Marvin Carlson DTCF Tiyatro’da: “(Bir) Tiyatro Nedir?” (söyleşi ve videosu)

Marvin Carlson ve kitaplarıTürkçede, Performans ve Tiyatro Teorileri kitaplarıyla tanınan Marvin Carlson, 14 Şubat Cuma günü, saat 16:00‘da, “(Bir) Tiyatro Nedir?” başlıklı bir sunumla DTCF Tiyatro Bölümü‘nde olacak! [ve oldu!] Bu yazıda çevirmenliğini yaptığım bu etkinliğin video kaydı da bulunuyor. Önemli bir tiyatro insanını dinlemek için yazının sonuna gidin.

Facebook etkinliği için tıklayın…

Marvin Carlson’la ilk tanışmamız, hocalarımızın onun kitabından yaptığı özet çeviriler yoluyla oldu.

Tiyatro tarihinin çeşitli duraklarını hem anlaşılır hem derinliğine hem de özlü bir biçimde sunan bu yazarı, bazen adını bile bilmeden, seviyorduk.

Bu yüzden de De Ki Yayınları, ana başlığı basitçe Tiyatro Teorileri (Theories of the Theatre) olan ve “Yunanlılardan Bugüne Tarihsel Bir İnceleme” alt başlığını taşıyan kitabı çevirme önerisiyle geldiğinde hemen kabul ettik. Eren Buğlalılar‘la birlikte (beni tanıyorsunuz değil mi, ben Barış) yaklaşık bir yıl süren bir çalışma sonucu İngilizcesi de Türkçesi de 600 sayfaya yaklaşan bu kitabı çevirdik. Kitap 2008 yılında yayımlandı (bkz. İdefix sayfası | De Ki sayfası).

Amerikalı tiyatro araştırmacısı Marvin Carlson’ın Türkçedeki ikinci kitabı uzun bir aradan sonra hocamız Beliz Güçbilmez tarafından yayımlandı. Muazzam bir “giriş kitapları” yazarı Carlson’ın Performans: Eleştirel Bir Giriş başlığını taşıyan bu kitabı Tiyatro Teorileri’nin son bölümünde kısaca ele aldığı “performans” tartışmasını ayrıntılandırıyor.

İşte bu Marvin Amcamız, 14 Şubat 2014 günü (tiyatro onun sevgilisi sayılır) DTCF Tiyatro bölümünde bir konuşma yapacak. Konuşmanın başlığı Carlson’ın üslubuna uygun olarak gayet “basic”: “(Bir) Tiyatro Nedir?”

Konuşmasında tiyatro binaları ile tiyatro olayı arasındaki ilişkiden yola çıkacak olan Carlson, Reinhardt’ın Everyman rejisinden Sovyetler’deki Kışlık Saraya Saldırı gibi binlerce oyunculu, on binlerce seyircili prodüksiyonlara uzanan bir örnekler yelpazesinde tiyatro ve mekan ilişkisini oldukça ayrıntılı örneklerle sorgulayacak.

Carlson’ın sunumunu ardıl olarak ben çevireceğim. Slaytlarını da burada yayımlamak için izin isterim.

Velhasıl, Marvin Carlson’ın bu konuşması Ankara’da şu günlerde tiyatro adına takip edeceğiniz en kallavi etkinliklerden biri gibi görünüyor. Kaçırmayınız.


Etkinlik güzel oldu, epik oldu. 40 Kişi ekibinden arkadaşlarımız da hem o an canlı olarak yayımladılar, hem de Youtube’a koydular. Etkinliği kaçıranlar için bu videoyu da paylaşıyoruz. Videoda Marvin’in konuşmaları İngilizce, benim çevirim Türkçe olarak mevcut.  [Ayrıca bu yazı önümüzdeki günlerde Marvin’in slaytlarıyla güncellenecek]

Toplantıdan bazı kareler

Hep birlikte
Çeviriden
Marvin3
Marvin4
"Ya bi saniye ya..."
"Hep sen mi konuşacaksın, susmuyorum efendim!"
Marvin7
Marvin8

Reklamlar

Sanat ve Zanaat Hocamız Turgut Özakman’ın Ardından

Barış Yıldırım

Bu yazıyı yazmaktan hep korkuyordum.

Elbette ki ilk başta, bizim için hep “Turgut Hoca” kalacak olan Turgut Özakman’ın ölüm haberini almaktan. Ama hemen sonra, onun “hakkını vermeyi” başaramamaktan.

Bir şeyin “hakkını vermek” çok güç bir iş. Onu yere göğe sığdıramayarak, onu yerin dibine sokarak, olmadı, onu biraz övüp biraz yererek olacak şey değil. Aritmetik değil cebirle yapılabilecek bir iş bu. Üstelik bazı değişkenlerin hep bilinmeden kalacağını bilerek, denklemi çözebilmeniz gerekir:Esin gerektiren bir cebir…

Bir Yazı Ustası

Turgut Hoca öncelikle bir yazı hocasıydı ve yazıda esini önemserdi. Yeri gelir eski Türk sanatına, yeri gelir Gustav Klimt’in resimlerine dalarak (bir yabancı başkentten bir Klimt kartpostal serisi almıştım onun için, yıllar sonra da olsa verebildim neyse ki) güzel olan ve sanat üzerine düşünürdü. Ama yaratım işinin sanat kısmı kadar önemsediği bir başka yanı vardı: zanaat.

Bunda çok demokratik bir yan var. Dehanın sanat için ne gerek ne de yeter şart olduğunu, yeterince çalışan ve emek koyan herkesin sanat üretebileceğini (ama tersinin mümkün olmadığını) birkaç kuşak senaryo ve oyun yazarına gösterdi. Ben de onunla ilk, tiyatronun o kadar da sıkıcı bir sanat olmaması gerektiğini düşünürken elime geçirdiğim Oyun ve Senaryo Yazma Tekniği kitabıyla tanıştım.

İlk yüz yüze karşılaşmamız, Dil Tarih’in Tiyatro Bölümü’nün giriş mülakatında oldu. Oldukça provokatif, belki de incitici bir soru çarptı suratıma. İncinmemeyi tercih ettim. Mavi gözlerinde, hiç de mavi gözlerden bekleyebileceğimiz o acımasızlık yoktu, tersine “dostluk” vardı . Derslerimize girdiği iki yıl boyunca ve sonrasında aralıklarla, o dostluğu yaşadım, yaşadık.

Hoca’yı Çılgın Türkler’(l)e Mahkum Etmemek

Şu Çılgın Türkler yoktu henüz. Hocayı tanıyan tanıyordu. Özellikle Romantika ve Korkma İnsancık Korkma romanları mütevazı bir hayran kitlesi yaratmıştı, Türkiye tiyatro edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi birkaç kaleminden biriydi, o ise TRT’nin Kurtuluş dizisi için topladığı muazzam malzemeyi o romana dökmekle meşguldü, ama ücreti gidiş-geliş taksi paralarını bile karşılamayacak derslerinin bir tekini kaçırmadan.

Onu bugün yalnızca Çılgın Türkler ve sonrasıyla hatırlamak üç şeye haksızlıktır: Turgut Özakman’a, onun edebiyatına ve Türkçe edebiyata. Ama elbette, anti-emperyalist kurtuluş savaşındaki bir tek etnik grubu vurgulayarak ben dahil çok öğrencisini siyaseten kırmışsa da (siyaseten kırılmak diye bir kategori olabilir mi, emin değilim), o kitaplar da ona aittir.

Kurtuluş dizisi için başladığı ve giderek dallanıp budaklanan titiz ve olgucu tarih araştırmaları onun “tarihçi” kimliğini giderek daha fazla vurgulamasını getirdi. Çılgın Türkler o dönem kendilerini bir siyasi özne olarak yenice kuran ulusalcılar tarafından coşkuyla sahiplenince, birçoklarını küçümsediğine bizzat tanık olduğum bu kesimlerin simge ismi haline geldi.

Oysa ne simgeleşmek istiyordu ne çoksatan olmak. Emperyalistlerin sömürgesi olduğu aşikar bir ülkede, sömürgeciliğe karşı, kendi kuşağının neredeyse yegane paradigmasıyla, Mustafa Kemal’in düşünceleriyle durmaya çalışıyordu. Ama benim kişisel izlenimim odur ki, o düşüncenin savunucusu gibi görünen kurumlardan, mesela kitaplarını balya balya ısmarlayan ordudan hiç de umutvar değildi. Yine de “Bir tek o kaldı elimizde” diye düşünüyordu. Yanılıyordu. Ama samimiyetle yanılıyordu. “Samimiyetsiz haklı”larla dolu bir dünyada, ne kadar onurlu bir konum.

Biz Kürt Gençleri

Onunla en son, Cumhuriyet kitabına düştüğü bir dipnotta gerçeklerin hakkını vermek için davet ettiği evinde karşılaştım. Dersim katliamıyla ilgili çeyrek sayfalık bir dipnottu bu ve bir Dersimli olarak görüşlerimi soruyordu. Söyledim. Dipnotun yer aldığı sayfayı sonra bir kitapçıda bulup okudum. Derslerimizde onlarca kez olduğu gibi, yine anlaşamamıştık, görüşlerim oraya pek yansımamıştı. Bu küçük ve özel sohbeti kamusallaştırıyorum, çünkü benim için bu, hocamın bir metaforudur: Kendi görüşlerine ne kadar gönülden bağlı olursa olsun, başka, hatta “hasım” görüşlere nesnelce yaklaşma çabası.

Siz Türk gençleri” diye başlamıştı bir dersine. Ben, “Hocam, ben dahil değilim herhalde, çünkü Kürt genciyim…” diye sözünü kesmiştim. Sadece yarı yarıya Kürdüm, ama sinirime dokunmuştu. Gülümsedi, “Tamam, öyle olsun” deyip devam etti. Başka bir gün, İsmail Beşikçi’den bahsediyorduk: “Okusalar görecekler,” diyordu, “Adam bilimsel bir araştırma yapıyor ve vardığı sonuçları yazıyor. Karşı çıkabilirsin. Ama hapse atmak ne kadar aptalca.”

Bizi kahkahaya boğan Zeki-Metin’in Deliler’inin yazarıdır o. Türkiye tiyatrosunun en önemli oyunlarının yazarıdır, ki hangisini buraya yazsak diğerleri gücenir, ama usta kalemi tiyatro tarihinin neredeyse bütün doruk üsluplarına uğramıştır. Onlarca senaryonun yazarıdır, bir kısmını yapımcıların kapıyı üstüne kilitlediği boğaz gören otel odalarında birkaç günde yazmıştır. İnsanın için ısıtan iki büyük romanın yazarıdır, “çılgın”lık meraklılarının bir “çılgın”lık yapıp onu da okumaları şiddetle tavsiye olunur. Dünya dillerinin hepsinde yazılmış en derli toplu dramatik yazım zanaatı kitaplarından birinin yazarıdır ki çok ayrıntılı özetlerini Prometeatro adını verdiğimiz sitede yayımladığımız zaman iznini istediğimde bir an bile düşünmedi. Ve evet, Çanakkale’lerin, Cumhuriyet’lerin, Türkler’in yazarıdır ki sanırım kendisi de en edebi eserlerinin bunlar olmadığını kabul ederdi.

Çok sevdiği Moskova Önlerinde romanında bir sahne vardır. Momiş Uli, anılarını yazmak isteyen yazara “Anlaşalım,” der. “Siz gerçeği yazmak zorundasınız. Kitap bitince bana getireceksiniz. Ben birinci bölümü okuyacağım. Kötüyse kötü olmuş diyeceğim. Masaya sol elinizi koyun. Rap! Sol eliniz kopacak. İkinci kısmı okuyacağım. Kötü olmuş! Sağ elinizi masaya koyun. Rap! Sağ eliniz kopacak. Razı mısınız?”

Turgut Hoca da bu soruya “Razıyım” yanıtını verirdi. Dürüst ve iyi bir yazardı. Bu her zaman doğru yazdığı anlamına gelmez, ama hangimiz hep doğruyu yazabiliyoruz ki?

Evinin hizasından geçerken hep ziyaretine gitmek istiyor, ama onmaz çalışkanlığıyla nasılsa bir işin başında olacağını düşünüp vazgeçiyordum (kitap surlarıyla dolu masasındaki fotoğraflarının hiçbiri mizansen değildir). Nasılsa hoca görmek istediğinde beni arardı.

Evet, keşke…

Hocaya Uğurlama ve Ulusalcıların Hazin Halleri

Bu yazıyı gazeteye gönderdikten sonra hocanın cenazesinde buluştuk. Cami ve mezarlıktan sonra Dil Tarih’e geçip, şimdi Elif ve Erkan hocaların odası olan odasında, Elif’in önderliğinde “sigara içme eylemi” yaptık. Hoca, sigara içtiği zamanlarda, bir derste bir paket sigara içip, ama kimseye içirmeyip pencereyi de üşütmemek için sıkı sıkı kapatmasıyla ünlüydü.

Twitter’da iki gün boyunca “Çılgın Türk” lakabıyla TT yapılan, Türkiye tarihinin bir iddiaya göre en çok satan kitabını yazan, bu yüzden ulusalcıların idolleştirdiği hocamızın cenazesinde, cami avlusunda, öğrencileri ve çalışma arkadaşları bir kenara bırakılırsa iki yüz kişi vardı yoktu. Mezarlıkta bu sayı çok daha azaldı. Cami avlusunda, Yılmaz Özdil’in iddiasına göre hocanın icat etmiş olduğu “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı bir iki kez atıldıysa da rağbet azdı. Sloganı atanlardan biri hocanın “kafatasçı, faşist katil” gibi sıfatlarla taltif ettiği bir hareketin kurt işaretini yapıyordu. Hocanın hiç haz etmediği “erkân”dan da biraz katılım vardı.

Ölüler cenazelerini göremezler, hoca da törensi cenazeleri çok sallayangillerden değildi, o yüzden cenazesinde yüz kişi olmuş yüz bin kişi olmuş önemli değil. Ama bir kez daha bir zamanlar, en azından söylem düzeyinde iktidara sahip olan ulusalcıların “alayının fıs” olduğunu gördük. Kendisine rağmen yüceleştirdikleri ve simgeleri kılmakta ne yazık ki başarılı oldukları bir insanın cenazesine bile ancak emekli bürokrat düzeyinde katılım gösterebildiler. Gezi’de barikatlarda cesaretle savaşan bayrak ve Atatürk resmi taşıyıcıları vardı elbette, ama hocanın cenazesi bana gösterdi ki, ellerinde hangi bayrak olursa olsun, Gezi’de çatışanlar anti-faşist direnişçilerdi ve yiğitlikleri faşizme karşı birleşmiş halkın bir parçası olmaktan geliyordu, başka hiçbir şeyden değil.

Bu yazı 1 Ekim 2013 günü Evrensel gazetesinde yayımlandı. ‘Hocaya Uğurlama ve Ulusalcıların Hazin Halleri’ başlığı Mimesis için eklendi@prometeatro

Ölümsüz gururun şövalyesi: Cyrano de Bergerac

Barış Yıldırım

20. Yüzyılın ilk yıllarında Fransa’nın en ünlü adamıydı. 1 Nisan 1868’de doğdu, 1918’de öldü.  Çocukluğu kuklalarını konuşturmak için metinler yazmakla geçti. Marsilya Lisesi’nin çalışkan öğrencisi, giyiminde aşırı titiz, hukuk mezunu, tiyatro ve edebiyat düşkünü Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac adlı oyunu, daha önce fazla ses getirmemiş birkaç piyesinden sonra, 27 Aralık 1897 gecesi Porte-Saint-Martin tiyatrosunda sahneye konuldu.

Oyunun yazarının ünü çok geçmeden dünyaya yayılacaktı. Rostand, bir dönem Avrupa sahnelerinde kayıtsız krallığını ilan eden fakat gerçekçi tiyatroyla birlikte unutulmaya yüz tutan manzum tiyatronun şatafatlı bir cenaze törenini yapan adam olarak bilinecek ve kimi eleştirmenlerce daha kusursuz görülen başka eserleri hiçbir zaman Cyrano’nun ününe erişemeyecekti.

Oyuna konusunu veren şair Cyrano de Bergerac, 1619’da Paris’te doğdu. Salt şair de değil filozof, müzisyen, fizikçi ve silahşordu bu adam. Felsefe sosuyla süslenmiş tragedyalar, Moliere’e ilham veren komedyalar, değenin etini acıtan nükteli hicivler yazdı.

Zıt özellikler kişiliğinde harman olmuştu. Yüz kişiye meydan okuyacak denli cesur da olabiliyordu, taklidini yapan bir maymunu kılıçtan geçirecek kadar ölçüsüz de. Çirkindi, fakat sağlam kişilikliydi.

Rostand, şair Cyrano de Bergerac’tan yaşadığı dönem, büyük burnu ve birkaç anekdotundan başka pek bir şey almamıştı. Ama bu malzemeden yeni, neo-romantik bir Don Quijote yarattı. Oyunun tarihle örtüşmeyen yönleri eleştirildi; Dreyfus davasında Zola’yla birlikte saf tutan Rostand, yarattığı Bergerac tipi ulusal bir simge olarak değerlendirilerek Dreyfus düşmanlığı ile eleştirildi ve daha neler neler…

Ancak Cyrano karakteri ve oyunu önce birçok dile çevrilen oyunlarda, sonra operada ve sinemada yaşatıldı. Bugün de okuyanda, izleyende güçlü duygular uyandırıyor.

Kasapoğlu’nun ve Durukan Ordu’nun Cyrano’su

Işıl Kasapoğlu’nun Ankara DT’deki rejisi, Durukan Ordu’lu (Cyrano) ve Zeynep Yasa’lı (Roxanne) performansıyla, yüreği burnundan kat kat büyük şövalyeyi Ankara seyircisine, ayakta alkışlarla selamlatıyor. Ayakta alkışlamanın bu seyirci için artık mutat bir beğeni göstergesi olduğunu, dolayısıyla artık hiç de böyle bir gösterge olmadığı söylenebilir, ama ben bu kez bu itirazı askıya almayı önereceğim.

Cyrano’yu izlemeye gittiğimde, itiraf etmeliyim, çok şey beklemiyordum. Ama eseri Türkçeye kazandıran, aslında hakkını vermek gerekirse, eseri bir kez daha Türkçe yazan Sabri Esat Siyavuşgil’in çevirisini gözlerimi kapatıp dinlesem bile bu birkaç saati boşa geçirmeyeceğim kesindi. Turgut Hoca birinde bu çeviri için “Aslından daha iyi olduğundan şüpheleniyorum,” demişti.

Nasıl oldu neden oldu bilmiyorum, çok da şikayetçi değilim, bir sanat eseriyle karşılaşmadan önce yapılabilecek ön araştırmaların olanağı arttıkça benim araştırmacı ruhum çürüdü. Oyuna gitmeden önce ne Kasapoğlu rejisi olduğunu ne Durukan ve Zeynep’in oynadığını bilmiyordum.

Başkahramanının, dolayısıyla onu canlandıran oyuncunun gerek sahnesel gerek yazınsan metin üzerinde hegemonyasını böylesine kurduğu başka oyun aklıma gelmiyor. Hep takma olan burunlar ne kadar gösterişli olursa olsun oyuncusunu gizleyemeyen filmi “Depardieu’nün Cyrano’su” olarak bildiğimiz gibi bu oyunu da “Durukan’ın Cyrano’su” diye bileceğimiz kesin.

Bunu yaparak Roxanne’ı oynayan Zeynep Yasa’ya ve oyun ekibinin yaratıcı emeklerini esirgemeyen üyelerine haksızlık yapmak istemem. Çayyolu Sahnesi’ne bir minyatür Büyük Tiyatro oturtarak başlayan ve şarkılarla, danslarla, hacimli dekor transferleriyle ilerleyen –hiç değilse– ritmik rejiye de. Aslında bu sonuncusunun ne kadar iyi olduğuna emin değilim, ama burada bunu tartışmak istemiyorum. Yalnızca ilk kez DTCF Tiyatro’da Levent Suner’in İki Efendinin Uşağı rejisinde gördüğüm bir konseptin buraya da yakıştığını söylemeliyim: Eğlenceli müzikler çalarak Avrupa halk tiyatrosunun gezici kumpanyaları havasında fuayede dolaşan oyun ekibinin karnaval havası.

Ne var ki, sahnelerimizin en iyi erkek oyuncularından Durukan Ordu, o parlak çeviriyle birlikte Cyrano’nun başarısını belirleyen en önemli unsur. Özcan Alper’in acının ve güzelin keyfekeder bir istifinden ibaret gördüğüm Gelecek Uzun Sürer filminin en başarılı yönü yine onun oyunculuğuydu. “Aman ne var ki oyunculukta, yönetmen Diyarbakırlı bir Kürt genci bulmuş oynatmış işte” diyenlerce bir oyuncunun halktan alabileceği en büyük övgülerden birini de almıştı Konyalı oyuncu. Pek zayıf dramatik ve mitolojik temeller üzerinde duran Rab Şeytana Dedi Ki’yi bile ayakta tutmayı başarmıştı. En gerçekçi oyunda bile romantik oyunculuğun abartılı teatralliğine saplanıp kalan DT törelerine rağmen, bu neo-romantik dramda sahici bir ton tutturmayı başarıyor.

Oyunculuk, enstrümanistlik, dansçılık gibi “yorum” sanatlarının yazarlık, yönetmenlik, bestecilik, koreograflık gibi “üretim” sanatlarından daha az yaratıcılık gerektirdiği bir mitostur. Hatta üstündekini yutup görünmez kılmaya teşne güçlü temeller (drama, beste vs.) üzerine bina kurmak isteyenlerin çok daha değilse bile çok daha farklı bir biçimde yaratıcı olmaları gerekir. Durukan sözcüğün alışıldık anlamlarıyla bir yorumcu değil bir yaratıcı gibi davranarak bize bir Cyrano armağan ediyor.

Tüm bunlara rağmen, iki saati epey aşan oyunu öfleyip püflemeden izleyebildiysek, bundaki asılın da aslı pay Durukan’ın, genel olarak oyun ekibinin, Siyavuşgil çevirisinin ve hatta yazarın değil, Cyrano’nun. Onun da her adı geçtiğinde şapkasını çıkardığı “ölümsüz gençliğin şövalyesiDon Quijote’den sonraki en büyük şövalyeyi sevmemek mümkün değil; en azından, imkansızı isteyecek kadar değilse bile, dileyecek kadar insan kalmışlarımız için.

Peki Rostand’ın doğumundan 145 yıl, oyunun ilk sahneye konuluşundan 116 yıl, yazarın ölümünden 95 yıl sonra hâlâ Cyrano’yu neden seviyoruz?

Aşkta ve savaşta taşınacak silah değildir gurur,” diyordu Cyrano. Cemal Süreya, “Kartallar dolanıyor generalim” diye başlayıp “Ben asker değilim nişanlıyım” diye biten o anıtsal Mola şiirinde bu dizeyi doğrudan alıntılamıştı:

Ama düşman demeye dilim varmıyor

Zaten böyle durumlarda ve aşkta

Taşınacak silah değildir gurur.”

İtiraf etmeliyim ki bütün oyun boyunca, Cyrano’nun şiirinin bu “şahbeytini” duymayı bekledim ve duyamadım.  Bu talihsiz budamayı tamamen duygusal nedenlerle kınıyor ve sorduğum sorudan devam ediyorum: Neden seviyoruz biz bu Fransız şair-şövalyesini bunca yıldan sonra?

Aşk ve savaş da dahil, gurur silahını bellerinden bir an olsun eksik etmeyenlerin yaşadığı topraklarda bu soruya cevap vermeye gerek var mı?

Varsa, el cevap aşağıdaki gibidir.

Cyrano’yu Seviyoruz

Çünkü, hepimizin kocaman bir burnu var.

Kimimizin çipil gözlerinde o burun, kimimizin fazlaca heybetli kulaklarında. Kısa boyumuzda, uzun boynumuzda. Güzel olmasını istediğimiz fakat insanların güzel görmedikleri yerlerimizde. Göğsümüzde de belirdiği oluyor ve bebeklerimiz hiç de çirkin bulmuyor memelerimizi. Ellerimizde ortaya çıkıyor bazen, yaptığımız iş dışında herkesin çirkin gördüğü ellerimizde. Sesimizin tonunda, türkü söyleyişimizde, kafamızın çalışmasında, soğuk esprilerimizde. Hepsinde birer Cyrano burnu var. Kimsenin sevmediği bir burun.

Çünkü hepimiz yürekliyiz.

Yalan yok, yürekliyiz hepimiz, çünkü seviyoruz yüreklileri. Güçlüyü görünce sindiğimiz çok olur, aman başıma bir şey gelmesin diyerek sustuğumuz, kendi öfkemizden tavşan gibi korktuğumuz. Dışarıdan bakınca düpedüz ödleğiz çoğu zaman. Yine de yürekliyiz biz. Cyrano gibi burnumuza yan bakana kılıç çekemiyoruz belki, “aman kendine dikkat et” telkinlerine onun kadar kolay gülüp geçmiyoruz. Yine de en saklı köşesinde göğsümüzün bir yürek var ki, çarptı, çarpıyor ve çarpacak.

İsrail cipine canlı kalkan diye kelepçelenmiş bir Filistin çocuğunun gözlerinde; bütün silahlarını göğsümüze dayamış bir hasmın süngüsü kemiğe dayandığında; Güney Amerika cangıllarında, Nepal ormanlarında, Rusya steplerinde, Anadolu dağlarında, Arap çöllerinde durmaksızın atan, attıkça bizi sevince bozan bir yiğitlik sevdamız var. Ne zaman ve nerede, en çok de niçin vurulduğunu, asıldığını bile doğru dürüst bilmediklerimiz için, bazen adını bile layıkıyla telaffuz edemediklerimiz için “Commandante Che Guevara!” diye “Deniz mahkemeye düşmüş…” diye türküler söylüyorsak bu sevdadan. Lamı cimi yok,

Sevdalıyız çünkü.

Cyrano denli şanssız değiliz hepimiz; her fırsatı kaçırmıyoruz onun gibi. Ama kayıp giden çok şey de var kılıç tutmaya alışkın, gül tutmada acemi avuçlarımızdan. Söyleyemediğimiz sevdalarımız var, dilimizi yakan. Bir kadına, bir erkeğe, bir ülkeye. Hepimiz 15 sene saklamıyoruz bunları. Hepsini 15 sene saklamıyoruz. Ama saklayanlarımız da var, sakladıklarımız da. Roxane’larımız var bizim. Başkası adına sevgiler sunduğumuz ama kendimiz adına sevdalandığımız.

Çünkü gururluyuz.

Yok, yalan değil, gururluyuz. Zapata’nın sözünü dinlemeyerek elimizde şapkalarımızla çıkıyoruz efendilerin huzuruna. Eli silahlı, cebi paralı, anamıza sövse sustuğumuz oluyor da, komşumuz yan baksa, göğsünde bir bıçakla gönderiyoruz evine. Bizim gibi olanlara sonsuz gururluyuz da, dudaklarımızı ısırıyoruz dünyamıza kastedenlerin eti yerine. Yine de, evet, ne olmuş, yine de bir gururumuz var; bir vakitler ayaktaydı, şimdi ayakta ve ayağa kalkacak. Cyrano’nun gururunu seviyoruz çünkü, buruşuksuz bir mendil gibi aya taşıdığı gururunu.

Çünkü bitmedik henüz.

Don Kişot’ları boşuna hatırlatsınlar bize. Boşuna sıkıştırsınlar sözlerinin arasına: “Biz de böyleydik yavrum, abileriniz de böyleydi, bak şimdi kim kaldı?” Biliyoruz ki Cyrano’yu sevdikçe, Cyrano’nun kim olduğunu bilmeden Cyrano’ları sevdikçe biz, eşkıya türküleriyle haykırıp, eşkıya ağıtlarına ağladıkça, daha çokları doğrulacak sisin arasından ve yine umutsuzlar mırıldanacak “nafile, nafile”.

Oysa boşuna olan tek şey var, insanın insanlığını öldürme çabası o da.

Bu yazı ilk olarak “Aşk ve savaştan gayrı her yerde gururunu bir silah gibi taşıyan şövalye 116 yaşında” başlığıyla Taraf Pazar dergisinin 20 Aralık 2009 sayısında yayımlandı. Mimesis-Dergi için DT’nin rejisi bağlamında genişletildi.

Sus, Söyleme, İyice Saçmaladın Artık: Tiyatrolar ve Özelleştirme

Barış Yıldırım

1990’lı yıllar.

Biri bir üniversitede öğretim görevlisi, diğeri Devlet Tiyatroları oyuncusu iki arkadaş otobüs bekliyordu.

İkisinin de hali vakti yerindeydi. Ama gökyüzüne salınan egzoz dumanlarına katkı sunmak istemedikleri için toplu taşımı tercih ediyorlardı. Ama Belediye onların bu duyarlılığını teşvik ediyor sayılmazdı pek. Otobüsler hep geç kalıyordu, onlar da olması gerekenden çok daha erken çıkıp bu bekleme süresini sohbetle geçirmeyi alışkanlık edinmişti.

O gün otobüs bir türlü gelmek bilmedi. Üniversite hocası, önceki geceyi hakemli bir yabancı dergi için hazırladığı makalenin bütün atıflarını MLA formatına çevirmekle, oyuncu ise adını daha önce hiç duymadığı Portekizli bir yazarın yeni çevrilmiş oyunundaki rolünü ezberlemekle harcamıştı. Bu yüzden ikisinin de grevden haberi yoktu. Sonunda yoldan geçen biri boşuna beklememelerini söyledi ve o gün daha sık geçen taksilerden birini çevirdiler.

Ne greviymiş bu?” diye sordu Oyuncu taksinin arka koltuğunda. “Bir özelleştirme, taşeronlaştırma muhabbeti dönüyordu ama…” diye cevapladı Hoca; iki gün önce hepsi gözaltına alınan bir grup öğrencinin odasının bulunduğu koridora yamuk astıkları bir afişi hatırlamıştı.

*

İkisi de duyarlı insanlardı. İkisi de “Önce komünistleri aldılar. Ben ses çıkarmadım…” diye başlayan Nazi dönemi papazının öyküsünü biliyordu. Bu öyküyü tüm dünya da biliyordu.

Ama kısa süreli çıkarların flaşı gözleri uzun süre kör edebilir.

Bu yüzden tüm dünyada işçilere karşı başlatılan özelleştirme ve taşeronlaştırma saldırıları ağır fakat kesin adımlarla hayatın her alanını kuşatırken işçi olmayanlar, o an yaşama koşulları tehdit altında bulunmayanlar, dipnot verme kuralları ve üçüncü sınıf varoluş bunalımı repliklerinden başlarını kaldırıp yokoluşlarının metnini yazan eli tutanlara katılmadılar.

Bugün üniversiteler de tiyatrolar da Demokles’in sözleşmeli kılıcı altında. Özel üniversiteler açıldı, devlet üniversiteleri haraçları yükseldikçe yükseldi. Tüm bu süreç boyunca, üniversite hocalarının ezici çoğunluğu, burunlarının dibindeki bu sürece ses çıkarmadıkları gibi her gün bu gidişe dur dedikleri için ders verdikleri sınıfların azalan, hapishanelerin çoğalan nüfusuna olsun, Liechtenstein’da toplanan bir konferans kadar dikkat hasretmediler. Tiyatrocular ise oldu olası zaten “Oyuncunun eylem yeri sahnedir!” gibisinden hikmetlere bayılırdı.

*

Şu sıralar Oyuncu, twitter hesabından #tiyatromadokunma! gibi iletiler paylaşıyor. Hocanın ise gündemi pek o kadar değişmedi. Ara sıra güvencesiz çalıştırılan asistanların masasının üzerine bıraktıkları bildirilere şöyle bir göz ucuyla bakıyor o kadar. Zaten emekliliği iyice yaklaştı.

Neoliberalizmin küresel düzlemdeki saldırıları” ifadesi kulağa ne kadar klişe gelirse gelsin, bugün, şu anda, bu dünyada, hepimizin yaşadığı şeydir. Sözleşmeli çalışan kağıt üzerinde değilse bile hayat üzerinde sendikasız ve güvencesiz çalışandır. Kapitalizmin kâr oranı, kendisini pazarladığı şatafatın parlaklığıyla ters orantılı olduğundan, dünyadaki bütün zenginlikleri üreten çalışanına daha az, hep daha az verme iktisinden bir an bile vazgeçemez. Bu yüzden de her alanda taşeronlaştırmaya, esnek çalışmaya, sözleşmeli işçiliğe gözü dönmüş bir açlık içindedirler.

*

Tiyatrolar özelleştiriliyor.

Bugün Devlet ya da Şehir Tiyatroları’nın sanatsal düzeyini, repertuar politikasını, halkla ilişkilerini tartışmak ahmaklıktan başka bir şey değildir.

Biliyoruz, ödenekli tiyatrolar hiçbir zaman halktan yana, halk için ve halkın hak ettiği kalitede sanat yapmadı, yapmayacak da. Devlet üniversiteleri de hiçbir zaman halk için bilim üretmedi. Belediyeler kağıt üzerinde kâr amacı gütmeyebilirler, ama belediye başkanlarının mal varlıklarındaki dramatik gelişmelere bir göz atmak belediye hizmetlerinin asıl olarak neyi hedeflediğini anlamaya yeter.

Örnekler çoğaltılabilir. Mesaj açıktır: Nasıl ki halka hizmet etmiyor diye belediye hizmetlerinin yahut üniversite eğitiminin özelleşmesini savunmak beynini ve yüreğini kapitalizme satmışlardan başka hiç kimsenin harcı olamaz, devlet ve şehir tiyatrolarının özelleştirilmesini, sözleşmelileştirilmesini, taşeronlaştırılmasını savunmak da mevcut neoliberal saldırıya rezil bir payanda olmaktan başka bir şey değildir.

Tiyatroların özelleştirilmesi bir sanat tartışması değil, bir sistem tartışmasıdır.

Sokağınızdaki çöpler toplanmıyor diye taşeronlaştırmayı savunmuyorsanız, Beckett oyununu postyapısalcılık öncesi konvansiyonlara fazlaca bağlı kalarak sergiliyor diye tiyatroların özelleştirilmesini savunamazsınız.

Yıllardır şoför koltuğuna oturmamış otobüs şoförünün yahut üç yıldır hiçbir rol oynamamış tiyatro oyuncusunun hangi ay tek hangi ay çift maaş aldığı tartışmasını, onların bütün ömürlerince aldığı maaştan daha fazlasını bir gecede cebine indirmek isteyen kodamanlar, emin olun, büyük bir ilgiyle izliyorlar.

Söz konusu olan boynunuzu kesecek bıçaksa, çeliğinin kalitesini tartışmak yalnızca bilim içgüdüsüne değil ölüm içgüdüsüne de işaret eder.

Sustunuz, sustukça sıra size geldi. Şimdi mümkünse saçmalamayın.

 

Haber Fabrikası ve Mimesis için birlikte hazırlanmıştır.

 

Dikkat: Bu Oyun Kalıcı Sınıf Kinine Neden Olabilir!

Barış Yıldırım

Biz acılarımızı anlatırken kimse bizi susturmaya kalkışmasın. “Mazlum edebiyatı” söylemlerinizi de alıp defolun.

Acılarımızı anımsayacağız, anacağız, anlatacağız. Kimse bize acısın diye değil; sokakların en sefil köpeği acısın bu acıları yaşarken yanımızda durmamış olana. Biz, intikamların en kıyıcısına, Devrim’e giderken düşmanımızın kimliğini ve kinini bir an olsun unutmamak, karşı kinimizin istifiyle menzile bir an daha evvel ulaşmak için anacağız acılarımızı; bazen bir meydanda sloganlarla, bazen bir mezar başında öfkeden titreye titreye ağlayarak, bazen bir tiyatro sahnesinde oyun oynayıp türküler söyleyerek.

Sanatı acılarımıza ve kavgamıza “alet” ederken bir an tereddüt etmiyoruz. Çünkü bizi sanat falan o kadar çok ilgilendirmiyor. Bizi “o kadar çok” ilgilendiren tek şey, Devrim. Dünyayı, üzerinde yaşayanlar için doğru, iyi ve güzel bir yer yapmak için gerekirse sanatı da harcarız. Devrimden sonra dans edecek miyiz etmeyecek miyiz diye bakkal hesapları yapmaya vaktimiz yok. Dansın âlâsını biz yaparız, orası ayrı; “salaş” bir “konsept” yaratacağım diye para döken köşebaşı kafelerin müdavimlerine kıskançlıktan tırnaklarını yedirecek sanat anıtlarını devrim yoluna santim santim dikeriz.

Çünkü yaşasaydı bu Nisan’ın ilk gününde 75’inci yaşına girecek olan adam, güneyin en yılmaz sine-gözü, yüreğini sürgün mezarlara saklamadan evvel, 1984 Newroz’unda demişti ki:

Hayatın her alanında iyi savaşçılar, başarılı savaşçılar olmak ve yetiştirmek zorundayız. Biz, sazımızı iyi, çok iyi çalmalıyız… Biz iyi, çok iyi türküler söylemeliyiz… Biz iyi, çok iyi resimler yapmalıyız… Biz iyi hikayeler, iyi şiirler, güçlü romanlar yazmalıyız… Kimi zaman sazımız silah, kimi zaman da silahımız saz olmalıdır. Biz iyi biliriz ki, en iyi türküleri, en doğru sözleri, yerinde kullanırsak bir kurşun gibi söyler.”

Belgelerle Eylül 1980

DTCF Tiyatro Bölümü’nden Cengiz Gültekin, okul içinden ve dışından oluşturduğu ekibiyle, kendi yazdığı İp oyununu sergiliyor. 12 Eylül faşizminde hapishanelerdeki direniş ve idamlar ekseninde oluşturulan İp, bir belgesel tiyatro örneği: Metnin (bağlantı replikleri vb. bir yana bırakılırsa neredeyse) bütünü, basın kayıtları ve dönemi yaşayan insanların mektupları, yazıları, röportajları, anlatımları gibi belgesel unsurlardan oluşuyor.

İlk örneğini Peter Weiss’ın (Nazi’lerin Auschwitz’te işlediği suçları soruşturmak için 1963-65 arasında görülen davanın tutanakları dışında tek bir söz kullanmadan hazırladığı ve 19 Ekim 1965 günü Doğu ve Batı Almanya’nın on üç tiyatrosunun yanı sıra Londra Kraliyet Shakespeare Kumpanyası’nda aynı gün perde açan) Soruşturma oyununun oluşturduğu belgesel tiyatro biçimi ülkemizde de zaman zaman deneylendi. Genco Erkal’ın uzun süre sahnede kalan Sivas 93’ü bu denemelerden en çok tartışılanlardan biriydi.*

Yine de emek-yoğun bir araştırma süreci gerektiren bu tarza ülkemizde, en çok ihtiyaç duyulan coğrafyalardan birinde, yeterince başvurulmadığını söyleyebiliriz. Bu yüzden Cengiz Gültekin’in okuldaki eğitim süreci dahilinde bir reji projesi olarak hazırladığı bu mütevazı oyun özel bir ilgiyi hak ediyor.

Birbirinden ayrı platformlarda oturan ve repliklerini bir okuma tiyatrosu edasıyla -ama ezberden- “okuyan” oyuncuların arkasında bir projeksiyon perdesi var. Kiminde 12 Eylül görüntüleri, kiminde darbeci faşist generallerin konuşmaları, kiminde işkenceleri yaşayanların anlatımlarının yansıtıldığı perdeye düşen oyuncu gölgelerinden biri adeta sahneyle projeksiyon arasındaki organik bağı oluşturuyor. Gölge, zulmü “izliyor.” Hoparlörden duyulan ses kimi zaman bir radyo tiyatrosunu çağrıştırmakta. Bu teatral unsurlara ek olarak, sahne kenarındaki bir müzik grubu 80-2000 arasında mücadele edenlerin çok aşina olduğu şarkılarla gösterimi epizotlara ayırıyor.

Oyunun en önemli sorunlarından biri de burada ortaya çıkıyor: Farklı teatral araçların onları bir arada tutacak bir ‘altlık’, bir ‘örgütleyici ilke’ olmaksızın kullanılmaları. Dramatik yapı farklı araçları bir bütünde birleştirecek ilkelerden biri olabilirdi, ama belgesel tiyatroyu dramatik yapı etrafında örmek çok daha zor (ama bir o kadar da gerekli). Özgün olmayan müziğin epik yahut dramatik bir araç olarak değil bir tür geçiş efekti olarak kullanılması da bu sorunları katlıyor.

İp hem yalnızca teatral değil bir politik eylem olarak da değerlendirilirse hakkı verilebilir. Bir teatral eylem olarak “sazını silah gibi” kullanmakta ustalaşması gereken yerlere kısaca değindim. Ancak bir siyasi eylem olarak önemli bir şeyi başarıyor: Bize halkın cellatlarının işlediği suçları. 12 Eylül’ün ve ardıllarının faşist zulmünü bilenlerimiz ve yaşayanlarımız için bile dişlerimizi ve yumruklarımızı sıkarak izlediğimiz bir suç dökümü sunan bu ‘eylem’in en önemli zaferi bu.

Yas giysilerimizi, gözyaşlarımızı yığıp derlememizi söylüyordu Neruda, ta ki bir metal oluncaya dek; düşmana vuracağımız, düşmanı çiğneyeceğimiz, düşmanın suratına tüküreceğimiz bir metal. “Kin kapılarını kırıncaya dek” sınıf kinimizi düşmanın ensesinden bir an bile eksik etmeye mezun değiliz çünkü.

* Soruşturma, Sivas 93 ve belgesel tiyatro hakkında ayrıntılı bir tartışma Evrensel Kültür’ün Ağustos 2009 sayısında yürütülmüştü: “Belgeler gerçeği kuşatmaya yetmiyorsa? Frankfurt 63 ve Sivas 93” (BY).

Not: 15 Nisan 2012’de Evrensel Gazetesi’nde yayımlanan yazının Mimesis için web’de okumaya yönelik düzenlenmiş halidir.

Kutudan Çıkmak mı Kutuyu Parçalamak mı?

Barış Yıldırım

Dışarıda Ankara, tüm cadde ve sokakları buz ve kayak pistlerine çevrilmiş halde, aday olmadığı 2014 Kış Olimpiyatları’na hazırlanıyor. Türlü denge oyunlarıyla avdet ettiğimiz 75. Yıl Sahnesi’nin ısıtılmamış seyir yeri dışarıyı aratmıyor. Gerçekten tiyatroyu seviyor olmalıyız.

Susan Yankowitz Kutular adlı oyununu 1972’de yazmış ve sonradan güncellemişse de de, metin, burjuva toplumun barındırdığı çok çeşitli kişilik, sorun ve ilişki tiplerini adeta Weberyen bir ideallik içinde sergilediği için, neredeyse hiç eskimemiş olmalı.

Kendilerini “uzun yıllardır söylemek istediklerini kendi tiyatrolarında söylemeye karar vermiş bir grup” olarak tanımlayan Tiyatro 1112 Garaj, Kutular’ı Yunus Emre Bozdoğan’ın rejisi, Fatih Veli Ölmez’in müziği, (aynı zamanda oyunculardan biri olan) Hakan Salınmış’ın dekoru ve Funda Çebi’nin kostümüyle sergiliyor. Çoğunlukla clown (palyaço/soytarı) oyunculuk metoduna yaslanan oyunda bu sahnesel unsurlardan her biri önemli.

A’dan Z’ye İngilizce alfabenin harflerini taşıyan 26 “kısım”dan oluşan oyun, parçalı nitelik taşıyan her bir kısımda Batılı burjuva toplumun derin sorunlarından ve sorunlu kişiliklerinden birini ya da birkaçını işliyor. Böylece güzelliğinden, entelektüel sermayesinden, ticari başarısından başka hiçbir şeyi olmayan yüzeysel kişiler, takıntılı saplantılı kaygılı kişilikler, birbirinden nefret eden çiftler, seksten başka şey düşünmeyenler, seksi de sorunlu yaşayanlar, kendini kayıp hissedenler, kurtarıcılığa soyunanlar, işten eve evden işe çürüyenler ve daha kimler kimler, yirmialtı kısım tekmili birden geçit resmi yapıyorlar.

Ama oyuna damgasını vuran ironi de tam burada açığa çıkıyor: Bu tiplerin hepsi kendinden memnun; ağlanacak hallerine kahkahalar atarak türlü fars komikleriyle, düşüp kalkmalarla, danslarla deviniyorlar.

Oyunculuk yarası

Ağlayan palyaço’ klişesinin tam karşı kutbuna, ‘palyaço gibi gülen sefiller’i koymuş yazar ve kumpanya da bu ironiyi başarıyla yansıtıyor. Metinde önerilenin aksine zaman zaman ironik palyaço oyunundan çıkarak devlet tiyatrosu tarzı bir teatralliğe meyil verildiği durumlar ise oyunun dramaturjisi ve oyunculuğunda aksayan noktalar olarak ortaya çıkıyor.

Bu arada (oyun metnini hemen bana ulaştırma inceliğini de gösteren) ekipten Aylin Saraç’ın belirttiği üzere, oyunculuk eleştirisi bu değerlendirmenin en zayıf kısmı. Bu, kısmen benim oyunculukla olan zayıf ilişkimden kaynaklanıyor; kısmen de çok az oyunculuk örneğin bana keyif verirken, çoğunun utançla yüzümü kapatma dürtüsü dışında bir şey vermemesinden.

Kabul etmeliyiz ki, bu topraklarda yapılan tiyatronun en kötü yanlarından, en irinli yaralarından biri, oyunculuk. Bugün artık sit-comlara malzeme olacak denli vakayi adiyeden olmuş abartılı, olumsuz anlamda teatral oyunculuk alışkanlıkları rejinin elini kolunu bağladığı gibi muhtemelen bu alışkanlıkların toprağında büyüyen reji de oyunculuğa bu açmazdan kurtulma şansı vermiyor. Tüm bunlar bir araya gelince, işin oyunculuk tarafına yönelik bir bakarkörlük geliştirmiş olmalıyım.

Ancak bu oyun için, oyuncuların –ama sadece clown tarzında oynadıkları zaman– hem emek, hem hüner hem de sanat açısından bilip alıştıklarımızın çok gömlek üstünde olduğunu söylemem gerek.

Oyunun biçimsel boyutlarını bir başka yerde daha ayrıntılı tartıştığım için okuru oraya yönlendiriyor (‘Aslında sahne de bir kutu’) ve bu sayfadaki boşluğu oyunun ideolojik/toplumsal tutumuna dair bir tartışmayla işgal etmek istiyorum.

Marx ve Weber: Devrim ya da Romantizm

Kutular, bizim de büyük ölçüde bir parçası olduğumuz Batılı kapitalist toplumların içinde çırpındığı derin yabancılaşmayı birçok yerde “eleştirel gerçekçi” diyebileceğimiz bir tavırla ve başarıyla sergiliyor.

Köpeklerini severken bile birbiriyle kavga eden çiftler, sıklımtıkış sallanmallan gidilen otobüslerde şişirilmiş egolarına veya seks takıntılarına yahut teslim oldukları statükolarına sığınarak idare edip giden insanlar; yardım kuruluşlarına verdiği iki gömlekle kendini tatmin eden “iyi” yürekliler; her gün bir psikolojik sorunla boğuşan bireyler ve sahnenin her yerini olduğu gibi yaşamımızın her yerini de kuşatan kutular: evlerimiz, alışkanlıklarımız, kurumlarımız, ilişkilerimiz…

Hepsi çok tanıdık. Ancak yazar için tüm bu manzaralar Weberyen bir “orta sınıf” kutusuna sığdırılacak bir malzeme teşkil ediyor. Dolayısıyla da sorun etik bir zeminde, nesnel temeli olmayan bir yabancılaşma/yozlaşma çerçevesinde tartışılıyor. Tiyatro 1112 de aynı zemine saplanıp kalmış; metinden farklı olarak, bir sorun önermeye yaklaştıkları yerlerde, doğaya dönelim, birbirimizi sevelim, kapatıldığımız kutulardan çıkalım’dan öteye geçemiyorlar.

Marksist teorinin önemli kavramı yabancılaşma sınıflar arası ilişkiler zeminine oturur. Ama bunu soyut bir insanın, bir “orta sınıf”ın yabancılaşması olarak okursak, bu kez aynı kavram son derece Weberci ve etik bir tınıya sahip olur. Buradan “Neler oluyor bize, neler oluyor?” arabeskliğine yahut “Unutalım bugünü, geçmişe dönelim” romantizmine uzanan yol çok kısadır.

Metinde “çalışan” değil “çalışkan” olarak tanımlansa da işçi sınıfını temsil ettiğini varsayabileceğimiz tipin de (oyunda kutu işçisi) diğer kutulardaki komşularından bir farkı yoktur. Rejide aynı eksen rol verilmemiş olsa da metinde son sahnede kutusunun dışında kalan tek oyuncu Evsiz, “kutulanmamış” olmak gibi bir erdeme sahip gibi tasvir edilmişse de bu da olsa olsa romantik bir yoksul-seviciliğe atfedilebilir. Ne de olsa, bohem sanatın ve anarşizmin sosyal tarihinin bize gösterebileceği üzere, proletaryayı umut olarak görmeyen tüm muhaliflerin son sığınağı lümpen proletaryadır.

Sınıfdışı bir toplum çözümlemesi bize çıkılması gereken kutuları gösterirken sınıfsal bir toplum çözümlemesi parçalanması gereken kutuları gösterir. Dünyanın dört diyarını, toplumun her bucağını ve kafalarımızın içini saran kutular öyle çatılmış ki çıkmamıza olanak yok, ancak parçalayabiliriz onları.

Kutular metni ve oyunu tam da kutuların bu niteliğini göremediği için iyi niyetli bir eleştiri ve eğlenceli bir seyirlik olmaktan öteye gidemiyor. Ama seyirlik gerçekten eğlenceli; tavsiye olunur.

6 Şubat 2012’de Evrensel gazetesinde yayımlanan yazı, Mimesis için genişletildi ve düzenlendi.

Shakespeare ve İdeoloji: Tiyatro Yeraltı

Tiyatro Yeraltı’nın ‘Bir Fikr-i Firar Meseli: Macbeth’ Oyunu Vesilesiyle

Barış Yıldırım

Babamın Shakespeare ve tarih ilişkisine dair kendine özgü fikirleri var. Shakespeare –ve onun yolundan giden bütün bir drama sektörü– olmasaydı hem tarihin hem bugünün dünyasında çok daha az entrika ve kan olacağını düşünür.

Babam spekülasyonlarını Dante ve Homeros’a kadar uzatırken ben sürekli Alman İdeolojisi’nden alıntılarım: “Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.” Shakespeare’in ve başkalarının kaleminden kan, kin ve entrika damlıyorsa, bu o kalemin hokkası olan içinde yaşadığımız toplumsal ilişkilerin ağzına kadar kan, kin ve entrikayla dolu  olmasındandır.

Tiyatro Yeraltı’nınBir Fikr-i Firar Meseli: Macbeth adlı oyununu görmek üzere Maltepe’deki Tiyatro Tempo’nun merdivenlerinden inerken Shakespeare ve Alman İdeolojisi bağlantısıyla bir kez daha karşılaşacağımı beklemiyordum.

Gerçi, iktidar meselesinin giderek “can yakıcı” bir hale gelmesinden olacak, özellikle tragedyalarında ve tarihsel oyunlarında hemen her zaman iktidar olgusu üzerine düşünen Shakespeare’in bu olguyu en çıplak haliyle ele aldığı tragedyası Macbeth son günlerde revaçta. (Örneğin Tiyatro Nar’da yakın dönemde, Selda Öndül’ün yazıp yönettiği Bay ve Bayan Makbet oyunuyla perde açtı.)

Yeraltı ise iktidar sorununu da kapsayacak şekildeideoloji olgusunu, rejisinin düşünsel kurgusunun eksenine yerleştirmiş. Yılmaz Angay oyunu Shakespeare’in Macbeth başta olmak üzere Titus Andricus, Hırçın Kız ve Hamlet metinlerinden yola çıkarak yazmış, sahnelemiş; dramaturgi de Fulya Paksoy’la birlikte Angay’a ait.

Gerçeğin ve Yanılgının Dünyası

Sahneleme ve dramaturgi, sahne etmenlerini ikiye ayırmış. Bir tarafta çoğunlukla kukla ve gölge oyunuyla temsil edilen ideoloji ya da “yanlış bilinç” düzlemi (oynatıcılar: Ali Değirmenci, Attila Aytekin, Aylin Topal, Fulya Paksoy, Hüseyin Martlı, Sedot, Yağmur Yalçın); diğer yanda çoğunlukla gerçek oyuncularla (Anıl Seren, Doğan Aktaş, Zeynep Başaran) temsil edilen gerçek dünya ya da “doğru bilinç” düzlemi.

Papaz Berkeley’den Matrix’e kadar kültür tarihi “iki dünya” diye adlandırabileceğimiz bir yaklaşımla oynar. Berkeley algılarımızın dışında bir gerçeklik olmadığını söylüyordu. Kant, içinde yaşadığımız fenomenler dünyasını aşıp neden-sonuç ilişkilerinden, zamandan ve mekandan azade numenal bir dünyanın bilgisine erişip erişemeyeceğimizi tartışıyordu. Calderon, Hayat Bir Rüyadır oyununda bir gün zincire vuruluyken ertesi gün prens olan bir adamın yaşadığı hangi dünyanın gerçek hangi dünyanın düş olduğunu bilememesini konu ediniyordu.

Velhasıl, insanlar görünüşle gerçek arasındaki ilişkileri çeşitli biçimlerde anlamaya, açıklamaya çalıştılar. Bunun bir sebebi var: insan, algısıyla algı nesnesi arasındaki ilişkiyi bir şekilde çözmelidir, çünkü bu ilişki hiç de dolayımsız görünmez, sık sık yanıltıcı sonuçlara götürür. Bu yüzden Marx, görünüşle gerçek aynı olsaydı, bilime gerek kalmayacağını söylüyordu ya.

Yeraltı’nın Fikr-i Firar’ı, asıl olarak gerçeklerin farkında olan oyuncular düzleminin türlü yanılgılar içindeki kukla ve gölge oyunu düzlemine verdiği ayarlarla örülü. Üç cadı, kukla düzleminden firar ederek gerçek oyuncuların arasına karışan ve kukla sahnesinde kendi öyküsünü izleyen Macbeth’e içine düştüğü çeşitli yanılgıları gösterir.

Kuklaları ve gölgeleri, metaforik anlamına uygun biçimde yanılgılar dünyası olarak; gerçek oyuncuları metaforik anlamına uygun biçimde gerçekler dünyası olarak kullanmak. Belki çok sıra dışı değil ama, yalınve üretken bir fikir. (Kumpanyanın bu fikri metinsel ve sahnesel olarak işleyişini bir başka yerde tartışmıştım, o yüzden ayrıntıya girmiyorum: Shakespeare’li bir ‘Fikr-i Firar Meseli’,http://goo.gl/G6tjr)

Bırakınız Ezsinler mi?

Dünyaya dair doğru ve yanlış fikirlerin olmadığı, Nietzsche’nin ve “O senin doğrun, bu benim doğrum”u yaşam felsefesi olarak benimsemişlerin batıl inancıdır. Elbette Dünya öküzün boynunda mı duruyor?, Kapitalizm insanlığa mutluluk getirebilir mi?Nihat Doğan mı daha çok saçmalayabilir Nagehan Alçı mı? gibisinden birçok sorunun doğru ve yanlış cevapları var. (Kabul ediyorum, son soruyu bilimsel olarak cevaplamak biraz zor olabilir.)

Ancak odağına doğru ve yanlış bilinçleri alacak kadar iddialı bir oyunun (ki bu iddiada hiçbir sorun yok) kendi ideolojisinin mercek altına alınması gerekir. Fikr-i Firar, Shakespeare’in Macbeth ve diğer metinlerindeki ideolojik kurgusunu eleştirirken, kendisi temelde soyut bir şiddet karşıtlığı konumunu benimsiyor. Feminist bazı tınılar da alttan alta bu konuma eşlik ediyor:

Macbeth’in savaşta yaptığı şiddet iyidir de amcasını öldürmesi mi kötüdür? Hamlet Ofelya’yla, Macbeth Lady Macbeth’le neden alakadar olmamıştır? Lady Macbeth’in neden kendi adı yoktur da Macbeth’in leydisi olarak anılır? İktidar ve şiddet nasıl iç içe geçmiştir vs.

Bu ideolojik düzlem son derece zayıf olduğu için zaman zaman tutarsız zaman zaman komik denecek kadar indirgemeci düşünceler sahneden bize vaz ve vaaz edilir.

Örneğin Hamlet’in kendini iktidar oyunlarına kaptırarak Ofelya’yı ihmal ettiği iddiası Shakespeare metni bağlamında epey temelsizdir; Hamlet, babasının katili olan amcasına karşı bir türlü harekete geçememenin suçluluk ve kararsızlık duygusu içinde zaten yarı deli gibi bir şeydir. Mesele bir adamın sevgilisini ihmal etmesi kadar basit değildir yani.

Bu “ihmal” meselesi LadyMacbeth’te iyice tuhaflaşır. Bir sahne önce Macbeth’i cinayete kışkırtan Lady, bir sahne sonra işlediği suç yüzünden delirince, bu kez Macbeth’e “Neden karınla ilgilenmiyorsun?” diye özetlenebilecek eleştiriler yöneltilir.

Elbette dramaturgi, bu oyunların meselesinin erkeğin kadını ihmali olmadığının farkındadır, ama feminist propaganda yapma çabasına kendilerini kaptırdıkları için metni farklı okuma adına zorlama yorumlara başvururlar.

Şiddet meselesine gelince zemin iyice kayganlaşır. İki sebepten:

  • Birincisi, bir Shakespeare metnini içerdiği şiddet yüzünden eleştirmek anlamsızdır; zira her şeyin sütliman olduğu, herkesin herkese engin bir hoşgörüyle yaklaştığı bir dünyada, drama olsa olsa iç bayan bir sevgi pıtırcığının mıymıy sesinden ibaret olabilir.
  • İkincisi ve daha önemlisi, şiddetkiremit gibi damdan düşen” bir şey değildir. Dünya yüzündeki bütün şiddetleri saiklerine göre ikiye bölüp bir terazinin kefelerine koyabilsek, bireylerin birbirine uyguladığı nedensiz şiddet kefesinin, egemen sınıfların iktidar hırsından kaynaklanan şiddet ve savaşların kefesi karşısında anında toprağa yapışacağını görürdük.

Fikr-i Firar, şiddetle iktidar ilişkisini zaman zaman görmeyi başarıyor, ama iktidarın sınıfsal niteliğini göz ardı ettiği için hızla soyut şiddet ve savaş karşıtı söyleme rücu ediyor.

Egemenlerin ezilenlere muazzam bir şiddet uyguladığı bir dünyada, siz egemenin şiddetine değil genel olarak şiddete karşı durursanız, ezilenin egemenin şiddetini şiddetle bertaraf etme ve egemensiz, dolayısıyla şiddetsiz bir dünya kurma hakkını da elinden alacağınız için, aslında söylediğiniz tek şey vardır: Bırakınız ezsinler, bırakınız ezilsinler!

 

22 Kasım 2011 tarihinde Evrensel Gazetesi’nde yayımlanan bu yazı (http://www.evrensel.net/news.php?id=18021) Mimesis için düzenlendi.