Syriza’nın zaferine ilk notlar

Bunlar Syriza’ya dair ilk notlarım, burada dursun. Ama solumuzun Laclau’cu çamura bulanmışlığı daha çok analiz götürür. Continue reading “Syriza’nın zaferine ilk notlar”

Reklamlar

Peter Thomas’la Gramsci Üzerine: “Gerçek Marksist kuram devrimci politikayla iç içedir.”

Yaşayan en önemli Gramsci uzmanlarından Historical Materialism dergisi yayın kurulunda da bulunan Avustralya asıllı Marksist araştırmacı Peter D. Thomas, Aralık ayında Türkiye’deydi. 7-8 Aralık’ta “Dil, Madunluk ve Din” başlığı ile Felsefe ve Sosyal Araştırmalar Topluluğu Derneği (Fesatoder) tarafından düzenlenen II. Uluslararası Gramsci Konferansı’na katılan Thomas, 10 Aralık’ta Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ndeydi.

2011′de Uluslararası Giuseppe Sormoni Büyük Ödülü’nü alan ve Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Gramsci Çağı: Felsefe Hegemonya Marksizm (The Gramscian Moment: Philosophy, Hegemony and Marxism) kitabı çerçevesinde düzenlenen ‘Gramsci Çağı: Dün, Bugün, Yarın’ konferansı için Siyasal’a gelen Peter Thomas’ı dolu bir salon bekliyordu. İbrahim Yıldız’ın editörlüğüyle İlker Akçay ve Ekrem Ekici tarafından çevrilen kitap (Thomas’la kişisel arkadaşlıkları da olan) Toni Negri’ye göre özellikle Gramsci’nin düşüncelerini İtalya’nın ötesine, İngilizce üzerinden tüm dünyaya taşıması bakımından önem taşıyor.

Gerçekten de Gramsci’nin 2000 sayfaya varan Hapishane Defterleri (Quaderni del carcere) 1960’lardan bu yana hem İngilizce konuşan dünyada hem de Türkiye’de büyük ölçüde irili ufaklı seçmelerle biliniyor. (İngilizce tam metin ancak 2007’de Columbia Üniversitesi tarafından basıldı. Türkçe’de de metin Kalkedon Yayınları tarafından üç cilt halinde sunuldu.) Gramsci üzerine yapılan incelemelerin bir çoğu da tam metni değil bu seçme metinleri temel alıyor. Buna, Peter Thomas’ın kitabına eksen olarak seçtiği Althusser’in Gramsci eleştirisi ve Perry Anderson’ın ünlü ‘Antony Gramsci’nin Çatışkıları’ makalesi de dahil.

Negri’ye göre Gramsci Çağı’nda Althusser ile Gramsci arasındaki benzerliğin reddedilerek farklılıkların vurgulanması, “Öyle ise böyle bir karşılaştırmaya ne gerek var?” sorusunu ortaya çıkarıyor. Gerçekten de Peter Thomas “Gramsci’nin ideoloji kavramı[nın] … Althusser’in ‘kuramsalcı olmayan’ [non-theoreticist] ideoloji düşüncesinin ‘öncüsü’ oldu[ğunu]” ve DİA’lar kuramının Gramsci hattının sürdürdüğünü söylese de “Althusser’in gözden geçirilmiş kavramıyla Gramsci’nin ‘bütüncül’ üstyapılar/ideolojiler nosyonu arasında yine de önemli farklılıklar” olduğunu ileri sürüyor:

“Althusser ‘genel olarak ideoloji’nin ve ideolojik olanın tarih-üstü kategoriler olduğunda ısrar ederken, Gramsci bu terimleri çoğullaştırarak hegemonik mücadele terimlerine dönüştürüyor ve kolektif anlamların ve değerlerin çekişmesi yoluyla birleşik toplumsal organların meydana getirilmesini öneriyordu.” (s.155-156 italik olan yerlerde aslıyla farklı bir anlama gelebilecek olan çeviriyi düzelterek veriyorum)

Oysa bana  Althusser sandığından çok daha fazla Hegelci olduğu gibi çok daha fazla Gramscici gibi geliyor. Peter Thomas bu itirazıma (17 Aralık 2012 tarihli bir sosyal medya yazışmasında) Althusser’in kendi kabul ettiğinden çok daha Gramscisi olduğuna katılmakla birlikte şöyle cevap verdi:

“Bir taslak olan DİA’lar metninde genel olarak ideolojiyle tikel ideolojiler arasındaki ilişki konusunda söylediğine de katılıyorum. Ama yine de kavramsal olarak sorunun devam ettiğini düşünüyorum: Althusser, genel olarak ideolojiden türeyen tikel ideolojileri kavramak için genelleyici [generic] bir ideoloji teorisi gereksiniyor. Oysa Gramsci ideolojiyi daha başından itibaren çoğullaştırıyor, bu da onun tikel ideolojilerin çok farklı yapısını ve işlevini anlamasını sağlıyor. Althusser’in daha sonraki bir metni ‘Marx in his limits’ bu konuda çok ilginç bir okuma geliştirir, burada Althusser devlete ilişkin genelleyici bir ideoloji teorisini açık bir şekilde kuramsallaştırır ve bunu Gramsci’nin hegemonya vurgusuna karşı çıkmak için kullanır.”

Bu tartışmayı daha ileriye taşımak için yalnızca Gramsci Çağı’nı ve Althusser’i değil Gramsci’nin bütün metinlerini de kapsamlı bir okumaya tabi tutmak gerekiyor. Gerçekten de Eric Hobsbawm Gramsci’nin yalnızca Marksizm için değil tüm beşeri ve sosyal bilimler için bir klasik haline geldiği söylese de Foucault’ya göre o “kimsenin doğru dürüst okumadığı, ama herkesin atıfta bulunduğu bir yazar.” Peter D. Thomas, 600 sayfayı geçen bu kitabında tüm bu kısıtlı okumaların ortaya çıkardığı Gramsci imgesine meydan okuyor. Gramsci’nin bir kültürel çalışmacı yahut liberallerin görmek istediği üzere, bir sivil toplum fetişisti olmadığını, hedefi devrim olan bir tarihsel materyalist ve Leninist olduğunu, hegemonya kavramının proletarya diktatörlüğüne alternatif değil tamamlayıcı olduğunu, bir profesyonel devrimci olarak Gramsci’nin her zaman somut devrimci durumu gözettiğini temellendirmek istiyor.

Thomas Siyasal’daki konuşmasına hapishanedeki Türk ve Kürt devrimcilere selam göndererek başladı (ve burası Mahir Çayan’ları yetiştiren Mülkiye olmasına rağmen, belki de Thomas’ın ve Gramsci’nin dert edindiği aydınlar ve devrimci hareket arasındaki kopukluktan dolayı, alkış burada değil de şu diplomatik “Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim” kapanış cümlesinde geldi.) Konuşması boyunca en çok vurguladığı öğeler Gramsci’nin tarihsel materyalist duruşu, örneğin kâr oranının düşme eğilimi gibi Marksist siyasi-iktisadın önemli meseleleri üzerine çok önemli katkılarda bulunmuş olması, Leninist devrime bağlılığı ve en önemlisi de her tür teorinin devrimci mücadeleyle sıkı bir temas içinde olması gerektiğiydi.

Çevirmenliğini yaptığım konferans sonrasında, Peter Thomas’la son kitabının çıktığı yayınevinde kısa bir sohbet gerçekleştirme fırsatı bulduk.  [1. Gerek bu sohbetin örgütlenmesine desteği gerekse Thomas’ın “Gramsci uyanışı” dediği sürece Türkçeden güçlü bir katkı dalgası sunmaları vesilesiyle Dipnot Yayınları’na ve Emirali Türkmen’e teşekkür etmem gerekiyor. Dipnot Yayınları Peter Thomas’ın kitabının yanı sıra Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar (der. Anne Showstack Sassoon), Gramsci’nin 1916-1935 dönemi yazılarından seçmeler içeren Gramsci Kitabı, Gramsci’ye Yeni Bir Giriş (Paul Ransome) kitaplarını ve Praksis’in ‘Yeniden Gramsci: Hegemonya, devlet ve pasif devrim sorunu’ başlıklı 27’inci sayısını yayımladı.] Türkiye’de hem devrimci mücadeleye hem de AKP’nin uzun iktidarına özel bir ilgi gösteren Peter’a onun da asıl kaygısı olan Gramsci kuramının pratik mücadeleyle ilişkisi bağlamında sorular sorduk (Siyasal’da yaptığı konuşma da Mülkiye Dergisi tarafından çevrilerek yayımlanacak.)

Emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmeyi bir alt-emperyalizm olarak tanımlayan Thomas’la bu durumun tam da sömürge olmanın tarifi olduğunu yeni-sömürgecilik ve emperyalizmin içsel olgu olması teorileri açısından tartışmak olası. Yine Türkiye’nin gelişmiş Batı kapitalist ülkelerinden önemli bir farklılığını görmeyen Thomas’ın görüşlerine karşılık, doğru dürüst bir işçi aristokrasisi oluşturmaya yetmeyecek bir ekonominin ortaya çıkardığı engin yoksulluk ve işsizlikle emperyalist sömürü mekanizmasından gelen karların toplumsal çelişkileri yumuşatmak amacıyla –her geçen gün daha az da olsa– bir takım sosyal hizmetlere aktarıldığı Avrupa “maduniyeti” arasındaki fark öne sürülebilir. Ancak tüm tartışmalar bu yana, toplumu temelden değiştirmek üzere ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin cephesel örgütlülükler temelinde bir araya gelmesi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da da devrimin temel sorununu oluşturuyor. Bu da, bu topraklar da da Gramsci ‘momenti’ni yaşadığımız anlamına geliyor.

“Türkiye istisnacılığına yer yok”

Teşekkürler Peter bu görüşmeyi kabul ettiğin için. Mülkiye’de yaptığın konuşma sırasında pratik devrimci hareketlerle bunu teorisini yapan entelektüeller/aydınlar arasındaki ilişkiden bahsettin. Biliyoruz ki sen elbette Türkiye ve Anadolu bağlamının uzmanı değilsin ama yine de çok ilgilisin. Bu bağlantı hakkında neler söylemek istersin?

Aydınlarla sıradan insanlar arasındaki ilişki -Gramsci bunlara i simplici diyor- basit, sıradan, gündelik hayattaki insanlar. Bu Gramsci için temel konulardan biridir. Bunun iki nedeni var: İlki basit bir neden; Gramsci büyük bir hümanist ve toplumdaki herkesin bütün kaynaklara erişiminin olmasını istiyor ki bu kaynaklar içinde kültürel kaynaklar da var. Gramsci -Lenin ve Troçki gibi- kültür devriminin büyük bir savunucusudur; insanların eğitim ve fırsatlar yoluyla yeni kültürel süreçlere dahil edilmesini ister. İkinci neden de karar verici nitelikte siyasi bir nedendir. Gramsci tarihsel olarak, en derin siyasi dönüşüm süreçlerinin aydınlarla sıradan insanlar arasında bir ittifak, bir birleşim olduğu zaman ortaya çıktığını fark etti. Gramsci Hapishane Defterleri’nde Lenin’in eserlerinden sıkça bahseder ve der ki: Lenin’in eserlerinin en önemli yanı, aydınlar için keşfettiği tekil kavramlar, fikirler  değildir, halk içinde çok daha geniş bir hareket oluşturma biçimidir. Siyasetin böylece aynı zamanda hem öğrenme hem eğitim süreci olarak kavranması, Gramsci için kitlesel, katılımcı, demokratik bir devrimci hareket oluşturmanın temel kaygılarından biriydi. Sanıyorum bugün Türkiye’de -elbette bu konuda az bir bilgisi olan, Türkçe bilmeyen bir dışarlıklı olarak konuşuyorum- karşınıza çıkan güçlükler, meydan okumalar dünyanın başka yerindeki bir çok ülkeye benziyor, bence bu noktada bir Türkiye istisnacılığına yer yok. 40 uzun yıldır süren ve neoliberal bir karşıdevrim diyebileceğimiz bir süreçten yeni yeni çıkıyoruz ve kitle protesto ve direniş hareketlerinin tüm dünyada ortaya çıktığını görüyoruz. Şimdi belirleyici olan, farklı gelenekleri, gerek Marksist geleneği gerek uluslararası sol hareketlerin başka eleştirel geleneklerini miras alanların, içinde bulundukları hareketin sıradan insanlarla olan bağlarını güçlendirmenin yollarını bulmaya başlamaları gerekiyor. Bu iki anlama geliyor: Birincisi çok kişisel bir düzeyde, insanların mahallelere, toplantılara gitmeleri, insanlarla sosyal ortamlarda etkileşime geçmeleri gerekiyor, gerek entelektüellerle gerek toplumun farklı alanlarında çalışan insanlarla bir topluluk/ortaklaşalalık oluşturmaları gerekiyor. Bu ayrıca üniversitelerdeki kuramsal işçiler için de çok özgül bir anlama geliyor. Kuramın gerçekleşen hareketlerden esinlenmesi anlamına geliyor. Bu hareketlerin çözülmesi gereken gerçek sorunları görmelerine ihtiyaç var. Bu siyasi hareketleri çeşitli çok soyut akademik tartışmaların değil kuramsal çalışmaların temeli olarak almalarına, çalışmalarını gerçek hareketlerin gerçek sorunlarından başlatmak ve kuramsal çalışmalarını bu hareketet bir katkı olarak geliştirmelerine ihtiyaç var.

Gündelik hayata karşı eleştirel tutum

Devrimci hareketlerin, toplumu dönüştürmek isteyenlerin sıradan insanların sıradan hayatlarına nüfuz etmeleri gerektiğini söylediniz. İnsanların gündelik hayatlarını onu dönüştürmek için kavramaya çalışırken Gramsci’nin hangi kavramları bize fayda sunabilir?

Gramsci’nin çok ilginç kavramları var. Örneğin bir sense commune kavramından bahseder, ki bu bazen İngilizceye common sense (sağ duyu) olarak çevriliyor. Gramsci’nin kavramları çok zengin ve zor. O sense commune dediği zaman, gündelik tutumlardan ve kafamızdaki fikirlerden, ama aynı zamanda da bizim canlandırdığımız fikirlerden, yani sayelerinde yaşamımızı sürdürdüğümüz maddi fikirlerden bahsediyor. Ve Gramsci bu içinde yaşadığımız fikirleri, ister aydın olalım ister işçi ister başka bir şey, hepimiz bu gündelik sense commune‘ye katılıyoruz, adına para denen kağıt parçalarını alıyor ve bir takım metalar karşılığında, yiyecek yahut ihtiyaçlarımızı karşılayacak başka şeyler için birilerine veriyoruz. Hepimiz etkin olarak bu “sağ duyu”ya katılıyoruz.

Gramsci için, gerçekten devrimci siyasi bir hareket, insanların her gün hemhal oldukları gündelik hayatlara karşı takındıkları eleştirel tutumun bilinçli sürecinden başlaması gerekiyor. İnsanların dahil oldukları toplumsal ilişkilerin nedenlerini sorgulamaya ve onları dönüştürmek için yeni yollar aramalarından başlaması gerekiyor. Gramsci için bu eleştiri süreci, Marx’ın var olan her şeyin pervasızca eleştirilmesi dediği şey, çok geniş bir devrimci siyasi hareketin temelini oluşturuyor, yalnızca siyasi parti yahut siyasi partinin liderleri olarak bir siyasi hareket değil, güçlü ve herkesin toplumdaki bu devrimci değişimi geliştirmeye katıldıkları, gerçekten demokratik bir siyasi hareketi. Yani Gramsci bize insanlarla onların gündelik hayatlarında bağ kurmak ve eleştiri sürecini onların devrimci siyasi hareketlere katılımını sağlamak için çok güçlü bir kavram veriyor.

Sense commune ya da sağduyu’nun Türkçede de bir tarihi var, bu kavramı nasıl çevirmek gerektiği üzerine bir tartışma yürüyor. Türkçede bunu sağ duyu olarak çeviriyoruz, doğru duyu anlamı da var. “Buna ‘sağduyu’ demeyelim ‘sağgörü’ diyelim, zira bu bir duyu değil bir tür vizyon” diyenler oldu. Bazıları, “buna sağ demeyelim çünkü sağ yalnızca doğru, sağlıklı anlamına gelmiyor aynı zamanda sağ eldeki yahut sağcılıktaki sağ’ı da içeriyor, öyleyse ona solduyu diyelim” dedi. Türkçede bu solduyu kavramı zaman zaman kullanılıyor.

İngilizce çevirideki sorun da bu. İskoç Aydınlanması filozoflarından gelen bir geleneğimiz var. İngilizcede de sağ duyu (common sense) sözü çok olumlu bir anlam barındırıyor. Bir takım hedeflere ulaşmak için bir şeyleri nasıl yapmanız gerektiği konusunda bilgi veriyor. Ama İtalyancada sense commune sözünün olumlu bir anlamı yok, olumsuz bir anlamı var; sadece biz kabul ettiğimiz için, anne-babalarımız, okul vb. bize bu fikirlere inanmamız gerektiğini söylediği için kafamızda mevcut olan fikirleri anlatıyor. Biz eleştirel hale gelmeden, neden zengin insanların çok parası var da yoksulların hiçbir şeyi yok, neden toplum hiyerarşik olarak örgütlenmiş, neden ırkçılık var, neden cinsiyetçilik var diye düşünmeden önce[ki durum]. Yani şunu anlamak çok önemli: Gramsci için sense commune hepimizin başladığı yer, ama onun [İtalyanca’daki olumsuz anlamıyla] sağduyuyu eleştirme sürecinden yola çıkarak yeni bir buon senso, ‘iyi duyu’ dediği şeyi oluşturmak için sense commune‘nin ötesine geçmemiz gerekiyor.

“Türkiye sömürge değil bir alt-emperyalist ülke”

Devam edelim. Dediniz ki, Türkiye dünyanın sömürü, aydınların durumu vs. açılarından başka ülkelerinden pek farklı değil. Ama “devrimin yolu” denilen şey açısından baktığımız zaman, ben dahil kimilerinin emperyalizm dediği “metropol ülkeler”le kimilerinin sömürgeler dediği “çevre ülkeler” arasında bir fark yok mu? Ve bu açıdan bakıldığı zaman, hala emperyalizm ve sömürge kavramlarının bugünün dünyası açısından geçerli kavramlar olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye’yi de gözönüne alarak tabii…

Sanırım Türkiye söz konusu olduğu zaman emperyalizm kavramı Türkiye’deki durumu anlamak için son derece belirleyici. Türkiye bir sömürge değil, bir emperyalist güç, yahut emperyalist sistem içinde bir alt-emperyalist güç olarak işlev görüyor ve bölgede önemli bir emperyalist rol oynuyor, özellikle geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin Suriye devrimine karşı askeri manevraları da bunu gösteriyor. Ne yazık ki çok yakında, önümüzdeki aylarda ya da yıllarda İran’a karşı da bu emperyalist niyetlerin harekete geçtiğini göreceğiz. Bu anlamda, Türkiye hakim sınıfının kendisini çok kesin bir biçimde Amerika’nın kilit önemdeki bir müttefiki olarak, Amerikan emperyal tasarımına hizmet etme yönündeki konumlandırışını kavramak gerek.

Bir başka açıdan, sömürü kavramı bence Türkiye açısından karar verici önemde bir kavram. Türkiye az gelişmiş bir kapitalist ekonomi değil, oldukça kapsamlı bir biçimde gelişmiş bir kapitalist ekonomi, sömürü oranları, sermaye sınıfının üretim süreci içinde her gün işçilerden söküp aldığı ve kendisine mal ettiği artı-değer miktarı çok yüksek, birikim oranları da çok yüksek. Bu durum, çok çok saldırgan neo-liberal politikalar tarafından her gün daha da ileri taşınıyor; sosyal hizmetlerin, sağlık hizmetlerinin, eğitim ve okullaşma hizmetlerinin ve genel olarak sıradan insanların gelişimine ve esenliğine yönelik hizmetlerin tedarikine yapılan saldırılar bunun bir parçası. Bu yüzden Türkiye’nin Batı ülkeleri denilen pek çok ülkeyle birlikte oluşturduğu ortaklaşalığı anlamak çok önemli.

Sol hareketlerin farklı ülkelerde karşılaştıkları güçlükler her zaman farklıdır, çünkü farklı koşullara bağlıdır. Ama aralarında ortak pek çok  özellik de vardır. Türkiye’de kapitalist gelişimin kapsamı ve işçi sınıfının sömürüsü göz önüne alındığı zaman, sömürü oranlarının yüksekliği açısından, dünyanın yine gelişmiş kapitalist pek çok başka ülkesiyle paralellikler, benzeşimler görebiliriz. Burada kavranması gereken temel unsur, Lenin’in öğrettiği ve Gramsci’nin çok iyi anladığı derstir: Kapitalist siyasetin belirli bir biçimi, bir toplumun ekonomik ve üretim ilişkilerinde yoğunlaşır. Türkiye söz konusu olduğunda, bence, sömürü ilişkilerinin mevcut neoliberal hakim sınıfta bu sınıfın çeşitli fraksiyonlarında çok özgül bir biçimde yoğunlaştığını görüyoruz. Ama AKP’nin sözde feodal, teokratik boyutları bizi aldatmamalı. Aslında bu bir açıdan bakıldığından bu rejimin en önemli, en gerici yanı sayılmaz, bu yönetimin çok daha önemli olan yanı Türkiye halkı üzerindeki neoliberal ekonomik politikaları uygulamaları ve bütün bölgede desteklemeleri.

Modern Prens: madun sınıflar cephesi 

Elbette bir stratejisyen değilsiniz, başat olarak devrimin yolu üzerinde düşünen bir kuramcı da değilsiniz, ama yine de Gramsci’nin düşünceleri dahilinde kafanızda ne tür bir devrim yolu, devrim stratejisi var, bilmek isteriz. Konuşmanızda Gramsci’nin ‘modern prens’ metaforundan bahsettiniz. Bunun Gramsci açısından partiye işaret ettiğini, ama bugün başka şeyler de ifade etmekte olduğunu söylediniz. Bu başka şeylerin ne olduğunu biraz daha açabilir misiniz?

Gramsci için ‘modern prens’, onun tüm halkı anti-faşist mücadelede bir araya getirmeye ve çok önemli farklılıklara sahip kesimlerin Birleşik Cephe’de birlikte çalışmalarına olanak verecek yeni bir hareket ortaya çıkarmaya yönelik bir öneriydi. Sanıyorum bugün de benzer bir süreç görüyoruz: Toplum içinde, elbette Türkiye toplumu içinde de, farklı çıkarlara sahip gruplar arasında çok sayıda derin ve kapsamlı farklılıklar var ve bu toplumda ezilen ve sömürülen herkesin bir araya gelmeleri ve madun sınıflar (iktidar ağlarının dışında kalan herkes anlamında kullanıyor bu sözcüğü Gramsci) olarak koalisyonlar oluşturmaları gerekiyor. Madun sınıflar olarak mevcut hakim düzenin karşımıza çıkardığı zorluklara karşı koalisyonlar oluşturmak.

Bence, Türkiye’deki duruma bakacak olursak, iş yerlerinde, kilit sanayilerde aynı zamanda çeşitli toplulukların ihtiyaçlarına cevap vermek üzere bu toplulukların yaşam sürdüğü alanlarda  bu türden örgütler oluşturmanın çok güçlü olanakları var; Türkiye’deki devrimci süreçte çok kilit bir rol oynayabilecek feminist hareketten, LGBT kimliğine ve pratiklerine sahip birçok kişiden ve elbette Kürtler’den ve başka geçmişlerden gelen insanlardan [oluşturulacak bir hareket]. Farklı çıkarlara ve farklı kaygılara sahip bütün bu grupları mevcut egemen düzene karşı çıkacak bir siyasi kuvvet içinde bir araya getirmek bana en başta gelen siyasi mücadele gibi geliyor.

Dünyada son yıllarda hem çok naif hem çok esin verici şeylere tanık olduk. Occupy/İşgal hareketi çok demokratik, çoğunlukçu bir dille konuşmaya başladı, “Biz %99′uz” diye bir iddiayla ortaya çıktılar – ki bu bütünüyle doğru sayılmaz, burjuvazi %1′den biraz daha fazla, ama o civarda. Toplumda insanların büyük çoğunluğu ortak çıkarlara sahip ve somut ekonomik ve kültürel politikalar çevresinde birlikte çalışmanın ortak yollarını bulmaları, aralarında mevcut bulunan önemli farklılıklara saygı gösterebilmeleri ve bu farklılıkları toplumda temelden bir değişiklik yaratacak kitlesel bir siyasi hareket oluşturmakta kullanılacak kaynaklar olarak görebilmeleri gerek.

Gramsci’nin kuramında silahlı mücadele

Türkiye’nin devrimci tarihi büyük ölçüde silahlı mücadelenin tarihidir. Çok farklı gruplardan silahlı devrimci gruplar Türkiye’deki sol tartışmaları büyük ölçüde hegemonize ettiler. Gramsci’nin ‘sivil toplum’ kavramı (STK’lardaki gibi) bir çeşit hükümet dışı kuruluşlarla ilişkili olarak düşünüldüğü için, büyük ölçüde silahlı mücadele yürüten Türk ve Kürt ana akım devrimci hareketleri Gramsci’ye fazla yönelmediler. Sence sosyalizme giden yolda silahlı mücadele yürütenler için Gramsci’nin faşizm, emperyalizm yahut oligarşi (adına artık her ne derseniz) karşısında yürütülen böylesi bir mücadele için söyleyeceği şeyler var mı?

Bugün dünyada silahlı mücadeleyi tartışırken Gramsci temel başvuru noktalarından biri, çünkü bu konu, silahlı mücadele, Gramsci’nin çalışmalarındaki temel kaygılardan birini teşkil ediyor. Gramsci, içinde yaşadığı sürecin, devrimci ilerlemenin (Lenin, Troçki ve başkalarının kullandığı bir metafora yaslanarak) bir manevra savaşıyla gerçekleştirilebileceği bir dönemden, farklı siyasi mücadele biçimleri ve siyasi kuvvetlerin farklı bir araya getiriliş biçimlerini içeren bir mevzi savaşı dönemine geçiş süreci olduğunu düşünüyor.

Gramsci mevzi savaşını saldırgan bir savaş olarak tanımlıyor ve mevzi savaşında en belirleyici nokta, aslında mevzi savaşının, -bu terimi kullanacak olursak- iç savaşın başka amaçlarla yürütülmesi olması. Gramsci sonucu belirleyecek olanın yalnızca mevcut düzenin yenilgiye uğratılması değil, ama aynı zamanda, sosyalizm için mücadele sürecinde, sosyalizmi yaşayabilir bir ekonomik ve toplumsal düzen haline getirmek için ihtiyaç duyacağımız türden kurumların oluşturulmaya başlaması olduğunu düşünüyor.

Gramsci, Hapishane Defterleri’nde, Lenin’in çalışmalarının izinde, bir siyasi birikim, bir araya gelme süreci diyebileceğimiz şey üzerine düşünüyor. Gramsci bence burada, insanların ülkelerinin siyasi hayatına düzenli ve etkin olarak katılmalarını sağlayacak eğitim, deneyim ve kurumların birikmesinden bahsediyor. Gramsci özellikle Bolşevik devrim örneğiyle ilgileniyor. Oradaki kapsamlı okuma-yazma seferberliği üzerine düşünüyor ki bu çabalar tam olarak sıradan insanların, köylülerin siyasi hayata katılmalarını sağlamayı hedefliyor. Türkiye’de bugün pek çok farklı koşul var, kapitalist devletin birliğine karşı devrimci milliyetçilik unsurları gözleniyor, ama bunun yanı sıra Türkiye sivil toplumunun zengin siyasi hayatında sol kanat kuvvetlerin hegemonyasını inşa etme yönünde önemli bir dayanışma unsuru da görülüyor. Gramsci de siyasi iktidara meydan okuyabilecek derin ve sağlam bir  siyasi hareket için bunları öneriyor.

Silahlı mücadele asla bizim seçtiğimiz bir mücadele biçimi olmadı. Sosyalistlerin ve komünistlerin şiddet sever insanlar oldukları yönündeki bütün iftiralara rağmen biz her zaman gerçek şiddetin kapitalist sınıf ve emperyalist iktidarlar tarafından sıradan insanlara karşı uygulanan şiddet olduğunda ısrar etmeliyiz.

Engels’in dediği gibi, “Önce Mösyö Burjuvazi ateş etti…”

Halka karşı şiddet yöntemlerini sürekli olarak kullanmaya devam edecekler, hem açık bir biçimde askeri manevralarla hem de aynı zamanda emek ilişkilerindeki gündelik şiddet yoluyla; insanların bedenleri sermaye birikim sürecinde kelimenin gerçek anlamıyla sömürülmekte. Farklı tarihsel konjonktürlerde bu kuvvetlerin değişiklik gösteriğini görüyoruz. Bugün uluslararası olarak çok güçlü siyasi bir güç ve kitle hareketi oluşturmayı gerektiren bir konjonktürdeyiz. Bir kitle hareketinin toplumu temelden değiştirmesi, mevcut düzeni yenilgiye uğratmak açısından belirleyici önemde. Ama aynı zamanda daha bugünden sosyalist toplumu teşkil edecek yapıları inşa etmek gerekiyor.

Son bir soru. İstanbul ve Ankara’daydınız. Önce bir Gramsci Konferansı’na katıldın, sonra Gramsci Çağı başlıklı kitabınız için organize edilen özel bir etkinlik için Ankara’ya geldin. Bunlar genelde akademik çevrelerde gerçekleşti. Oysa sen Ankara’daki konuşmana hapishanelerdeki yoldaşlarımıza bir selam göndererek başladın – ki bu çok güzel bir dayanışma gestus’uydu. Peki tüm bu toplantılar olup biterken Türkiye’nin, Anadolu’nun canlı devrimci havasını soluyabildin mi? Yoksa daha ziyade akademik tartışmalarla mı hemhal oldun. Türkiye’de olmak nasıl bir histi bu anlamda?

Pek çok gruptan yoldaşlarla konuşma fırsatı buldum. İçinde bulunduğum bağlam daha çok üniversite çevrelerinin adakemik tartışma ortamlarıydı, başka siyasi alanlarda çalışan birçok insanla buluşma fırsatım olmadı. Ama her yerde, belki hiç karşılaşmadığım insanların içinde bulunduğu çok daha büyük bir toplumsal hareketin parçası olmaktan gelen çok güçlü bir yoldaşlık hissi duydum. Burada önemli olan, devrimci siyaset için farklı yerlerde, toplumun farklı kesimlerinde emek harcayan insanlar arasında iletişimin söylemlerini ve kurumlarını inşa etmek; siyasi topluluklarda önemli çalışmalar yürüten insanlarla üniversitelerde önemli siyasi çalışmalar yürüten insanlar arasında [böylesi bir iletişim yaratmak].

Yine dediğim gibi, bugün devrimci bir hareket için devrimci bir teoriye sahip olmak da önemli. Ve gerçek Marksist kuramın devrimci siyasetle yakın teması, iç içeliği hayati önemde. Umuyorum, azıcık da olsa, insanlara hem üniversitede yürütecekleri çalışmalarda hem de Türkiye genelindeki siyasi mücadelede kullanabilecekleri sözler sunabilmişimdir.

 

Bu yazı Mesele Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 73’üncü sayısında yayımlandı.

Güzellik Üzerine

Bu Rönesans broşürlerinden fırlamış başlıkla Alman kadının güzelliğinden/çirkinliğinden bahsederek Türkiyeli erkeğin içini/Türkiyeli kadının gururunu gıcıklamak gibi bir niyetim yok (ayrıca tabii ki, 70 milyon beni izliyor). Tamamen estetik bir kategoriden bahsediyoruz burada, sululuğun lüzumu yok arka sıra.

Marburg’un güzel bir şehir olduğunu henüz söylemediysem Marxburger okuru bunu bilsin. Şehri güzel kılan şeylerden bazıları, şu az katlı, belli bir mimari beğeniyle kotarılmış ve bazısı birkaç asır yaşında binaların yanı sıra şehrin hakim tepesindeki Ortaçağ şatosu (oraya o şatoyu diken emekçiler de güzel buluyor muydu şatoyu acaba, bu yazının sonundaki Brecht şiirini onlara adıyorum), Lahn Nehri (Ren’in doğu kolu oluyor) ve şehri çevreleyen yemyeşil dağlar. Şehrin yolları yayalar ve bisikletliler düşünerek tasarlanmış ve gezelim görelim yerleri çok fazla. Bunlardan biri Botanik Bahçeleri ki ben eskisine gidemedimse de bugün yenisine uğradım. İçinde küçük bir derenin bir göle aktığı güzel bir bahçe.

Diğer ağaçlara kıyasla orta yaşlı bir ağacın altına oturup Tony Brewer’dan Marksist Emperyalizm Teorileri okudum. Ortamda okunacak en romantik kitap olmadığını kabul ediyorum ama bu yine de onu konunun ilgililerine kuvvetle tavsiye etmemi engellemiyor. Ayrıca bana kalırsa hayata sık sık böyle yabancılaştırma efektleri katmak lazım. Mayakovski Şiir Nasıl Yazılır‘da 1 Mayıs hakkında bir şiiri kışın yazmak gerektiğini söylüyor. Ben de böyle bir bahçede Vadim O Kadar Yeşildi Ki‘yi okumaktansa böyle bir kitap okumayı, doğayı görmek istediğimde de kitaba değil etrafa bakmayı tercih ediyorum. Tamam, konuya geliyorum…

Bir içten-dışa-vurum öyküsü

Marburg Eski Botanik Bahçesi'ndenBu resmi bahçenin çıkışına doğru bir tahta köprünün üzerinde çektim. Çeker çekmez de beni bu resmi çekmeye teşvik eden güzelliğin yarısını bile objektife yansıtamadığımı fark ettim. Fotoğraf tekniğiyle ilgili bir şeyden bahsetmiyorum. Ki daha geniş açılı bir objektifle gökyüzünün bir kısmı da dahil edilerek ve daha iyi ışık, kontrast vs. ayarları yaparak benim kafamdaki imge fotoğrafa daha iyi dökülebilirdi. Yine de fotoğrafın araçlarıyla arzu ettiğim sonuca ulaşılmasını kategorik olarak engelleyen bir şey var gibi geliyor bana.

Açıklamaya çalışayım ve bunun için de önce bir ayrım yapayım: Nesnenin sanatçının kafasının içinde oluşan imgesi ile nesnenin sanat eserine dökülmüş imgesi arasında. (Bu gezi fotosuna ‘sanat eseri’ kendime de ‘sanatçı’ diyerek mübalağa sanatı yapmıyorum. Çünkü sanatta abartacak bir şey yok. Herhangi bir iş işte. Bence hamamda şarkı söylerken sesini beğenen adam da sanat yapıyor ve bu anlamda bir ‘sanatçı’. Ayrıca bu resmi sanat olsun diye çekmedim. Ama şu an sanatsal düşüncenin konusu olduğu için ve hakkında böyle konuşmak daha kolay olduğu için sanat kavramını kullandım. Sanatı abartarak beni bu kadar uzun parantezler açmak zorunda bırakanlar utansın! Nerde kalmıştık?)

Elimizde nesne, nesnenin kafadaki imgesi, nesnenin üründeki imgesi var. Ve Marx Kapital‘de şöyle diyordu:

“Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pekçok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir.”

Yani, benim ‘nesnenin kafadaki imgesi’ dediğim şey, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey oluyor. İyi de her zaman kafadaki imge ortaya çıkan üründeki imgeyi tutmuyor. Benim şu basit fotoğraf deneyiminde yaşadığım gibi.

Bu ‘tutarsızlığın’ sebebi ne diye düşündüm. Bunlardan biri gökyüzünün eksikliğiydi. Ben oraya baktığım zaman yukarıda bir yerlerde gökyüzünü ‘görüyordum’ ve objektife sığmadığı için de bu resim hissettiğim ferahlığı yansıtamıyordu. ‘Görüyordum’u tırnağa aldım, çünkü aslında biraz düşününce gökyüzünü o an pek de görmediğimi fark ettim. O an önemli olan şey benim gökyüzünü görmem değil, gökyüzünün tepemde asılı olduğu bilgisine yahut hissiyatına sahip olmamdı. Belki mesele sadece gökyüzü de değildi, bahçenin şu an çoktan görüş alanımdan çıkmış olup da bana çeşitli güzellik hisleri tattırmış olan kısımları da eksikti resimde. Velhasıl benim o resmi çekerken genel olarak içinde bulunduğum (duygusal değil de estetik) haletiruhiye eksikti. Nesnenin kafamdaki imgesi o halet-i ruhiyeyi de içeriyordu ki en iyi fotoğrafçı en iyi makineyle de çekse onu resme dahil etme şansı yoktu.

Yahut belki de vardır. Belki fotoğrafa öyle öğeler katılabilir ki bu haletiruhiye bakana hissettirilebilir. Nedir bunlar bilmiyorum. Ya da belki fotoğrafla değil başka bir araçla, mesela edebiyatla yansıtılabilir bu toplam duygu ve toplam güzellik. Bir tür izlenimcilikle dışavurumculuk sentezi arıyorum aslında. Nesne sanatçıda bir toplam (hem görsel hem de görsellik dışı öğeleri içeren) estetik haleti ruhiye uyandırır, işin izlenimcilik kısmı bu. Sonra bir takım öğeleri kullanarak bu toplamı üründe ifade etmeye çalışır, işin dışavurumculuk tarafı da bu.

Bu işin sanatsal üretime dair olan kısmı elbette. Benim baştaki niyetim güzelliği oluşturan öğelerin içinde güzelliği deneyleyenin öznelliğinin de olduğunu söylemekti ki büyük bir buluş sayılmaz. Estetik adına bir şey söyleyen herkes güzelliğin nesnel ve öznel (yani güzelden kaynaklanan ile güzeli deneyleyenden/alımlayandan kaynaklanan) boyutlarını tartışır. Benimkisi de tüm bu tartışmalara kendi deney penceremden küçük bir bakış.

Bu arada güzel güzel deyip duruyorum ama nedir güzel diye soran olursa pek bir cevabım da yok. Yukarıda Marburg Şatosu’nu inşa eden işçilerin anısına adamayı vaat ettiğim Brecht şiirine geçmeden önce

bir önceki yazıda alıntıladığım Brecht şiirine nazire yapıyorum: “Peki nedir güzel? Güzeli bilir miyim? Bileni bilirim. Güzel nedir bilmem ben. Gördüm mü bilirim.

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim
Kitaplar yalnız kralların adını yazar
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı

Bir de babil varmış boyuna yıkılan
Kim yapmış babili her seferinde
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
Altınlar içinde yüzen limanın

Ne oldular dersin duvarcılar çin seddi bitince
Yüce romada zafer anıtı ne kadar çok
Kimler acaba bu anıtları diken

Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
Dillere destan olmuş koca bizansta

Atlantikte o masallar diyarında bile
Boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı
Bağırıp imdat istediler kölelerinden

Hindistanı nasıl aldıydı tüysüz İskender
Tek başına mı aldıydı orayı
Nasıl yendiydi galyalıları sezar
Bir aşçı olsun yokmuydu yanında onun

İspanyalı filip ağladı derler batınca tekmil filosu
Ondan başkası acaba ağlamadı mı
Yedinci yıl savaşını İkinci Frederik kazanmış ha
Yok muydu ondan başka kazanan

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı
Ama pişiren kimler zafer aşını

Her adımda hop demiş fırlamış bir büyük adam
Ama ödeyen kimler harcanan paraları

İşte bir sürü olay sana ve bir sürü soru