Oy vermiyorum.

Çünkü seçimle alınan abdest ürkütülen kurbağaya çoğu vakit değmez. Çünkü Tayyip’e ve Ekmel’e verilen oylar faşizme gidecektir. Çünkü Demirtaş ve HDP gerçek bir alternatifi değil bir sosyal-demokrasi versiyonunu temsil ediyor.  Okumaya devam et “Oy vermiyorum.”

Bazı fraksiyon.org editörlerinin mini-18-Brumaire’i

Fraksiyon.Org’un sol yayımcılığa bir kolektifi darbeyle gasp etme ve bir yazıyı sansür etme lekesini bulaştıran süreç hakkında.  Okumaya devam et “Bazı fraksiyon.org editörlerinin mini-18-Brumaire’i”

“Seks işçileri” kimlerdir ve bazı solcular köleliği neden savunur?

captive20 Temmuz 2014’te Fraksiyon.Org’da yayımlanan sonra sansürlenen yazı. (Sansürün öyküsü için: bkz. Bazı Frakisyon.org editörlerinin mini-18-Brumaire’i. Yazının Fraksiyon’daki linki bizim bize yapmamamız gereken şeylerin bir işareti olarak burada dursun.)
Liberal terminolojiyle (“seks işçiliği”, “kadına karşı şiddet”) trollenen sol… Ne olduğunu bilmedikleri “devrimci ahlak”la dalga geçen akılsızlar… Demokrat olacağım diye pratikte köle tüccarlığını, hatta çocuk bedeninin satılmasını destekler konuma düşenler… Tekmili birden burada.

Barış YıldırımYazılama Blog, 21 Temmuz 2014 

 

Kendini uygar, okumuş solcu sayan birçok arkadaşımızın o çok tartışmalı seks işçiliği kavramını fuhşun politically correct adı sanması kaç puan?

Önce şu terimin macerasına bir bakalım mı? Bizim arqaaşlar neden günde beş vakit kullandıkları bazı lafların kökenini sorgulamaz, bir düşünelim. Sonra bu tavrın tutarsızlığına göz atalım. “Devrimci ahlak” kavramı nedir hiçbir fikri olmadan devrimci ahlak düşmanlığı yapanların hali pür melaline de baktıktan sonra fuhşu mesleklerden bir meslek görmek insanı solcu olup köleliği desteklemek gibi acınası bir konuma nasıl düşürür görelim.

Liberal terminolojiyle trollenen solculuk

1970 sonlarında bir liberal aktivistçe (Carol Leigh) uydurulan sex worker terimi hem sanılandan çok geniş kapsamlı, hem de aklı başında feministler (örneğin fuhuş karşıtı feministler) dahil pek çok kesimce reddediliyor. [1. Ne yazık ki bu iki link İngilizce yazılara gönderiyor, Türkçede bir kaynak için bkz. Dipnot 2] Ancak terimin Türkçeleştirilmesi ayrı bir fecaat, worker yalnızca “işçi” demek değil, bu bağlamda basitçe (seks endüstrisinde) “çalışan” kimse demek. Porno yıldızı da, erotik dansçı da, fahişe de seks çalışanı.

Seks işçiliği kavramı yanlış çünkü,

  • tecavüze seks diyor,
  • köleliğe işçilik diyor,
  • daraltılmış bir çeviri.

İşçi kavramı bizde daha ziyade “mavi yakalı” çalışanlar (fabrika ve hizmet işçileri) için kullanılıyor. “Beyaz yakalı” çalışanlara da işçi diyenlerimiz olmakla birlikte bu görece yeni bir tartışma. İngilizcede herhangi bir işte çalışana “işçi” denebiliyor ve az çok employee (çalışan) kavramıyla eşanlamlı kullanılabiliyor.

Fuhuş sektöründe çalışanlara işçi demek, bu sektördeki muazzam yaygın kölelik olgusunu gizliyor. Sanki fuhuş, işler arasında bir iş; binlerce kadın,  köle olarak tecavüze zorlanmıyor; yalnızca para için seks yapmak çoğu zaman tecavüze tahammül etmek değilmiş gibi duruyor.

Burada şu soru ortaya çıkabilir: [2. Örneğin dünkü bir dizi tartışma sırasında @ırmakozinanır bu soruyu dile getirdi] Kapitalizmde hâlâ kölelik var, özellikle göçmen işçiler arasında, peki bunlar işçi değil mi? Aslında değiller, bence onlara köle demekte ısrar etmeliyiz ki çalıştırılma koşullarının altını çizelim. Ama işçi kavramının kendisi zaten bir miktar “ideolojik”, sanki kapitalist ile işçi arasında gerçekten özgür bir sözleşme varmış gibi, işçilerin yaşamak için başka bir makul şansı varmış gibi gösteriyor, oysa işçi de özel bir tür (ücretli) köle. Marx’ın ücretli işçiler için Latince -ve zamanında pek bilinmeyen, kullanılmayan- proletarya kavramını tercih etmesi bence böyle bir nedene de atfedilebilir.

Öte yandan, başka hiçbir nedenimiz olmasa bile, seks gibi en [derinden] insani eylemlerden birinin metalaştırılmasını meşru görmesi itibariyle bile seks işçiliği kavramına karşı çıkılabilir. Fuhuş sektöründe çalışanlar şu sıra liberal ideolojinin hegemonyası nedeniyle kendilerine ağırlıklı olarak “seks işçisi” deseler de (oysa dediğimiz gibi, kavramın bütün öncüllerini kabul etsek bile fazla geniş bir terim bu) kendilerine fahişe, hatta edebi kelama (öfemizm’e) başvurmadan düpedüz orospu diyenler de var.

Zira bir açıdan denebilir ki, orospu sözünün kulağa bu kadar aşağılayıcı gelmesinin kendisi ideolojik bir süreçtir. Bir geçim yöntemi olarak para karşılığı cinsel ilişkiye girmek tarihin bir noktasından beri aşağılanmaya başlandığı için orospu lafı aşağılayıcı geliyor bize. Tam da bu süreci tersine çevirmek için bile bu lafa başvurulabilir. Birinin kendine orospu denmesini aklı almayanlar, sürecin tersine çevrilmesini tahayyül edemeyenler geçen yıl “çapulcu” sözünün başına getirdiklerimizi düşünebilir.

Ben kendi adıma “fahişe” ya da “fuhuş sektöründe çalışan kimse” [belki daha doğrusu “fuhşa zorlanan kimse”] diyorum, ama terimsel tartışmanın çok daha uzun ve ayrıntılı yapılması gerekiyor. Lütfen kimse “onlar kendine ne diyorsa onu diyelim” demesin, zira edebi kelama başvurmadan söyleyeyim, düpedüz ahmaklık bu; hem “onlar”ı homojen bir bütün sanıyor, hem de kavram üretimini bağnazca öznelci bir sürece indirgiyor.

İman beyanım ve tutarlılık çağrımdır

Ne zaman bu konuları konuşsak, hemen bizden bir “iman beyanı” isteniyor: “Önce kadına karşı şiddete karşı durun!”

Bu “kadına karşı şiddet” de başka bir ahmakça terim, bir boş gösteren. O kadar belirlenimsiz ki, bir kadının kocasından gördüğü işkenceyi de, mesela bütün “Filistinlilerin evlerini yıkın, yalnızca çocuklarını değil annelerini de öldürün” diyen İsrail milletvekili Ayalet Şaked’e karşı uygulanmasını çoğumuzun arzu ettiği tepkiyi de aynı kefeye koyabiliyor. Daha çok ev içi şiddet ya da “namus” cinayetlerini belirtmek için kullanılıyor bu aşırı genel laf.

“İman beyanı” talebinin kendisi bana uzaktan devletin itirafçılık politikasını hatırlatıyor da, yine de kendi duruşumu net ve vurgulu bir şekilde söyleyeyim: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

İman beyanı: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

Yalnız mağdurların bir kısmının sistemli olarak gadre meyletmesinin, mazlumların bazı durumlarda zulmün dolaysız aracı olmasının -mesela Kürdistan’da koruculuk örneğinde- çok aşina olduğumuz bir olgu olduğunu da unutmayalım. Hakeza, yoksul mahallelerde bu “sektör”ün içindeki kişilerin oralardaki işkenceci polis ağıyla çok yakın ilişkiler içinde olduğunu da. Hakeza pezevenklik işinde bir “mesleki kapalılık” olmadığını, yani kadınların da fuhuş aracısı / zorlayıcısı olabileceğini de. [Daha sonra Sarıgazi Halk Cephesi tarafından yapılan açıklamada dövülen iki kadının da daha çocuk yaşta kadınları pazarlayan iki köle tüccarı olduğunu açıklandı.]

Ne yazık ki, yoksul mahallelerde uyuşturucu ve fuhşa karşı verilen mücadele sosyal medya başta muhalif medyada fazla tartışılmıyor. Fahişelerin mutlaka kendi beyanına itibar edilmesi gerektiği konusunda başımızın etini yiyen çakma (ama lafzı itibariyle doğru) duyarlılık, “bir de bu yoksul mahallelerde yaşayanların, ama bizim kadar sosyal medya kullanamayanların beyanlarına bakalım” demiyor. Milyonların şehidi saydığı Hasan Ferit Gedik’in bu çetelerden biri tarafından öldürüldüğü mahallelerde, insanlar neyle karşı karşıya, her gün ne yaşıyor, pek kafasına takmıyor. Orada her gün çocuklar narko-çetelerce zehirlenir, kadınlar fuhşa zorlanırken bırakalım desteğe gitmeyi, 100 karakterlik tweet’i esirgeyenler, ne zaman “Fuhuş yapanları cezalandırdık, torbacıları dövdük” (örneğin şurada) diye bir haber okusalar, bir devrimci hareketin nasıl hiç devrimci olmadığını “kanıtlamak” için makaleler döşeniyor.

Hasan Ferit gibi insanlarımızın kurşuna dizildiği mahallelerde uyuşturucu ve fuhuş çetelerine karşı mücadelenin hiçbir şekilde parçası olmamış insanların, bu türden itirazları

  1. ikiyüzlülüktür,
  2. ciddiye alınmayı hak edecek bir tutarlılığa sahip değillerdir,
  3. devrimciliğe karşı gizil bir düşmanlığın bilinçli ya da bilinçsiz ifadesidir; ve tüm bu nedenlerle
  4. fahişelere gösterdikleri dostluk da göstermeliktir.

Sen sistematik olarak zorla fuhşa sürüklenen kadınlar için hiçbir şey yapma, sonra “Vay onları dövüyorlar” diye ortalığı tweet’e boğ. Kim ciddiye alır seni? Gerçekten o konuda bir şeyler yap, o mahalledeki insanların yaşadığı sorunun sahiciliğini hisset, ondan sonra konuşursan belki bir anlamı olur.

Ama sen Ferit’in kanı akan Gülsuyu’nu 68 Hippilerinin yaşadığı bir komün zannedersen; Sarıgazi’de, Okmeydanı’nda fuhuş yapan kadınları Amsterdam’ın Red Light Caddesi’ndeki sigortalı çalışanlar zannedersen; ilkokul çocuklarını uyuşturucuya alıştırmaya çalışan, adam kaçırıp işkence eden, sokakta adam kurşunlayanları Breaking Bad’deki kimya öğretmeni zannedersen, kim takar seni 129 Twitter takipçinden ve senin gibi devrimcilere laf sokma kaygısı taşıyanlardan başka?

Elbette devrimciler eleştirilebilir, eleştirilmelidir de, daha doğruya ancak eleştiri yoluyla erişilir. Ama Cephe’nin kadın düşmanlığı üzerine tweet’ler döktürenlere sorun: mesela şubat ayında Gülsuyu’nda, daha geçen ay 1 Mayıs’ta,  daha 20 gün önce yine Gülsuyu’nda Ferit’in vurulduğu yerde çeteler saldırdığında ne yaptı, ne dedi, nasıl bir tepki koydu? Bir yanlışı eleştirmek için bir başka yanlış karşısında mutlaka da bir şey söylemiş olmak kategorik bir ön şart olarak sürülemez de, her gün çetelerle kan dökerek savaşan mahallelerin insanlarına ve devrimcilerine saldırı üstüne saldırı yaparken, neden o kişilerin karşısındaki polis destekli faşist çetelere hiç laf edilmez? Hep mi gözden kaçar? İş bir devrimci yapıya saldırmaya gelince neden bu kadar hızlısın arkadaş?

“Devrimci ahlak nedir bilmeden bütün ahlakları fuck you”

Şimdi bir de devrimci ahlak düşmanlığı modası çıktı. Ortalığı -olasılıkla caps’lerden edinilmiş bir Nietzschecilikle- “köle ahlakı”na saldıran kahraman anti-etikçiler sardı. Aslında tam olarak neye kızdıklarını kendileri de bilmiyor. Salağın biri duvara “Bu orgazm devrimci ahlakçılara gelsin” yazıyor mesela, espri duygularını ispatlamak için bunu paylaşıp duranlar da devrimcilerin kadın erkek demeden herkese bekâret kemeri giydireceğini ima ediyor. Zira herkesin bildiği gibi, devrimciler mitoz bölünmeyle çoğalır, seks onlara gelmez.

Bertolt Brecht, kendisinin en çok önemsediği oyunu olan Önlem’de (Die Massnahme), Lenin’in bir devrimci ahlak tarifini temel alır: “Ahlakımızı proleter sınıf mücadelesinin çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyoruz.” Lenin’in ‘Genç Yoldaşa Mektup’ adıyla da bilinen ‘Gençlik Birliğinin Görevleri’ metnindeki pasajın bütünü şu:

Diyoruz ki, bizim ahlakımız bütünüyle proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabidir. Ahlakımız proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarından kaynaklanır. (…) İnsan dışı ve sınıf dışı kavramları temel alan her türlü ahlakı reddediyoruz. Bunun işçilerin ve köylülerin toprak sahipleri ve kapitalistlerin çıkarına olarak aldatılması, dolandırılması ve onlarla alay edilmesi olduğunu söylüyoruz. (…) “…komünistler için ahlak, katı bir disiplin ve kitlelerin sömürücülere karşı yürüttüğü bilinçli kavgadır” (Collected Works, cilt: 31, s.291-294).

Devrimci ahlak diye sevmeyip durduğunuz şey bu arkadaşlar. En genel anlamlarında birbiriyle ilişkilendirilebilecek ahlak ve etik, bu dünyada neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair tutumlarımızla ilgili şeylerdir. Devrimciler, doğruyu ve yanlışı, Lenin’in tarif ettiği gibi, sınıf mücadelesine etki ve katkı durumuna göre saptarlar.

Devrimci ahlak, bacak arasıyla ilgili bir şey değil “proleter sınıf mücadelesinin çıkarları”na göre eylemektir.

Siz devrimci ahlakı bacaklarımızın birleşme noktasıyla ilgili bir şey sanıyorsunuz, zira düzenin namus ve ahlak anlayışı bu kavramları böyle kullanıyor. Bu kavram kirliliği içinde, siz o düzen içi ahlak/namus kavrayışına karşı olduğunuz halde, “Yahu ahlak bu demek değil ki, ben devrimcilere niye kızıyorum?” gibi basit bir soruyu kendinize sormuyorsunuz. Ha evet, fuhşa, uyuşturucuya karşı mücadele devrimci ahlakla ilgili bir şeydir, ama sandığınız yerden değil. Polis, bir mahallede, Dersim gibi bir muhalif kentte, Kürdistan’ın daha az politikleşmiş ama politikleşmeye doğru giden kasabalarında vb. uyuşturucuyu ve fuhşu, insanlar ne halt ederlerse etsinler de devrimcilerden uzak dursunlar diye destekler. Gençlerin bir kısmının narkotik madde bağımlısı olması, bir kısmının bedenini haz nesnesi kılması, bir kısmının da onlara müşteri olması, sınıf mücadelesinde halkın aleyhine bir haldir. Devrimciler de o yüzden bunlara karşı çıkıyor.

“Solcuyum ve kadın bedeninin metalaştırılmasını savunuyorum”

Şimdi başlıktaki soruya geri dönebiliriz: Neden bazı solcular kadınların kendi bedenlerini metalaştırmasını onurlu, anlamlı ve/veya gerekli bir iş olarak görür?

ABD verilerine göre (bizde daha kötü olmalı) fuhuş sektörüne giriş yaş ortalaması 12-14, fahişelerin çoğu bu işi ağır mecburiyet koşullarında yapıyor ve kurtulmak istiyor. Gönüllü yapanlar yalnızca azınlık.

Burada fuhşun devlet tarafından düzenlenen ve izin verilen bir meslek olması, pezevenklerden arındırılarak sürdürülmesi gerektiği yönündeki liberal argümanların bütününü ele almayacağım. Sadece şunu bilelim: Fuhuş sektöründekilerin %90’ından fazlası bu işi mecburiyetten yaptıklarını, temel kaynakları olmadığı için sektörde kaldıklarını söylüyorlar. ABD’de fuhuş [sektörüne] giriş yaş ortalaması 12-14 (ben burada şu kaynağı kullandım ama başka araştırmalar da benzer sonuçlar üretiyor. Bu konuda İsveç’ten bir otonomcu kadın yazarla yapılan Fuhuş Normal Bir Meslek Değil başlıklı röportaj, Türkçedeki paralel bir kaynak.[3. Bu son cümle ve kaynak,  yazının 20 Temmuz’daki yayımlanmasından sonra eklendi. Yazıya dikkatimi çeken Şervan Hameran‘a ve metni yayıma da koymuş olan güneşli pazartesiler‘e teşekkürler. Metindeki köşeli parantez içindeki kısımlar da ilk yayımlanma tarihinden sonra eklendi ya da düzeltildi]) Yani fahişeliği bir iş olarak görenler, bilmeden, çocuklar dahil birçok kadının fuhşa zorlanması gibi aşağılık bir kölelik halini onaylıyorlar. Elbette pedofiliyi ya da köleliği desteklemek için değil; dünyayı savaşa, açlığa, orospuluğa boğan kapitalizmin ideolojisi liberalizme karşı saksıyı çalıştırmadıkları için. Ama sonuç değişiyor mu, değişmiyor.[4. Eren Buğlalılar, Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası yazısında bu tartışmayı ilerletiyor ve verilerle destekliyor.]

Bu, “Fahişelik de bir iş, bir meslektir, yapılmasında mahzur yoktur” diyenlerimiz içindi. Bir de “Tamam, fuhşa karşı mücadele edilmeli ama fahişeleri döverek değil,” diyenler var. Bunlar [başka siyasi gruplar] fuhuş evlerini basınca, torbacıları ya da hırsızları dövünce … pek laf etmek istemeyen, ama söz konusu olan sevmedikleri bir hareket olunca hassas vatandaş kesilenlerimiz arasından çıkıyor.

İman beyanımı yukarıda yapmıştım. Ama şunu da söylemiştim: Gördüğüne inanma.

Git o mahallede insanlar neler yaşıyor, nelerle karşı karşıya anla. Silahı al çetelerle savaş, diyen yok, ama savaşanlarla bir konuş;  twitter hesapları yok, kendilerini sana yeterince anlatmadılar diye hemen küfre sarılma. O fahişelerle de konuş. Yalnızca dayak yediklerinde uzaktan destek olma, kim onları zorluyor, nasıl bu duruma düşmüşler, öğren. Bak devrimciler diyor ki, “Onlara iş bulduk, defalarca uyardık, ama hem bu işi hem de polisle işbirliği yaparak sürdürüyorlar”, bak bakayım doğru mu? Biraz İngilizcen vardır, EZLN’ye de bayılırsın, [Sarıgazi] biraz varoş kalabilir çünküm, Chiapas’ta Meksika polisi fuhşu nasıl destekliyor bir oku mesela. Filistin halkı kan içinde yüzerken bunları yazmak zül geliyor, yazdırma.

Anlamaya çalış dostum anlamaya çalış. Sen devrimcilere küfredersin, ama başın gerçekten sıkıştığında yanında yine onları bulacaksın, aradan geçen 44 yılda ayaklarına konvers çekip liberal olmuş çiçek çocukları değil.

★ @prometeatro | @yazilama

Dip/notlar

Görsel: Esir (The Captive), Jan Baptist Huysmans (1826-1906)

[Güncellemeler: Yazı ilk yayımlanışından sonra imlası bakımından düzeltildi. Köşeli parantez içinde bazı eklemeler yapıldı. Dipnotlar, özellikle yeni kaynaklar eklenerek güncellendi. Spot metin düzenlendi. – 02.08.2014]

TKP Kongrelerine hariçten gazel (Yazılama Blog)

TKP Eylem

 Bu yazının niyeti bir TKP analizi yapmak değil, ama Atılım Kongresi ve 12. Kongre’nin birbirine karşıt konumlarda hissettikleri aynı ihtiyaca, işçi sınıfı dışındaki halk kesimlerini partiyle organik biçimde örgütleme ihtiyacına yönelik Çayanist kuramsal yanıtın çerçevesini çizmek.  Tayyip Erdoğan dinlemeyip Mahir Çayan okumak her zamankinden daha elzem.

 


Yazılama Blog*, 13 Temmuz 2014 

 

“TKP”, çizgisini beğenelim beğenmeyelim, bu ülkenin sosyalist hareketinin bir parçası. Benim de çeşitli politikalarına itirazım var (örneğin şurada ve şurada bu itirazların bazılarını belirtmiştim). Ancak, özellikle Kürt hareketinin etki alanındaki birey ve grupların “Onlar artık bizden sayılmaz” babındaki erken gözden çıkarmalarına hiç meyletmedim.

Bu sosyalist grup, Aydemir Güler’in abartısının aksine “Haziran’ın en önemli siyasi aktörü” değilse de Gezi Ayaklanmaları’nı yürekten ve bilekten sahiplenen çevrelerden biridir. TKP’nin “Boyun Eğme” pankartlarından parti imzasını çekerek sloganı kitlelere mal etmesi taktiğinin yerindeliği Sanki Devrim’de de vurgulandı (s. 43). 80’in öncesi ve sonrasında solun en küçük dergi çevrelerinden biriyken bugün önemli bir muhalefet odağı haline gelmiş olmalarıysa siyasi takdiri hak ediyor.

Beri yandan, “cumhuriyet” kavramına yaptıkları fazla tarihsel vurguyla Kemalizan; işçi sınıfı dışındaki emekçi halk kesimlerine yaptıkları negatif vurguyla Troçkizan; Türkiye Devrimci Hareketi’nin TKP, FKF gibi ortak ve geleneksel adlarına konma çabalarıyla oportünizan (bu yüzden parti adı, ilk kullanıldığı yerde tırnak içinde) tutumlara sahip olduğunu düşünüyorum.

Neyse, niyetim bir TKP analizi yapmak değil, 13 Temmuz 2014, Pazar günü gerçekleşen iki ayrı kongrede tezahür eden parti içi ayrılığa dair bir hariçten çerçeve sunmak (kongrelerden görünüşe göre daha büyük olanı Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’le anılan Atılım Kongresi; diğeri ise Metin Çulhaoğlu ve Erkan Baş’la anılan 12. Kongre).

Bu tür bir ayrılığın içindeki bütün dinamikleri, hele de dışarıda durarak kavramak mümkün değil (bu yüzden her tür eksik/yanlış anla(t)mam için peşinen özür dilerim). Ama görünüşe göre tartışmalar bireysel, siyasi/ideolojik ve örgütsel eksenler etrafında dönüyor.

  • İlk eksen parti içindeki çeşitli kişi ve grupların bir tarafta teorik, diğer tarafta idari bürokrasiler oluşturduğu iddialarını barındırıyor.
  • Siyasi/ideolojik tartışma, Gezi Ayaklanmaları’nın ve onun sınıfsal konumunun nasıl anlaşılması gerektiğine dair.
  • Örgütsel eksen ise Gezi sırasında ortaya çıkan bazı dinamiklerin (gençler, kadınlar, Kürtler vd. “sınıf dışı” kesimler) parti tarafından nasıl özümseneceğini tartışıyor.

İşte bu son iki eksen aslında Marksizm’in kadim meselelerinden olan, ama İkinci Paylaşım Savaşı sonrası her geçen on yıl daha da güncel hale gelen ittifaklar sorunu ve onun örgütsel karşılığı olan cephe perspektifine dair her iki kesimde de mevcut bir “bilinçli kuramsal yetersizlik” ile ilgili. Bu yetersizlik bilinçli, çünkü sorun cephe kuramını bilmemek değil, Leninist örgütlenmenin lafzına fazla sarılmaktan kaynaklanıyor. Bunun bir yetersizlik olduğunu ise, umuyorum, her iki “kanadın” açıklamaları gösterecek.

Kendilerinden dinleyelim: Halk, sınıf, devrim…

Konumuz parti ve onun işçi sınıfı dışındaki kesimleri içerebilme yeteneği. Kemal Okuyan Atılım Kongresi’nde diyor ki (karşılıkları vurgulamak için uzun bir alıntıyı göze alıyorum; bu ve aksi belirtilmedikçe bütün alıntılar Yön Haber’den):

Eğer Haziran’ı “dinamikler bileşkesi” okursanız büyük hatalar yaparsınız ve “Yeni devrimci dinamikler ortaya çıktı, TKP bunları içersin” demek durumunda kalırsınız. Hatalar özensizlikle başlar… “Gençlik, kadınlar ve işçi sınıfı Haziran’ın bileşkesi” derseniz hata yaparsınız. Biz sınıf partisiyiz! Emekçi kitleler, işçi sınıfı bir başka düzlemdedir, bunu söyledikten sonra gençler, kadınlar da vardır deriz. Ama biz Haziran’ı farklı vektörlerdeki toplumsal dinamiklerin toplamı olarak değerlendirirsek ve partinin bunları içselleştirmesi gerektiğini söylersek, parti komünist karakterini yitirir!

Öncü partinin işi, çoğulcu dinamikleri bünyeye almak değildir. Bunun yanında devrimiler zaten tek bir doğrultuda hareket eden kitlelerin eseri değildir, kaotiktir, karmaşıktır. Ancak işçi sınıfı partisi niye var, niye Leninizim var? O karmaşayı tekleştirmek için, programı, stratejisi uğrunda hegemonyasını kurmak için var. İşçi sınıfı partisi farklı doğrultuları içe almaz o yüzden “eğilimler olmaz” diyoruz.

Biz öncü parti olarak toplumun değişik kesimlerini, emekçi sınıfları Türkiye işçi sınıfını dönüştürerek partimize katmak zorundayız ama üye ama dost. Bu işlem basit değil dönüştürmek zorundasınız. TKP’nin ilk filtresi programıdır, kesintisiz bir ideolojik mücadele vermeli. Bu hafife alınıyor … Biz Türkiye’nin Marksist-Leninist partisiysek emekçi halkımızı saflarımıza katmak zorundayız, bunlar unutulduğu için tekrar etmek zorunda kalıyorum.

Leninist bir parti birliği ve tekliği öne çıkarır. Farklılıkların ortalamasını, değişik eğilimlerin sentezini ortaya çıkaran bir parti Leninist öncü parti olamaz. Farklı düşünceler olabilir ancak parti ideolojisi ve siyasi aklı, partiyi hep tekleştirmeye dönük çaba harcar. Çünkü Leninizm doğal bir şey değildir, işçi sınıfını, insanlığı kurtarmak için iradi müdahaledir. Eğer böyle olmazsa bu parti Leninist olmaz federatif bir parti olur, sınıf partisi olmaz.

Kemal Okuyan -belki bu bir konuşma metni olduğu için, ama belki böyle düşündüğü için- parti ve sınıf ilişkisini oldukça şematik resmediyor: Önce işçi sınıfı, sonra diğer kesimler. Parti bir toplumsal vektörler bileşkesi değil. Ona başka kesimlerden gelecek olanlar varsa, bunlar “komünistleşerek” gelecekler. Parti eğilimleri sentezlemeyecek, onları birleştirecek, tekleştirecek… Deyim yerinde değil ama hatırlamamak da mümkün değil: “Ne mozaiği, mermer!”

Buna karşılık  Metin Çulhaoğlu’nun 12. Kongre konuşmasındaki farklı halk kesimlerine dair bölüm, çubuğu daha ziyade bunları “mas etmeye”, -net bir şekilde belirtmiyor ama- muhtemelen parti içinde örgütlemeye doğru büküyor:

Haziran’da hepimizi gördük. Büyük bir gençlik ve kadın dinamiğiyle karşı karşıyayız. Bugünkü siyasi ideolojik kültürel yapılanmanın bu gençlik ve kadın dinamiğini mas etmesi mümkün değildir.

Bugünkü siyasal önderliğiyle AKP’ye oynayan Kürt siyasetine rağmen, Kürt halkı da önemli bir dinamik olarak varlığını koruyor.

Devrimci yükseliş için olanaklar var, o zaman bu olanakların hakkını nasıl bir partiyle verebiliriz?

“Steril kalacağım”, “Şu dinamiğe el atarsam sterilliğime helal gelir” yaklaşımıyla mümkün değil. Her siyasi dinamiğe cesaretle müdahale edeceğiz.

İşçi sınıfı dışı ezilen kesimlere dönük bu tavır farklılığı, Okuyan’ın “halk” derken siyasi bakımdan daha aşağı rütbeden bir kendilikten bahsetmesinde (“Haziran’ın bir devrim olmadığını defalarca söyledik aynı zamanda kendi içinde ‘devrimci dinamikleri’ de barındırmıyordu. Muhteşem bir halk hareketiydi, devrimci rotaya sahip olması gerekmez tarihsel olması için…”), Erkan Baş’ın ve Çulhaoğlu’nun konuşmalarında ise “halk”ın çok daha benimsenerek kullanılmasında da (örn. “Bu halk, ona hep beslediğimiz güveni boşa çıkarmadı. Emekçi halkın partisi olarak bizler eksik kaldık.”) kendini aşikâr ediyor.

Bir Çayanist’in dilemması

Geri kalan bütün ayrılık noktaları bir kenara bırakılmak kaydıyla, Mahir Çayan’ın halk ve cephe kuramının rahle-i tedrisatından geçmiş biri olarak bu iki duruş beni hangi tarafa yakın hissedeceğime dair bir kararsızlığa sevk etti.

Denecektir ki (ben olsam derdim), “Sana ne? Ve senin kime yakın hissettiğinden onlara ne?” Ben de diyeceğim ki “İlk taşı, bu ülkenin solunda herhangi bir örgütsel ayrılık olduğunda asla gizli ya da açık taraf tutmamış olanınız atsın.” Ayrıca bu bir blog yazısı, daha elle tutulur dilemmalar için bkz. Fraksiyon.Org; izin verirseniz ben kendiminkine döneceğim.

Çulhaoğlu’nun sözlerinde ifadesini bulan, emekçi halk kesimlerinin bütününü daha sahiplenici bir şekilde örgütlemeye yönelik olan tavır, Mahir’in devrim kavrayışına çok daha yakın. Bu tavra “devrimci demokrat” diye burun kıvıranlar vardır, muhtemelen TKP içindeki her iki taraf da bunlardandır. Biz hepsine gülüp geçebiliriz. Aslında mevzu bahis olan “devrimci demokratlık” değil, “demokratik devrimcilik”tir. Elbette herhangi bir TKP’li “demokratik devrim” arzusuna sahip olduğunu asla kabul etmeyecek, sosyalist devrim kuramında ısrar edecektir. Ama halka yapılan vurguda böyle bir arzuyu okumak için Freud olmaya gerek yok. Öyleyse 12. Kongre, doğru devrimci çizgiye daha fazla yaklaşmış gibi duruyor.

Ne var ki, Mahir Çayan iyi bir Leninist’ti. Ülkeyi dönüştürecek olanın demokratik halk devrimi olacağını ne kadar vurguladıysa bu devrimin öncü partisinin bir proletarya partisi olması gerektiğini de o kadar vurguladı. Dolayısıyla Atılım Kongresi’nde Okuyan’ın partinin birliğine, ideolojik “tek”liğine yaptığı vurgu yerindedir  (felsefeden çalıntı “monist” kavramı çerçevesinde idame ettirilen “tek”lik düşmanlığı bir postmodern reflekstir, bütün refleksler gibi düşünmeden yapılır, aldırmayın).

Cephe, diyalektiğine çağırıyor

Diyalektik bazen iki karşıt görüşün şu veya bu şekilde yan yana getirilmesinden, tartışan görüşlerin “ortayı bulması”ndan ibaret sanılır. “Diyalektik” teriminin düşünce tarihinde ilk olarak Sokrates’in yaptığı tartışmalar için kullanılması bu sanıya teorik bir temel de sağlar. Ama kat ettiği 2000 yıldan sonra bugün çok daha karmaşık bir “sentez” süreci için kullanıyoruz diyalektik düşünceyi.

Ama burada işler o kadar da karışık görünmüyor.

  • Okuyan, partinin ideolojik birliğine ve işçi sınıfı partisi olması gerektiğine yaptığı vurguda haklıdır.
  • Çulhaoğlu ise işçi sınıfı dışındaki halk kesimlerinin devrim örgütünce massedilmesi gerektiğine yaptığı vurguda haklıdır.

Mahir Çayan, dünya devrimci kuramına yukarıdaki iki gerekliliğe birden cevap verecek dahiyane bir örgütsel katkı yapmıştır. Parti ile kitleler arasında bir ilk ara yüz işlevi görecek olan Cephe. Sanki Devrim’den aktarıyorum:

Cepheleşme birçok farklı düzeyde gerçekleşebilir. Cephe başlı başına devrime yönelmiş partinin kitle ile arasındaki ara yüz olabildiği gibi, demokratik cephe, devrimci cephe, antifaşist cephe gibi siyasi yelpazenin belirli kesimlerini bir amaca yönelik olarak birleştiren formlar ortaya çıkabilir. Ama bu cepheleşme inisiyatiflerinin her biri “mücadelenin bütün potansiyel müttefiklerini kazanmaya yönelik olmalıdır” (Çayan, Bütün Yazılar, Boran Yay., s.162-3).

Mahir’in önderi olduğu THKP-C’nin adında geçen “C”, bu farklı türlerde cepheler içinde, partiyle doğrudan bağlantısı olan, partinin ideolojik ve örgütsel önderliğini kabul etmiş olan, ama ille de her konuda partiyle aynı düşünmek zorunda olmayan (yani ille de “komünist” olmayan) çeşitli halk kesimlerinden bireyleri -örneğin Avrupa’daki Faşizme Karşı Birleşik Cephe’lere kıyasla- çok daha sıkı bir biçimde örgütlemeyi hedefleyen bir örgütsel forma işaret eder.

Türkiye solunun çeşitli grupları -ve bu arada “Sol Cephe”siyle TKP- ne kadar “işçici” olurlarsa olsunlar böyle bir ihtiyacı gördükleri için adı cephe olan ya da olmayan çeşitli platformlar oluşturdular. Ama bunların hiçbiri Mahir’in Parti’ye bir kısa çizgi mesafede olan Cephe’sinin cevap verdiği ihtiyaca yönelik değil. Kendi kadroları olan göreli özerk bir yapıdan ziyade, bir siyasi hareketi destekleyen çeşitli kitle örgütleri ve bireylerin bir platformu niteliğini haizler. Böylesi yapılar da son derece gerekli elbette, ama bugün TKP’nin iki kanadının ikisinin de farklı yönlerden ama ayrı ayrı hissettikleri örgütsel ihtiyaca cevap vermiyorlar. Devrimin örgütünün partiyle birlikte bir cepheye duyduğu ihtiyaç Kesintisiz Devrim II-III’ten 42 yıl sonra her yerde, solun her kesiminde kendini hissettiriyor ve hissettirecek gibi de duruyor. ★ @prometeatro

* edit: 15.07.2014

Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi”

Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca “kuramsal olgunluk” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız. Yine de o bayrağın inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi? Çözüm bu değil.

 


Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014 

 

Uluslararası bir teknik toplantıdayız. Ukraynalı mühendis, Kızıl Ordu üniformasını çekmiş gelmiş. Asker ceketinin önünü açınca tişört olarak kıpkırmızı-bembeyaz bir Türk bayrağı giydiği görülüyor (Bayrak Kanunu’nun kanun koyucuya zevk veren bir ihlali). Bu da bizi tabii son günlerin tartışması Diyarbakır’da indirilen bayrağa getiriyor.

Ben, Ukraynalıya, bir yandan bu meseleyi, diğer yandan on yıllardır halklarına faşizmi yaşatan bir devletin bayrağını yüceltmekle sosyalist hislerin pek uyumlu olmadığını açıklamaya çalışırken Türklerden biri söze giriyor: “Çok ağırımıza gitti abi,” diyor, “bayrağın inmesi çok ağırımıza gitti.

Ağırına gitmek politik bir kategori değildir, onunla tartışamazsınız. Tek yapabileceğiniz, onu onaylamasanız bile, anlamaya çalışmaktır. Marx ve Engels’in yaptığı da buydu aslında: onaylamadıklarını anlamaya çalışmak. İnsanların kendileri hakkındaki yanlış kavrayışlarına karşı yürütülen mücadelenin asıl olarak o fikirlerin maddi temeline, yani yaşam koşullarına karşı olması gerektiğini açıklarken “Gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını” vurguluyorlardı: “‘Kurtuluş’, zihinsel değil, tarihsel bir iştir” (Alman İdeolojisi).

Marksist literatür dine, milliyetçiliğe, “sömürüyor ama iş veriyor”a, “çalıyor ama çalışıyor”a, velhasıl kendi yaşantımızın türlü yanları hakkında türlü yanlış fikirlerimize karşı hep bunu akılda tutarak mücadele verir. “Din halkın afyonudur”un hemen yanına “ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir”i ekler.

Yine de söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca bu “kuramsal olgunluğu” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız.

Bir bayrak uğruna ne kadar çok alçaklık

Bir hapishane sürgününü hatırlıyorum. Girişte Türk bayrağını öyle asmışlar ki, bir gardiyan ve asker güruhunun toplandığı arama noktasından başımızı eğip geçmek zorundayız. Eğmezsek bayrağa çarpacağız, bunu işaret kabul eden güruh da bize saldıracak. Bu güruh kuşak kuşak mahkûm çocuklara tecavüz ve işkence etmekle ünlü, Yılmaz Güney’in Duvar’ına bile konu olmuş bir gelenekten geliyor. Aslında bizden istedikleri bayrak önünde değil işkence ve onursuzluk önünde boyun eğmemiz.

Eğmiyoruz. İnadına dik bir şekilde geçiyoruz, işkence tayınımızı alıyoruz. Hepimiz yara bere içindeyiz, bir yoldaşımızın çenesi kırılmış, bir ay sıvıyla beslenmek zorunda kalacak. Olsun. Biz size boyun eğmedik, bu da sizin içinize dert olsun.

Ama en çok da bayraklarını samimiyetle seven Türklerin içine dert olsun. Uğruna ölmeyi telaffuz ettikleri bayrak, işte bu aşağılık kümenin çıkarlarına rezilce alet ediliyor.

Yine de onun inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi?

Kürt hareketi başta olmak üzere kimsenin böyle bir niyeti yok. Bu ülkede iki ulus, birçok milliyet ve mezhep, ama iş egemenlerin karşısına çıkmaya geldiğinde, tek bir halk olarak yaşıyoruz ve yaşayacağız gibi de görünüyor. Öyleyse şu “kutsallıklar” meselesini biraz daha düşünmeliyiz.

Toplumsal simya: Kutsallaştırma

Çağdaş antropologlar, kutsal olandan çok kutsallaştırma süreçlerinden bahseder. Bir “toplumsal simya”, sıradan olan bazı şeyleri (mesela bir parça kumaşı bayrak olarak, bir taş binayı mabet olarak, bir heykeli ulu önder olarak) “kutsal” kılar. Marcel Maus, Bourdieu’nün “kutsallaştırma döngüsü” dediği bu simyanın ritüellerle işlediğini söylüyordu. Materyalist bir göz için kutsal hiçbir şey olmayacağına göre, onun bakması gereken asıl olarak bu kutsallaşma, kutsallaştırma süreçleridir.

Çünkü bir şekilde kutsallaş(tırıl)mış değerlerle (din, bayrak, ulu önder vs.) onları aşağılayarak, alaya alarak, çürüterek başa çıkamazsınız. Bunu yapmaya kalkarsanız, söz konusu değeri kutsal bulduğu halde sizi düşman görmeyebilecek olanları incitirsiniz. Sevinç Koçak’ın dediği gibiBirlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu söylenen günler, en çok ayrıştırıldığımız günler olur.” Bu da yalnızca sizin, bu kutsallaştırma sürecinden zaten hep nemalanan düşmanınızın işine yarar, çünkü artık daha çok bölünmüş, birbirinizden daha fazla uzaklaşmışsınızdır, onunsa ömrü uzamıştır.

Lenin’in din için söylediği milliyetçilik için de geçerlidir, sorun mevcut sisteme, yani yanlış fikirlerin “kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi” öğrenmektir, yoksa “hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini [bu bağlamda “bayrağı” diye de okuyabiliriz] söküp atamaz.”

Çok daha kişisel bir mesele olan dinle egemen ulus devletin hemen el altındaki silahı milliyetçilik arasında tabii ki her bakımdan bir paralellik gözetemeyiz. Benzetme, bunların ezilen halk kesimlerinin yanlış bir biçimde kutsallaştırdığı şeyler olması, bir kez kutsallaştırıldıktan sonra da ezilenler arasında bir “nifak tohumu” işlevi görmesiyle sınırlıdır. Yoksa dinden farklı olarak milliyetçiliğe karşı ideolojik mücadelenin kenarlarını çok daha keskin yontmalıyız.

Bu ülkenin siyasal tarihi, bayrak indirmelerin, bayrak dikmelerin, bayrak asmaların o çok bayatlamış ama hâlâ çok “besleyici” silsilesiyle de örülüdür. Bu tür provokasyonlar ve/veya fevrilikler, halklarımızın bazı kesimlerinin öfke telini titretiyorsa, her yanlış bilinç gibi milliyetçi bilincin de bir maddi temeli olmasıdır. Yanlış fikirler gerçek ihtiyaçlardan doğar. Kalpsiz bir dünyada yaşadığımız için afyona ihtiyaç duyarız.

Bayrak meselesinin her seferinde bir duyarlılık ortaya çıkarabilmesi, yaşadığımız toprağın ulusal onurunun çok fazla çiğnenmiş olmasından. Yıllardır Avrupa’nın ortaklaşa pazarı, ABD’nin iri uçak gemisi, İsrail’in hırçın yancısı olarak çok fazla millilik lafı eden, ama son deresinin son su damlasına, son askerinin son cep düğmesine kadar emperyalist hegemonyanın manyetik alanından milim sapamayan bir devletin bazı yurttaşları; fecaat bir başarısızlıkla parçalanmış bir imparatorluğun çoktan ölmüş tiranlarının kötü yazılmış senaryolarını nasıl “padişahım çok yaşa”diye bağrına basıyorsa; zerre istiklâli kalmamış ülkelerinin marşını öyle coşkuyla söylüyor, emperyalistlerin dümen suyunda yüzen bir halklar hapishanesinin gardiyan üniformasını bayrak sanıp gönderde görmek istiyor.

İlle de şafaklar gibi dalgalanacaksa ey nazlı hilal, bayrağını pek sevenler için bir gönder önerim var. Açık adres: İncirlik Hava Üssü, Adana.

 


Yıldırım, Barış. «Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi.”» Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014.

Diğer yayım yerleri: Evrensel Pazar, Fraksiyon


Evrensel gazetesi Pazar ekinde yayımlanan bu yazı, Fraksiyon ve Yazılama için web’de yayımlanmak üzere düzenlendi, altbaşlıklar eklendi.

Yasımız İsyan, Soma!

Barış Yıldırım
Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten. Yas değil, isyan vakti! Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!

 


Fraksiyon.Org, 14 Mayıs 2014 

Nefesimiz kesiliyor. Sözün gerçek anlamında…

Bir kavun deposunda boylu boyunca yatan ölülerimiz, bir kamyonun kasasında istiflenmiş tabutlarımız, bir sedyeyi kirleten ayaklarımız…

Takım elbiseleriyle onlar, polis ve jandarma kordonunun korumasında, muhtemelen rüşvet gelmiş takım elbiselerini bile kirletmeye kıyamadan…

*

Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Emin olabiliriz, kömürlere ayakkabı kutuları, pahalı saatler eşlik etmiş. Soma’daki emniyet önlemleri için yapılan başvuruyu AKP’nin can havliyle reddetmesi de bu yüzden.

Böylece %90′ı taşeron, bir kısmı çocuk olmak üzere yüz-ler-ce işçi, çoğu karbonmonoksit zehirlenmesinden olmak üzere, “tatlı tatlı” ölmüş.

Başbakan üzülmüş. Nasıl üzülmesin, bir ayakkabı kutusu madeni çöktü.

*

"Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize Cenaze marşınızı okumaktalar size"*

Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni
Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler
Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize
Cenaze marşınızı okumaktalar size“ *

Dünyadaki en büyük maden “kaza”sı ve dünyanın ikinci en büyük sanayi katliamı, devrim öncesi Çin’de 1942′de gerçekleşti. Bu kazada Benxhiu Kömür Madeni’nde 1549 işçi hayatını kaybetti. O sırada Çin’i işgal altında tutan Japon emperyalizmi çekildikten sonra işçiler madene el koydu. Ölenlerin 31’i Japon, gerisi Çinliydi ve Japonlar ilk ölü sayısını 34 olarak bildirdi. Sadece kendi ölülerini saymış olmalılar! Alçaklığın evrensel tarihi bunu da yazmalı.

Üstelik yalnızca evrensel değil sürekli bir alçaklık bu: Manisa Belediye Başkanı, Soma’da en az 157 işçinin öldüğünü açıkladıktan saatler sonra bile “ulusal” TV kanallarının birçoğu ölülerimizin sayısını 17 diye bildiriyordu… Çin’deki kazayla ilgili ilk gazete haberleri yalnızca 40 sözcüktü ve Japonlar, madencilerin yakınları gelmesin diye bölgeyi elektrikli tellerle çevrelemişti; Soma’ya TOMA’lar, jandarmalar gönderildi… Japonlar madeni tamamen boşaltmadan mühürledi, savaş sonrası Sovyetler olayı soruşturduğunda, ölümlerin çoğunun karbon monoksitten olduğu anlaşıldı… (Kaynaklar: [1], [2]) [Bu yazı yayımlandıktan sonra Başbakan bu olaydan bahsederek  “Bunlar olağan şeylerdir” dedi. Japon emperyalizminin Çin’de yaptığı açık bir katliamı örnek göstermesi suçunu ikrar değilse nedir?]

*

soma

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…“ *

Soma’da hangi ihmallerin kaç yüz kişiyi öldürdüğünü elbet öğreneceğiz. Kayıplarımız için 600′lü rakamlar telaffuz edilmeye başladı bile. Görünen o ki, 50 yılın en büyük kitlesel işçi katliamıyla karşı karşıyayız.

Diri diri yakılan, boğulan, gömülen yüzlerce işçi…

Şimdi “ulusal yas”tan bahsediyorlar. Kendilerini korumak, eylemleri engellemek için bu kararı almak zorunda kaldıkları aşikar. Zaten Soma protestolarına saldırarak cinayeti üstlendiler.

Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten.

Yas değil, isyan vakti!

Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!


Yıldırım, Barış. «Yasımız İsyan, Soma!» Fraksiyon. 14 Mayıs 2014. http://fraksiyon.org/yasimiz-isyan-soma/

* Yazilama‘daki yazılar çoğunlukla yazar tarafından ilk yazıldığı şekliyle yer alıyor ve web’de okunmak üzere düzenleniyor. Dolayısıyla burada gördüğünüz metinler, referansı verilen kaynaktan küçük farklılıklar gösterebilir. Referans vermek isteniyorsa ya orijinaline başvurulması ya da kaynak olarak Yazılama’nın gösterilmesi önerilir.

“Toplumsal Hareketler” Sempozyumu Sunumu: Gezi’nin Devrim Dersleri

27 Mart 2014 günü Afyon’da Sosyal Bilimler Dergileri Platformu‘nun III. Etkinliği’ndeydik. Toplantının başlığı ‘Toplumsal Hareketler‘di (toplantı programı en altta).

İlk günün sabah programına yetişemedim. Öğleden sonra Onur Uca ile benim oturumumuz vardı. Oturum başkanımız (Burcu) Aydoğdu‘ydu (evet, soyadı değil adı parantez içinde, zira kabul etmeliyiz ki daha havalı).

İlk sunumu Onur yaptı, başlığı ‘Bedeninden Ayrılan Genel Zeka’ydı. Benim de Gezi çalışmamda (Sanki Devrim) kolektif zeka (oğul zekası, crowd-sourcing vb. ilişkili kavramlarla birlikte) önemli bir alt başlık, bu yüzden iyi bir açış oldu.

Tiyatro, Tarih, Gezi

Ben, Dünya Tiyatrolar Günü‘nü kutlayarak başladım. Aristoteles’in Poetika’sında tragedyanın “büyük insanların büyük hareketleri“ni anlattığı söyleniyordu. Victor Hugo’nun Hernani‘si bir “haydut”u başkahraman seçmesiyle akademinin saldırılarına maruz kalmış olsa da, Hugo gibi büyük bir halkçı bile, kahramanının “meğer soylu bir geçmişten geldiğini” söylemek zorunda kalmıştı.

Belli ki “büyük insanların büyük hareketleri” önyargısı yalnızca tiyatroyu etkilemedi, tarih disiplininin bunu daha bile ciddiye aldığı söylenebilir. Bize tarihin bir takım büyük insanların aldığı büyük kararlardan oluştuğu söylendi. Oysa “Tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir” diyen Marx, tarihin tam da “küçük” insanların “büyük” hareketleri olduğunu söylemiş oluyordu.

8 şehidinin 8’ininin de alt ve orta-alt sınıf ailelerden gelen Gezi’nin “orta sınıf”, “beyaz yakalı” bir hareket olduğunu söyleyenler aslında pre-Marx bir önyargının komik denecek kadar güçlü bir etkisi altındalar. Halk sınıflarının ve özellikle de yoksulların, tarihi yapan asıl özne olduğunu kabul etmekte zorlanıyorlar.

Sunum Dosyası: Gezi’nin Devrim Dersleri

Sunumda bu bağlantıdan yola çıkarak Gezi’nin Halk dediğimiz özne için 7 “Devrim Dersi”nin ne olduğunu ele aldım. Dinleyen arkadaşlara söz verdiğim üzere sunumun PDF versiyonunu yanda paylaşıyorum. Prezi formatında hazırlanan sunum PDF’de fazla şık durmuyor ama isteyen arkadaşa ayrıca sunum yaparım.

Sunum sırasında dostluklarını ve misafirperverliklerini gördüğümüz Fadime (Fadik), İhsan (Koluaçık), Fatma Gül ve diğer tüm arkadaşlara sevgi selam olsun.

Sunumun ardından piyano başında Ciao Bella’dan Xecê’ye şarkılar söyledik, bazı kareler:

Bizim sunumun ardından şarkılar da söyledik
Onur, ben ve Aydoğdu
Afyon3
Afyon4
Sinema Sunumu
Sinema Sunumu

Afyon-Sempozyum-Program

 

 

 

Filed under: Duyuru, Konferanslar