiler içindeki bir külliyatı konu bile edinmezlerdi herhalde.

Yukarıdaki alıntılardan ve benzer birçok pasajdan anlaşıldığı kadarıyla, yazarlar, politikaya tadında kullanılması gereken bir tür baharat yahut çeşni gözüyle bakıyorlar: Bir tarafta hakkı verilmesi gereken ve asıl amaç olan sanat, diğer tarafta o sanatın zaman zaman ama mutlaka dozunda ve gerekli estetik “terbiye” işlemleri yaptıktan sonra kullanabileceği siyaset içeriği. Bir tarafta kendinde amaç ve estetik töz olan eser, diğer tarafta ondan apayrı duran bir soyut “fikriyat.” Sosyalist gerçekçilik ise yazarların gözünde “olumlu kahraman”, “slogan edebiyatı”, “sanatın politikaya kurban edilmesi” gibi bazı nahoş şeylerle yan yana duruyor.

Gorki’den Mayakovski’ye, Lukács’tan Brecht’e çok farklı biçimlerde sanat eseri ve teorisi üreten sosyalist gerçekçiliğin içindeki damarlardan sadece birinin üstelik kabaca algılanışının koca bir akıma mal edilmesi galatı meşhurunu öyle birkaç paragrafla düzeltilmeyeceğinin çoktandır farkındayım. Ama insanın toplumsal varoluşunun en önemli veçhesinin o varoluşun başka bir veçhesinde -politikanın sanatta- sadece sos muamelesi yapılmasına karşı itirazları ne kadar sık dile getirsek az kalır.

Kılavuz yazarları yalnızca politikaya ilişkin boyutuyla değil genel olarak da edebi ve estetik eleştirilerinde kolaycılığın tuzaklarına düşüyorlar. Bir dizi kalıp eleştiri neredeyse bütün romanlar için tekrarlanıyor: Olaylar dizisindeki boşluklar, tüm kişiliklerin yazarın sözcüsü olmaları, olumlu/güzel karaktere karşılık olumsuz/çirkin karakterler, propagandif söylem vs. Olumlu değerlendirmeler ise genelde dilin başarılı ve zengin kullanımına ilişkin. Biçimsel eleştirilerin önemli bir kısmı da kendinden menkul, en azından tartışılmaya ve açılmaya muhtaç bir takım önvarsayılmış “handikap”lara, birçoğu sanat tarihince defalarca tartışılmış estetik önkabullere dayanıyor.

Yazarların dile getirdiği sorunların var olmadığını söylemiyorum elbette. Yalnızca benim -yazarların aksine- çok sınırlı olan Kürt edebiyatı okumalarım değil kitapta verilen kapsamlı örnekler de bu eleştirileri doğrular nitelikte. Ancak edebi eleştiri, ufkunu bu birkaç biçimsel tespitle sınırlayabilecek bir şey değil. Biçim eleştirisi ancak dört yanı sıkıca zemine basan bir düşünsel çerçeve içinde bir anlam ifade ediyor.

İyi olan neden iyi, kötü olan neden kötü? Hangi sanatsal, kültürel, siyasi, coğrafi, ulusal ve ulus-aşırı etkileşimler bu iyi’ye ve kötü’ye hangi fırça darbelerini vuruyor?

Bu sorulara yanıt değilse bile bir yanıt zemini oluşturabilecek ve “perspektif”, “eleştiri akımı” ya da “estetik ideoloji” gibi adlar verilebilecek bu çerçevenin eksikliği Kürt Romanı Okuma Kılavuzu‘nun en önemli sorunu gibi duruyor. Kitabın son bölümünde kitap boyunca ele alınan romanların ve dahasının ayrıntılı değerlendirmesi, kapsamlı tarifleriyle bu sorunun yoğunluğunu en azından deskriptif bakımdan seyreltiyorsa da eleştirel tutumdaki yüzeyselliklerden kurtulmayı başaramıyor.

Kılavuz, bütün bu sorunlarıyla birlikte, bize, yanı başımızda durduğu halde yerin yedi kat altındaymış gibi yabancı kılınmış zengin bir edebiyata bir giriş kapısı yarattığı için içten bir selamı hak ediyor.

Zengin bir sözlü kültürden adları Mevlana, Hafız gibi klasiklerle birlikte anılan isimlere; mitoloji, efsaneler ve masallar gibi cevherlerden büyülü gerçekçilik, sosyalist gerçekçilik, postmodernizm gibi çağdaş edebiyatın doruklarına önemli bir yelpazeyi diğer büyük edebiyatlara kıyasla çok daha az sayıda eserle kapsamayı başarmış Kürt edebiyatı, bütün dillerden okurlarını bekliyor.

Kılavuz, hiçbir şey için değilse bile daha özetlerine bakar bakmaz bir an önce okumayı dileyeceğimiz yazarlar ve romanlarla tanıştırdığı için okunmaya değer.

Mesele Dergisi’nin 57. Sayısında (Eylül 2011) yayımlandı, web’de kolay okumaya yönelik düzenlendi.

 

___________________________

 

(1) Kürt ulusu bağlamında ‘azınlık’ın siyasi olarak yanlış terim olduğunun farkındayım. Terimi yalnızca Deleuze ve Guattari’nin terminolojisine atıfla, “üstünü çizerek” kullanıyorum.

(2) Bu noktada Jameson’ın ‘ulusal alegori’ kavramıyla Aijaz Ahmad’ın buna ilişkin itirazlarının romanın kaynakçasında, dolayısıyla tartışmaları arasında yer almaması kuramsal bir zaaf bence.