Charles Bukowski’nin Son Şiiri (ve faksla gönderilen ilk şiiri)

ah, affet beni Çanlar Kimin İçin Çalıyor,
ah, affet beni suda yürüyen Adam,
ah, affet beni bir ayakkabıda yaşayan yaşlı kadın,
ah, affet beni gece yarısı kükreyen dağ,
ah, affet beni gündüzün ve gecenin ve ölümün dilsiz sesleri,
ah, affet beni son güzel panterin ölümü,
ah, affedin beni bütün batık gemiler ve yenilmiş ordular,
bu benim ilk FAKS ŞİİRİM,
Artık çok geç:
abayı yaktım
ben.

Charles Bukowski

Open Culture’ın haberine göre Charles Bukowski, 18 Mart 1994 günü evine faks makinesi kurar kurmaz bu şiiri yayımcısına gönderdi ve bundan 18 gün sonra, başka şiir yazmadan, 73 yaşında lösemiden öldü. Şiir ilk kez yayımlanıyor. Ben çevirdim. Kimden özür diliyor acaba? Şiirinde hakkını veremediklerinden mi?


Reklamlar

Kayıp pembe bisiklete mersiye

Marburg’dan döneli bir vakit oldu. Lakin, sevgili Marxburger severler, daha yazmam gereken bir iki yazı var, buradan sözünü vereyim:

  • Bir tanesi ‘Yeni başlayanlar için Marburg’ olacak ama öyle şu otobüse binin şurada inin gibi şeyler değil de öyle kendi kafamca şehre bir giriş.
  • Sonuncusu ise “Avrupa’da liberal olmak kolay” ki Alaman ellerindeki sosyal mücadeleler yaşamından edindiğim bazı derin dersleri ülkemiz bağlamına taşıyarak yeni bir enternasyonalizmin kapısını falan filan.

Kayıp bir bisiklet

Yalnız bu arada ‘Küçük aksilikler konçertosu’na temsili resmini koyduğum kayıp pembe bisikletimin (kaç kere diyeceğim, kız bisikleti değil işte, inanmıyorsanız ortasındaki çubuğa bakın) gerçek resmini buldum.

Bizim Marburglu Seda var siz tanımazsınız, çalınmadan bir hafta önce bisikleti ona ödünç vermiştim. Bisiklet deyi çöllere düşecekti kız. Verdim ama keşke geri almaz olsaydım, çok geçmedi, birileri bağlı olduğu çiti kırıp çaldı.

Seda bisikletin resmini çok güzel bir yerde çekmiş. Marburg’a ilk gittiğim gün gördüğüm ‘sosyalizm’ yazılı köprüde.

Bu yazı bu resmi paylaşmak; epey yükümüzü çeken bisiklete, onu armağan eden iki sevgili dosta (ki evleri Marburg’un paralel başkentleri sayılır!) ve resmi çeken Seda’ya “mersi” demek; ayrıcana da kayıp bisiklete bir mersiye sunmak içindir…


Güzellik Üzerine

Bu Rönesans broşürlerinden fırlamış başlıkla Alman kadının güzelliğinden/çirkinliğinden bahsederek Türkiyeli erkeğin içini/Türkiyeli kadının gururunu gıcıklamak gibi bir niyetim yok (ayrıca tabii ki, 70 milyon beni izliyor). Tamamen estetik bir kategoriden bahsediyoruz burada, sululuğun lüzumu yok arka sıra.

Marburg’un güzel bir şehir olduğunu henüz söylemediysem Marxburger okuru bunu bilsin. Şehri güzel kılan şeylerden bazıları, şu az katlı, belli bir mimari beğeniyle kotarılmış ve bazısı birkaç asır yaşında binaların yanı sıra şehrin hakim tepesindeki Ortaçağ şatosu (oraya o şatoyu diken emekçiler de güzel buluyor muydu şatoyu acaba, bu yazının sonundaki Brecht şiirini onlara adıyorum), Lahn Nehri (Ren’in doğu kolu oluyor) ve şehri çevreleyen yemyeşil dağlar. Şehrin yolları yayalar ve bisikletliler düşünerek tasarlanmış ve gezelim görelim yerleri çok fazla. Bunlardan biri Botanik Bahçeleri ki ben eskisine gidemedimse de bugün yenisine uğradım. İçinde küçük bir derenin bir göle aktığı güzel bir bahçe.

Diğer ağaçlara kıyasla orta yaşlı bir ağacın altına oturup Tony Brewer’dan Marksist Emperyalizm Teorileri okudum. Ortamda okunacak en romantik kitap olmadığını kabul ediyorum ama bu yine de onu konunun ilgililerine kuvvetle tavsiye etmemi engellemiyor. Ayrıca bana kalırsa hayata sık sık böyle yabancılaştırma efektleri katmak lazım. Mayakovski Şiir Nasıl Yazılır‘da 1 Mayıs hakkında bir şiiri kışın yazmak gerektiğini söylüyor. Ben de böyle bir bahçede Vadim O Kadar Yeşildi Ki‘yi okumaktansa böyle bir kitap okumayı, doğayı görmek istediğimde de kitaba değil etrafa bakmayı tercih ediyorum. Tamam, konuya geliyorum…

Bir içten-dışa-vurum öyküsü

Marburg Eski Botanik Bahçesi'ndenBu resmi bahçenin çıkışına doğru bir tahta köprünün üzerinde çektim. Çeker çekmez de beni bu resmi çekmeye teşvik eden güzelliğin yarısını bile objektife yansıtamadığımı fark ettim. Fotoğraf tekniğiyle ilgili bir şeyden bahsetmiyorum. Ki daha geniş açılı bir objektifle gökyüzünün bir kısmı da dahil edilerek ve daha iyi ışık, kontrast vs. ayarları yaparak benim kafamdaki imge fotoğrafa daha iyi dökülebilirdi. Yine de fotoğrafın araçlarıyla arzu ettiğim sonuca ulaşılmasını kategorik olarak engelleyen bir şey var gibi geliyor bana.

Açıklamaya çalışayım ve bunun için de önce bir ayrım yapayım: Nesnenin sanatçının kafasının içinde oluşan imgesi ile nesnenin sanat eserine dökülmüş imgesi arasında. (Bu gezi fotosuna ‘sanat eseri’ kendime de ‘sanatçı’ diyerek mübalağa sanatı yapmıyorum. Çünkü sanatta abartacak bir şey yok. Herhangi bir iş işte. Bence hamamda şarkı söylerken sesini beğenen adam da sanat yapıyor ve bu anlamda bir ‘sanatçı’. Ayrıca bu resmi sanat olsun diye çekmedim. Ama şu an sanatsal düşüncenin konusu olduğu için ve hakkında böyle konuşmak daha kolay olduğu için sanat kavramını kullandım. Sanatı abartarak beni bu kadar uzun parantezler açmak zorunda bırakanlar utansın! Nerde kalmıştık?)

Elimizde nesne, nesnenin kafadaki imgesi, nesnenin üründeki imgesi var. Ve Marx Kapital‘de şöyle diyordu:

“Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pekçok mimarı utandırır. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir.”

Yani, benim ‘nesnenin kafadaki imgesi’ dediğim şey, en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey oluyor. İyi de her zaman kafadaki imge ortaya çıkan üründeki imgeyi tutmuyor. Benim şu basit fotoğraf deneyiminde yaşadığım gibi.

Bu ‘tutarsızlığın’ sebebi ne diye düşündüm. Bunlardan biri gökyüzünün eksikliğiydi. Ben oraya baktığım zaman yukarıda bir yerlerde gökyüzünü ‘görüyordum’ ve objektife sığmadığı için de bu resim hissettiğim ferahlığı yansıtamıyordu. ‘Görüyordum’u tırnağa aldım, çünkü aslında biraz düşününce gökyüzünü o an pek de görmediğimi fark ettim. O an önemli olan şey benim gökyüzünü görmem değil, gökyüzünün tepemde asılı olduğu bilgisine yahut hissiyatına sahip olmamdı. Belki mesele sadece gökyüzü de değildi, bahçenin şu an çoktan görüş alanımdan çıkmış olup da bana çeşitli güzellik hisleri tattırmış olan kısımları da eksikti resimde. Velhasıl benim o resmi çekerken genel olarak içinde bulunduğum (duygusal değil de estetik) haletiruhiye eksikti. Nesnenin kafamdaki imgesi o halet-i ruhiyeyi de içeriyordu ki en iyi fotoğrafçı en iyi makineyle de çekse onu resme dahil etme şansı yoktu.

Yahut belki de vardır. Belki fotoğrafa öyle öğeler katılabilir ki bu haletiruhiye bakana hissettirilebilir. Nedir bunlar bilmiyorum. Ya da belki fotoğrafla değil başka bir araçla, mesela edebiyatla yansıtılabilir bu toplam duygu ve toplam güzellik. Bir tür izlenimcilikle dışavurumculuk sentezi arıyorum aslında. Nesne sanatçıda bir toplam (hem görsel hem de görsellik dışı öğeleri içeren) estetik haleti ruhiye uyandırır, işin izlenimcilik kısmı bu. Sonra bir takım öğeleri kullanarak bu toplamı üründe ifade etmeye çalışır, işin dışavurumculuk tarafı da bu.

Bu işin sanatsal üretime dair olan kısmı elbette. Benim baştaki niyetim güzelliği oluşturan öğelerin içinde güzelliği deneyleyenin öznelliğinin de olduğunu söylemekti ki büyük bir buluş sayılmaz. Estetik adına bir şey söyleyen herkes güzelliğin nesnel ve öznel (yani güzelden kaynaklanan ile güzeli deneyleyenden/alımlayandan kaynaklanan) boyutlarını tartışır. Benimkisi de tüm bu tartışmalara kendi deney penceremden küçük bir bakış.

Bu arada güzel güzel deyip duruyorum ama nedir güzel diye soran olursa pek bir cevabım da yok. Yukarıda Marburg Şatosu’nu inşa eden işçilerin anısına adamayı vaat ettiğim Brecht şiirine geçmeden önce

bir önceki yazıda alıntıladığım Brecht şiirine nazire yapıyorum: “Peki nedir güzel? Güzeli bilir miyim? Bileni bilirim. Güzel nedir bilmem ben. Gördüm mü bilirim.

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim
Kitaplar yalnız kralların adını yazar
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı

Bir de babil varmış boyuna yıkılan
Kim yapmış babili her seferinde
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
Altınlar içinde yüzen limanın

Ne oldular dersin duvarcılar çin seddi bitince
Yüce romada zafer anıtı ne kadar çok
Kimler acaba bu anıtları diken

Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
Dillere destan olmuş koca bizansta

Atlantikte o masallar diyarında bile
Boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı
Bağırıp imdat istediler kölelerinden

Hindistanı nasıl aldıydı tüysüz İskender
Tek başına mı aldıydı orayı
Nasıl yendiydi galyalıları sezar
Bir aşçı olsun yokmuydu yanında onun

İspanyalı filip ağladı derler batınca tekmil filosu
Ondan başkası acaba ağlamadı mı
Yedinci yıl savaşını İkinci Frederik kazanmış ha
Yok muydu ondan başka kazanan

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı
Ama pişiren kimler zafer aşını

Her adımda hop demiş fırlamış bir büyük adam
Ama ödeyen kimler harcanan paraları

İşte bir sürü olay sana ve bir sürü soru

Emperyalizm yahut Şu Göçmen Dostu Evropa

“Peki nedir bir insan?
İnsanı bilir miyim?
Bileni bilirim!
İnsan nedir bilmem ben,
Fiyatını bilirim.”

(Bertolt Brecht, Die Massnahme/Önlem,
‘Tüccar’ın ağzından Arz-Talep Şarkısı’)

Sergiden görünüş

Serginin adı Zwei Welten: ‘İki Dünya.’ Hollandalı fotoğrafçı Annet van der Voort’a ait. (http://www.ausstellung-zweiwelten.de, Almanca)

Marburg Üniversitesi’nin ender çirkin (fakat son derece faideli) binalarından birinde, kütüphanede açılmış. Afganistan’dan Hollanda’ya, İrlanda’dan Türkiye’ye dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya’ya göçmen olarak gelmiş 27 genç insanın fotoğraflarından oluşan bir sergi. Her resmin yanında (evet, bence fotoğrafa resim denilebilir bazen) gençlerin Almanya hakkında düşünceleri yer alıyor.

Dikkatimi çeken şey, hemen herkesin Almanya’da bulunmaktan ne kadar mutlu olduğuydu. Sadece Afganistan’da savaştan, İran’da şeriattan falan kaçanlar değil, Hollanda’dan buraya yolu düşenler de. Bir takım kültürel sorunlar yaşıyorlardı tabii; Michael adını “Maykıl” diye değil de “Mihael” diye telaffuz etmelerinden rahatsızdı mesela, Hintli genç krikete yeterince önem verilmemesinden. Alman asıllı Rus kız, “Bize Rusya’da Alman derlerdi, burada Rus” diyordu bizim Almancıları yankılayarak. Türkiyeli Kürt kız ise arkadaşlarını özlüyordu. Almanca zordu, ana dillerini unutmuşlardı vs. Ama dönmek istemiyorlardı, hayır, kesinlikle, hiç istemiyorlardı dönmek.

Gelecek perspektifleri sorulmuş, bu perspektifler en çok da sağlık sektörüne odaklanmış. Kaçının hemşire ve türevleri olmak istediğini hatırlamıyorum. Nedense doktor olmaktan ziyade hemşire olmayı hedefliyorlar, Suriyeli Arap kız Dubai’de bir Alman çocuk hastanesinde hemşire olmayı isteyecek kadar sofistike bir vizyona sahip. Bu son vizyon, göçmenliğin özüne dair bir şeyler taşıyor sanki. Bir Arap, bir başka Arap ülkesine gitmek istiyor, ama bir Alman hastanesi görevlisi olarak. Kendisini içinden çıktığı “geri” topluma muzaffer bir yardım eli olarak görmek istiyor olmalı.

Niyetim 15-25 yaş arasındaki bu gençleri sorgulamak değil. Onlara bunları söyleten düzenleri sorgulamak: 1) Serginin düzenini, 2) Dünyanın düzenini.

Sergi fotoğraf sanatı açısından çok önem taşımıyor bence. Bir takım vesikalık yüzler. İyi çekilmiş, iyi basılmış, ama hepsi bu. Ama sergiden insana kalan anafikir şu oluyor: “Almanya’da oldukları için ne kadar şanslılar!” Dahası, doğru bu. En azından çoğu için. Aralarında tek tük babalarının işi vesilesiyle falan yolu buraya düşenler olsa da çoğu yoksul, gayrı-demokratik (şu anti-demokratik lafının liberal çınlayışına sinir oluyorum), savaş halindeki ülkelerden falan gelmişler. Almanya’daki yaşayışları kuvvetle muhtemel eskisinden daha iyi. Ama sergi iki şeyi söylemediği için “Ne mutlu Almanya’da olana”dan öteye geçemiyor. 1) Almanya da pembe gül bahçesi değil, bir de Alman muhaliflerine sorun; 2) Onların içinden geldiği kötü durumun bir sebebi, Almanya’nın da bu sebeple yakın ilişkisi var. Bu da bizi “dünyanın düzeni” meselesine getiriyor.

Bu dünyanın düzenine…

Lenin emperyalizmi devrimci Marksist bir perspektiften çözümleyen ilk kuramcıdır. Hilferding, Kautsky ve başka kuramcılardan yararlanarak bize emperyalizmin nasıl işlediğini gösterdi ki ana hatlarıyla çarklar hâlâ aynı dönmektedir. Kabaca hikaye şu – ki Jack London, Demir Ökçe‘de aynı hikayeyi üstelik de Lenin’den 10 yıl kadar önce çok çarpıcı bir biçimde anlatır, şu anda ne yazık ki alıntıyı bulamadım, ben kendi dilimle özetleyeyim:

Kapitalistler aşırı kar hırsıyla bir yandan ihtiyacı gözetmeden deli gibi üretim yaparlar, öte yandan aynı hırsla işçileri hep daha ucuza hep daha ucuza çalıştırırlar. Trajik fakat zorunlu paradoksları budur. Milleti üç otuz paraya çalıştırarak ürettikleri zibil gibi malı kim alacaktır? En büyük müşterileri işçilerdir ve bizzat onlar tarafından yoksullaştırılmışlardır. İşte öyle belirli döngülerle kapitalizm aşırı üretim krizine girer, depolar malla dolup taşarken insanlar sokakta açlıktan kırılırlar. En son 2008 krizinin bu Marksist kriz çözümlemesi şemasına uyduğunu en baba liberal ekonomistler bile kabul etti. Kapitalist şirketler koca koca tekeller olup tekniğin son olanaklarını muazzam bir kitlesel üretime seferber ettikleri zaman bu aşırı üretim sorunu çok daha bela bir hale gelir. İşte sömürgecilik bu paradoksun mucizevi çözümüdür. Klasik sömürgeciler üçüncü dünyanın kaynaklarını talan ederdi. Bunlar ise üçüncü dünyayı hem pazar hem de ucuz işgücü olarak kullanmak gibi şeytani zekalarına yaraşır bir iş yapıyorlar. (Ülkemizi yabancı sermayeye açtık, şu kadar yabancı yatırımcı var, bravo bize falan filan diye ortalıkta dolaşanlar özetle bu emperyalist sömürgecilerin yerli kapıkulları oluyorlar.)

Hikayenin bizim sergimizi ilgilendiren tarafı şu ki Almanya dünyanın yakın zamana kadar ilk, şimdilerde de Çin’den sonra ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın dört bir yanı Alman şirketleriyle dolu. Krupp-Thyssen ve Siemens gibi Hitler’in gaz odaları ihalesini almış bulunan şirketlerden Mercedes’e bilmemneye kadar. Ufacık Kosova’da bile 2 Milyar Euro mu ne yatırımları varmış, geçen bir yerde gözüme çarptı. Şimdi efenim burada şartlar pek iyi, eğitim kebap, işsizlik maaşı yüksek falan filan ama (ki sosyalizmin yıkılışından sonra buradaki işçilerin ve öğrencilerin de biberondan emdikleri mamayı burunlarından getiriyorlar, ama orası ayrı) dünyanın düzenini biraz bilen biri, buradaki görece refahın üçüncü dünyadaki milyarlarca insanın açlıktan ve işsizlikten kırılmasıyla öz akraba olduğunu da biliyor. Almanya emperyalist zincirin önemli bir halkasıdır. Norveç’te ya da Finlandiya’da sosyal hakların ne denli iyi olduğunu, aslında sosyalizme değil sosyal demokrasiye ihtiyacımız olduğunu tekrarlayıp duran aymazlara mesela ceplerindeki Nokia telefonların ‘Nokia Tune’ adı altında da olsa onlara bir Bach bestesi dinletmek üzere tasarlanmış kültür ürünleri olmadığını hatırlatırım.

Sonra da sergi açıp, üstelik sergide de göçmen öğrencileri çalıştırıp bize ‘Almanyam Almanyam Cennetim’, ‘Doyçland Doyçland Bulunmaz Eşin’ türküleri dinletiyorlar. Sergiyi de Afrikalı gibi giyinmiş Alman emeklileri davul grubuna bin tane 4/4′lük ritim çeşitlemesini çaldırarak açtılar iyi mi? Yabancı deyince akıllarına Afrika yerlileri mi geldi artık neyse…

Dünyayı yoksulluğa boyuyorlar. ‘Boyalı kuş’ların sınırlarından geçmemesi için kara ve deniz sınırlarına milyarlar döküyorlar. Hasbelkader gelenleri en kötü işlerde çalışıyorlar. Onların çocuklarına da Almanya’da ne kadar mutlu olduklarını anlattırıyorlar.

Thomas Münzer’den Marx’a, Rosa Luxemburg’dan Ulrike Meinhof’a ‘insan’ insanları (bu sıfat onlara yeter) dünyaya armağan etmiş Alman halkının bir başka büyük hediyesi Brecht, Önlem‘deki Tüccar’a şöyle söyletir ya:

Benim derileri yükleyenlerin, kantinde, benim pirincimi nasıl satın aldıklarını görmeliydiniz.

Sarı Köpeğin Mağarası

Sarı Köpekler Mağarası-Afiş

Üniversitede sinema… Bir anfinin (Tam olarak Hörsaal 4) büyük projeksiyon perdesi bir sinema perdesine dönüştürülmüş. Ses düzeni pek zayıf ama film Moğolca olduğundan, diyalogdan müzikten yana da pek yoğun olmadığından sese fazla ihtiyacımız yok. Üstelik de gösterim öncesi yapılan çekilişte bir sonraki filme bedavadan bilet kazandık, daha ne olsun.

Önce uzun uzun reklamları izledik. Bir üniversite sinemasında hiç reklam beklemediğimden, bilhassa uzun geldi bana. Sevgilisiyle bira içen gencin rüzgarın yönünü hesaplayarak attığı boş bira kutusunun evin çeşitli köşelerine değdikten sonra sokaktaki çöp kutusunun tam içine düştüğü reklamdaki zeka pırıltısına, özel üniversite reklamı olup mide bulandırmıyor olsa alkış tutulabilirdi. Hele de bir önceki yazıda şeceresini döktüğüm Mensa nam yemekhanede “Hiçbir eğitim bedava değildir, ama geleceğimiz cart curt” makamından Baskın Oran usulünden çalan liberal gençlik bildirilerini okuduktan sonra bu bulantıyı bastırmak zor. Ama filmden bahsetmeyecek miydik yahu?

(Uyarı: Şimdi filmden enine boyuna bahsedeceğim. Filmleri sadece sonları için izleyen arkadaşların bile ‘spoiler’ tabir edilen aşağıdaki metni okumasında bir zarar görmüyorum. Valla, sonu hariç, hemen hiçbir şey olmuyor filmde. Yine de isterseniz buraya tıklayarak film anlatımını geçebilirsiniz.)

Öncelikle şunu söylemeliyim: Orta Asya civarından izlediğim az sayıdaki filmden vardığım aceleci genelleştirmeyi haklı çıkarak bir filmdi bu. Az olay, az diyalog, uzun uzun geniş ufuklar, tanımadığımız yaşamlar kare asını fazlasıyla yakaladı. Şehirde okuduğu ilkokuldan yaz tatili için köyüne gelen göçebe kızı Nansal’ın bir mağarada bulduğu bir köpekle olan ilişkisini anlatıyor. Babası, kötü niyetinden değil fakat köpeğin hiç bilmedikleri ‘erken çocukluğu’nda kurt eğitimi almış olup sürüye saldırma olasılığından korktuğundan, köpeği istemiyor. Biz pek çok ‘Moğol yerlisi’ manzarası gördükten, arada da Nansal’ın köpek peşinde sığındığı bir yaşlı kadının evinde ‘Sarı Köpekler Mağarası’ öyküsünü (bari bunu anlatmayayım, filme kalsın) dinledikten sonra, mutlu sona ilerliyoruz. Ailecek bütün göçü toplayıp kağnılarla bir yere giderken küçük oğlan çocuğu kayboluyor. Aslında biraz zalimane biçimde ama aslında peşlerinden gelmesin diye bir yere bağlanan köpek ipini kopartıyor ve bebeği akbabalara karşı koruyor. (Aslında öyle somut bir akbaba saldırısı yok, ama yine de varlıkları tehdit edici.) Sonunda maaile köpeği de alıp, göçebelere yaklaşan seçimlerde seçim haklarını kullanma duyurusu yapan bir cipin yanından geçip hedeflerine doğru ilerliyorlar. Dedim size, sadece köpeği aldılar, bir şey yok diye.

Ama…

Tüm bu olay kısırlığına rağmen, biz yine de filmi dikkatimizi hemen hiç yitirmeden izliyoruz. Hele ki dikkati beş dakikadan fazla bir yerde eğlenemeyen ben dâhil. Öncelikle filmin hemen hepsini teşkil eden Batchuluun ailesinin fertleri çok sempatik insanlar. Üç çocukları, ataerkil fakat anlayışlı babaları, itaatkâr ve düşünceli anneleriyle birlikte. Ayrıca (hiç de mağarada bulunmuşa benzemeyen, tüyleri pasparlak) köpek Zachor da pek tatlı. Üstelik hiç bilmediğimiz bir hayat. Steplerin ortasında peynir yapan, et tütsüleyen, kadın erkek 7-8 yaşından itibaren at süren, küçük şeylerle yetinen bir aile. Step manzaraları gerçekten çok güzel. Yani işin çoğunu ‘turistik’ kısım hallediyor.

Ama yazarların ve yönetmenin hakkını yememek gerek. Bu dar materyal deposu içinde gösterge sürekliliğini çok güzel koruyorlar. Babanın anneye şehirden getirdiği (muhtemelen ‘Hepsi 1 Milyoncu’ların Moğol versiyonundan satın alınmış) plastik kabın hediye olarak alınışındaki ölçülü memnuniyet, kabın tencerede yanıp şeklini yitirmesi ve en son, Nansal’in köpeğinden ayrılmadan o kapla köpeğini son bir kez beslemesi, örneğin; bir küçük mavi plastik kap ne çok işe yaramış. Yine –galiba çadıra elektrik üreten– küçük bir rüzgar jeneratörünün pervanesinin hızlanıp yavaşlanmaları çeşitli duygusal durumlara ve doğal olarak mevsime dair –bazen fazla doğrudan– göstergeler üretmekte başarıyla kullanılıyor. Akbabalar ve kurtlar da, göze sokmadan, tam kararında ara ara hatırlatılarak varolduğu kadarıyla kurgunun içine ustaca örülmüş. Görüntü yönetmenliğini de (ya da Moğol bozkırlarını, tam bilmiyorum) alkışlamak gerek. Ve hiçbir kötü karakterin olmadığı, hiçbir ciddi çatışmanın yaşanmadığı bir filmi, turistik merakımızın yardımıyla da olsa ilgiyle seyrettirmeyi başaran herkesi…

Piscator Sahnesi’nde oyun izleme fırsatını kaçırmışım. Sezon kapanmış. Ben de karşısındaki binada bu filmi izledim. Sayılmaz gerçi, ama yoktan iyidir… Ayrıca ben sevdim…

Sarı Köpeğin Mağarası
(The Cave of the Yellow Dog / Die Höhle des Gelben Hundes)
Alman-Moğol Yapımı (2005). Yön. Byambasuren Davaa,
Sen. Byambasuren Davaa, Michael P. Greco. 2005 En İyi Yabancı Film Oskar Adayı. 2006 Deutscher Filmpreis, En İyi Çocuk Filmi

İki oyun bir heves

Bu yazı Mimesis online sürümü için, Marxburger akılda tutularak hazırlandı. Yazının Mimesis’teki versiyonu için tıklayın… Sağolsun Mimesis’teki editör arkadaşlar benim sarsak konuşma dilini biraz edit etmişler. Daha matrak versiyonunu ise Marxburger’in az sayıda okuruna sunuyoruz:

Marburg’u bilir misiniz? Nereden bileceksiniz. Yolum düşenece ben de bilmez idim. Almanya acı vatanın Hessen nam eyaletinde Frankfurt’tan 70 km kadar kuzeyde şirincecik bir üniversite kenti. Üniversite kenti dediysem öyle içinde üniversite olan herhangi bir kentten bahsetmiyorum.Almanya’da ‘Uni-Stadt’ (Uni-Ştat okuyunuz) derler, böyle bir idari birim var. Tüm ülkede altı tane ‘Üniversite Kenti’ mevcut. Burası bunların hasından ve Marburglular, “Her şehrin bir üniversitesi vardır, Marburg üniversitedir,” diye övünürler şehirleriyle.

Kalesi, gotik Elizabeth Kilisesi, dışı bir içim su olup içi İsa’ya emanet binalarıyla örülü eski şehri, tarihi üniversite binaları falan değil, Marburg’un en önemli yeri bence Mensa. ‘Yemekhane’ manasına geliyor. Lahn nehri kıyısında bir bina. İçinde çeşitli üniversite idari birimleri ve merkezi kafetarya var. 80 binlik nüfusun üçte birinden fazlasını teşkil eden üniversite öğrencileri ve çalışanlarının hayatı kabaca şehrin her yanına dağılmış fakülte binalarıyla Mensa arasında gidip gelmekle geçiyor. Akşamları da evlerine, barlarına falan gidiyorlar tabii. Bir de Wagonhalle’ye.

Sözü iyi bağladım. Aslında benim niyetim baştan beri Wagonhalle’deki bir tiyatro oyunundan bahsetmek ama sözü Marburg’da dolandırıp duruyorum. Burası, adındaki ‘wagon’dan belli, demiryolu idaresinin kullanılmayan bazı binalarından oluşturulmuş bir kültür merkezi. Sıcak, ev gibi bir ortam işte.Ana binanın yarısı kafe-bar, öbür yarısı oturma yerlerindeki sert sıralar hariçhiç fena tesislere sahip olmayan bir tiyatro sahnesi. Ayrıca açık havaya dasahne kurulabiliyor. Hatta bugün İranlıların kültür gecesine bakayım diye uğradım da, açık havada bir Sherlock Holmes uyarlaması gördüm. Galiba oyunun bir yerinde demiryollarında kullanılan şu tulumba gibi basarak ilerletilentekerlekli araçtan kullanıyorlardı (evet, kültür merkezinin içinden kullanılmayan bir demiryolu geçiyor). Ancak Mimesis ve Marxburger okurlarına başka biroyundan bahsetmek üzere eve dönüp yazı yazmam gerektiği için oyunu izleyemedim. Ekmek arası sosis yedikten sonra fosforlu pembe bisikletime atlayıp (hayır,erkek bisikleti!) pencereden elimi uzatsam ormana değebileceğim yurt odama geri döndüm. Ama elimi falan uzatmıyorum, çünkü bu bölge uçan kocaman hamamböcekleriyle ünlü ve şimdi onların mevsimi biraz geçmiş olsa da türlü haşarat sık sık pencereme çarpıp içeri girme niyetlerini açıkça belli ediyor. Ormanlar, içinde yaşamadığın sürece romantik yerler…

Aslında ben tiyatro dediğimiz dünyanın ne denli şümullü (ü-u-ü mü?!) ve çok yönlü bir yaşayan organizma olduğundan bahsederek başlayan ve bu organizmanın bünyesine mütevazı fakat sağlamca kurulup ona kan ve can taşıyan ‘öğrenci oyunları’ kategorisinden bir oyunu tartışarak devam eden, teorisi kuramı analizi yerinde bir yazı yazma niyetiyle oturmuştum makinenin başına, nasıl böyle mavraya vurdum bilmiyorum? Bence bu yazıyı hayatta yayımlamazlar. Yine de devametsem mi? Edeyim. Olmazsa Marxburger’de yayımlarım…

Marburg’a geldiğim zaman iki tanıdık isim bana hoş geldin etti. Biri Käthe Kolwitz, işçilerin büyük kadın ressamı. Kaldığım yurda doğru giden yolda onun adına kurulmuş kamu okulları var. Diğeri ise Marburg kökenli Erwin Piscator; Brecht’in yoldaşı, politik tiyatro üstadı, Harp ve Sulh’ü sahneye taşımaya cüret edecek kadar tiyatroya hâkim yönetmen. Rektörlüğün hemen karşısında, belediye binasındaki ana tiyatro binası onun adını taşıyor. Şimdi ben Yoldaş Piscator’un adını taşıyan binada tek bir oyun bile izleyememişken Alman tiyatro hayatı hakkında bir yargıya varırsam dayak yerim, ama Wagonhalle’de gördüğüm iki öğrenci oyunundan yola çıkarak diyebilirim ki, bunlarda ‘illegalite’ takıntısı var. Sürekli olur olmaz sahne değiştiriyorlar ve her seferinde dekor değişimini gizleyeceğim diye akla karayı seçiyorlar. Işıklar sönüyor yanıyor, perde kapanıyor açılıyor, taşınan eşyalar duyulmasın diye müzik son ses açılıyor vs. vs. Bunca tantanadan sonra da hepi topu Hans’ın evinden Julia’nın evine geçiyoruz. Balya balya lafları ezberliyorlar, tık demeden sahneleri akıtıyorlar, trafik polisliğinde müthişler, dekora, kostüme, butafora iyi para döküyorlar, burjuva insanın kent hayatındaki sıkışmışlığı ve psikanalizin iktidar örüntüleriyle ilişkisi gibisinden gayet çağdaş temalar seçiyorlar, ama iş dekor değiştirmeye gelince, lise müsameresinden beterler. Dekor değişimine harcadıkları emeği, iki sahne arasındaki kıyafetlerin devamlılığına harcasalar daha iyi ederler.

Şimdi ben bu Wagonhalle’de iki oyun izledim. Bir tanesi Alles Lüge adlı bir Almanca oyundu ki ben o zamanki Almancamla Alles’in‘Her Şey’ olduğunu biliyordum da Lüge’nin‘Yalan’ olduğunu bilmiyordum. Oyunun bir yerinde üzerinde oyunun adı yazan bir pankart açtılardı da ben “Bütün iktidar Sovyetlere!” falan diyorlar sandıydım. Meğer nihilizm bayraktarıymışlar. Neyse, o günler geçti tabii, şimdi Almanca’da Goethe’nin bütün eserlerini bitirdim Hegel’e geçtim, diyemesem de bahsedeceğim oyunu gayet iyi anladım, çünkü dili kuralsız fiillerini sevdiğimin İngilizcesiydi.(Almancayla biraz hemhal olacak olanlar İngilizce yirmi otuz tane fiilin çekimini ezberlerken mırın kırın ettikleri günleri pişmanlıkla hatırlayacaklardır.)

Oyunumuzun adı Madness & Desires. ‘Delilikler ve Arzular’ diye çevrilebilir. Oyun, “Trajedimi? Komedi mi? Olsa olsa psikanaliz” sloganıyla sunuluyor. Adına ve tanıtımına bakarak, Aydınlanma’dan beridir Batı düşüncesinin başının belası olmuş ikilikarşıtlıklar (binary opposition) meselesini ele aldığını düşünebilirsek de aslında durum daha basit: Bu aslında bir değil iki oyun. İkisi gevşek bir bağla birbirine bağlanmış. O gevşek bağ da birinci oyundaki Sigmund Freud’un ikinci oyunun başlangıç cümlesini söylemesi.

Marburg Üniversitesi İngiliz Dili bölümünün öğrenci tiyatrosu Dramagroup, oyun broşürlerine ne yönetmenin ne yazarların adını yazmış. Fakat derin araştırmalar sonucu ortaya çıkardığım gerçek şu ki, ilk oyun Amerikan oyun yazarları George Cram Cook ve Susan Glaspell’in 1915 tarihli Bastırılmış Arzular adlı oyunu; bir psikanaliz parodisi. İkinci oyun ise İngiliz yazar David Mercer’in 1965 tarihlioyunu Valinin Karısı.

İlk oyun psikanaliz meraklısı bir kadının, kendi eliyle gönderdiği kocasının ve kızkardeşinin çok güvendiği psikiyatrından aslında birbirlerine karşı gizli bir arzu beslediklerini öğrenmeleri üzerine psikanaliz merakından vazgeçerek kocasıyla mutlu mesut hayatını sürdürmeye karar verişinianlatan aşırı basit bir ‘kıssadan hisse’ oyunu. Sadece sıkıcı bir anekdot olabilecekken çok sıkıcı bir oyuna çevrilmiş bu birinci perdeden umutsuzluğakapılmıştım ki ikinci perdede daha sağlam bir oyunla karşılaştım.

İlk perdedeki vodvil havası yerini absürd esintili bir ortama bıraktı. Bir sömürge valisinin son derece ‘hanımefendi’ karısının günlüğüyle baş başa kaldık. Kadının kocası giderek deliriyor ve bir gorile dönüşüyordu. Adam, önce kadının zenci uşağını öldürdü. Sonra bir ağaçtan karısına hindistancevizleri atarken karısı tarafından öldürüldü. Ego’nun İd’iöldürmesi, sonra Süperego tarafından öldürülmesi alegorisi, burasının bir sömürge oluşu, kadının kocasının cinsellik taleplerini “iffetle” bastırması,karı-koca ilişkileri, sömürgelerin bağımsızlık talebi, Afrikalıların “çocuk” gibi görülmesi gibi yan temalarla birlikte düşünüldüğü zaman daha da derin anlam katmanları ortaya çıkaran bir hale geldi.

Her iki oyun da yukarıda bahsettiğimiz müsamere atmosferinden mustaripti. Ne var ki her ikisin de de işin trafik ve ezber kısmı, bazen ülkemizin profesyonel tiyatrolarında bile göremediğimiz bir özenle kotarılmıştı.

Öğrenci tiyatrolarının örneğin İngiliz Rönesans’ının başları gibi dönemlerde (ki Shakespeare’e doğru akmaktadır süreç) tiyatronun anaakımıyla aktığı zamanlar da oldu. Bugün daha çok hevesli öğrencilerin tiyatrodan hepten vazgeçmeden yahut kendilerini tamamen tiyatroya vermeden öncegeçtikleri bir durak özelliği taşıyorlar. Ama yine de tiyatro denilen ve sokak palyaçolarından opera divalarına kadar herkese yer olan dünyanın önemli bir parçası onlar. Sonuçta tiyatro, “iki kalas bir heves” değil miydi?