Bilgeliğin üç düzeyi ya da slogan edebiyatından yana

Dünya halklarının diline yerleşen "El pueblo unido..." sloganının yer aldığı şarkıyı yapan Kübalı müzik grubunun albüm kapağı
Dünya halklarının diline yerleşen “El pueblo unido…” sloganının yer aldığı şarkıyı yapan Kübalı müzik grubunun albüm kapağı
“Klişe” denen şey biraz doğrudur biraz yanlış. Basmakalıplarda hem bilgelik vardır hem saçmalık. Bilgelik üç aşamadan oluşur: Klişeler düzeyi, klişe ikonlarını kırma düzeyi ve klişelerin hem hakkını verip hem onları aşma düzeyi. Bu bilgeliğin sıklıkla gözden kaçtığı yerlerden biri de “slogan edebiyatı” diyerek aşağılanıp geçilen sloganlı/slogancı sanat.
Bu konuları tartışan ve 2009 Eylül’ünde 80’den Sonra temasıyla yapılan Karaburun Bilim Kongresi’ne sunulan bu bildiri,  Evrensel Kültür’ün Kasım 2009 sayısında yayımlandı. Dergide  yayımlanırken küçük değişikliklere uğrayan yazı, burada web’de okunmak üzere düzenlendi.

Evrensel Kültür, Kasım 2009 

Saklanan sarı samanın zamanının geleceğini duymuşuz ve inanmışızdır. Bir süre sonra ortalık süprüntülerle dolup taşınca bu atalar sözünün hikmetinden kuşkuya düşeriz. Giderek, şu baş döndürücü dijital çağda, eski bir disket sürücüsünün ya da renkleri birbirine karışan bir monitörün bir gün işe yarayacağını düşünmek saçmalıktan başka ne olabilir, demeye, o an kullanmadığımız her şeyi çöpe savurmaya başlarız. Ama bir gün, üzerinde çoktan kaybettiğimizi sandığımız pek değerli bir belgenin adı yazılı bir disket görünce ve bozuk monitör on yıl kadar hiçbir işe yaramadan dolaba kurulmuş otururken kitaplarımızın karton kutularda sıkış tıkış beklediğini fark edince bazı samanların uzun vadede işe yaradığını bazılarının ise yaramadığını anlarız. Klişe, biraz doğrudur biraz yanlış. Basmakalıplarda hem bilgelik vardır hem saçmalık.

Günlük yaşam örneği derdimizi anlatmaya yetmez belki, ama sezgisel bir arkaplan oluşturmaya katkı sunabilir.

Asıl örneklerimizin ilki popüler kültürden: Son dönemlerin iyi çekilmiş Amerikan dizilerinin birinde şöyle bir replik vardır: “Bir insanın ölüm karşısında bu kadar tuhaf davranması için ya hiç ölüm görmemiş olması gerekir ya çok ölüm görmüş olması.” [1. “Anyone who’s that awkward either has no experience around death or too much…” (House’un repliği) 1. Sezon 4. Bölüm. Yaratıcısı: David Shore ve Paul Attanasio. Bölüm yönetmeni: Newton Thomas Sigel. Bölüm senaristi: Peter Blake. İlk yayın: 7 Aralık 2004.]  (House M.D. 2009) Bu cümlede aslında iki değil üç tutum söz konusu edilmektedir: İlki, hiç ölüm görmeyen ve bu yüzden “tuhaf” davranan kişinin tutumu. İkincisini biz çıkarsayabiliriz:  Makul düzeyde ölüm gören ve “tuhaf” davranmayan kişinin tutumu. Üçüncüsü, çok ölüm gören ve bu yüzden “tuhaf” davranan kişinin tutumu.

İkinci örneğimiz Brecht’ten gelsin: Ünlü Galileo Galilei oyununda, Galileo’nun engizisyon karşısında dünyanın döndüğünü reddettiğini öğrenen öğrencisi Andrea “Kahramanları olmayan ülkeye yazıklar olsun!” der. Galileo’nun cevabı şu olur: “ Kahramanlara ihtiyacı olan ülkeye yazıklar olsun.” (Brecht 1938-1939) Bu iki yargıya üçüncüsünü biz ekleyebiliriz: “Kahramanlara muhtaç olacak kadar acınacak bir hale düşmüşken kahramanları olmayan ülkeye yazıklar olsun!”

Bu çalışmada sık sık üçlemelerden bahsedeceğiz ve her seferinde onları ait oldukları ‘düzey’lerin numarasını vereceğiz. Dünyayla ve yaşamla her ilişkimizde bilinçli ya da bilinçsiz bazı yargılara ulaşırız, bazı tutumlar alırız. O yargılardan ya da o tutumların içinde hareket ederek yaşamı sürdürür, başka yaşamlara bakarız. Bu çalışmada bu tür tutum ve yargıların hepsine ‘bilgelik’ adını verecek ve belirli bağlamlarda üç bilgelik düzeyi olduğunu öne süreceğiz.

Burada daha baştan hatırlatmamız gereken bir şey var, o da ‘bilgelik’ sözcüğüne yüceltici bir anlam katmadığımız. Yargı ve/veya tutum üreten her tür bilgi birimine ‘bilgelik’ diyoruz. Bu anlamda yemek yaparken soğanı ne kadar kavuracağımız da bir bilgelik sayılabilir silahlı mücadeleyi bir devrim stratejisinin neresine konumlandıracağımız da, ne bileyim, dostumuzla, sevgilimizle ne zaman hemhal ne zaman papaz olacağımız da. Bu üç düzey hakkında bir his edindiğimizden emin olduktan sonra onları her daim güncel bir konuya, genelde sanat ve politika arasındaki ilişkiye, özelde de sloganın sanattaki yerine uygulamaya çalışacağız.

Bilgeliğin üç düzeyi

Bu üç düzeyi şöyle tanımlıyoruz:

  1. Klişeler düzeyi: Harcıâlem olana sorgulamadan bağlanma düzeyidir. Bu düzeyde sloganların, klişelerin tek doğru olduğu düşünülür.
  2. İkona kırıcılık düzeyi: Harcıâlem olanı külliyen reddetme düzeyidir. Bu düzeyde slogan ve klişelerdeki yanlışlıklar ya da eksiklik fark edilir. ‘Putları kırma’ düzeyidir.
  3. Hakkını verme düzeyi: Harcıâlem olandaki hakikat payının bilincinde olma ama bunu yaparken sorgulamayı elden bırakmama düzeyidir. Basmakalıplardaki bilgelikler fark edilmiştir, fakat klişelerin klişe olmaktan gelen sınırlılıkları unutulmaz.

İlk bilgelik, klişeleri üreten, böylesine genel(de)geçer gerçeklere parmak basandır. Klişeler içlerinde bir hakikat düzeyi barındırırlar. Zaten etimolojik olarak matbaalarda kullanılan bir parça anlamına gelen ‘klişe’ kendinde kötü bir şey değildir; klişe iyi hazırlanırsa alınan sonuç iyi, kötü hazırlanırsa kötü olur. İkinci bilgelik, klişeleri reddeden, bilincin kapılarını gerçeğin başka yönlerine açandır. Üçüncü bilgelik, klişelerin ardındaki büyük gerçeklerin farkında olan, bir gerçek, sırf klişe oldu diye ona gözünü kapayacak kadar ‘klişe’ biri olmayan, ama aynı zamanda, klişelerin gizleyebileceği başka gerçeklere gözünü açık tutandır.

Yazının başında andığımız örnekleri (epeyce serbest bir yorumlama çerçevesi içinde) bu bağlamda düşünecek olursak:

Hiç ölüm görmeyen insanın ölüm karşısındaki tutumu bu olay karşısındaki harcıâlem duyguya uygun olarak çok duyarlı olacaktır. Bir yerden sonra ölümü hiç umursamama gibi bir düzeye gelinir ki pek çok tıp personelinin yaşadığı durum budur. Üçüncü düzeye erişen ise bir taraftan ölüm denen bilinmezlik karşısındaki yüksek duyarlılığı koruyacak ve onun hakkını verecek ama bir taraftan da o hiç ölüm görmeyenin şaşkınlığı, paniği içinde olmayacaktır.

Tehlikede olan bir ülke söz konusuysa, ülkenin kahramanlara ihtiyacı vardır, diye düşünülür, “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.” Bu klişeden gına gelmiş olan ise odağı başka yere kaydırır ve asıl acı olanın kahramanlara ihtiyaç duyacak kadar kötü duruma düşmüş bir ülke olduğunu söyler. Bireysel kahramanlığın tarihte belirleyici olmadığını, toplumları kurtaranın kitleler olduğunu bilenler bile belirli bir bağlamda bireysel kahramanlığa da ihtiyaç olabileceğini teslim edecektir. Tarihin öyle dönemeçleri olabilir ki bir bireyin kahramanlığı ya da korkaklığı ülkesinin/halkının mücadelesi üzerinde muazzam etkiler doğurabilir. Zapata’dan Mahir Çayan’a, Spartaküs’ten Bobby Sands’e pek çok örnek düşünülebilir. Tek başına bireysel kahramanlığın çare olmadığını, tarihin motorunun kitleler olduğunu bilen, fakat tarihin belirli bir anında bireylerin kahramanlığının o motora paha biçilmez bir enerji sağlayabileceğinin de farkında olan, ilk iki bilgelik düzeyinin ötesine geçmiş, ikisini de içeren fakat ikisinin de ötesinde olan üçüncü düzeye ulaşmış demektir.

Bu üçlü yaklaşımın Hegel’in tez-antitez-sentez üçlemesiyle paralellik gösterdiği fark edilmiştir. [2. Bu üçlü formülleştirme ilk kez Fichte tarafından üretilmiş ve Hegel tarafından sadece bir kez kullanılmış olsa da daha çok Hegel’e atfedilir ve bunun yersiz olduğu pek de söylenemez.] Gerçekten de Hegel “doğruluk negatif olanı da içerir ki buna yanlış denilebilir,” (Hegel 1977, 27) [3. İngilizce kaynaklardan yapılan alıntılarda çeviri bana aittir.] diyerek doğruluk ve yanlışlığın iç içe geçmişliğini vurgular. Hegel’in Mantık’ında geliştirilen (ve Marx tarafından ayakları üstüne, yani maddi yaşam üstüne oturtulan) bu diyalektik yaklaşım (ya da “yöntem” [4. Hegel’in diyalektiğinin bir ‘yöntem’ olup olmadığına dair tartışmalar var. Onun kategorilerinin dünyaya ‘uygulanan’ şablonlar değil dünyaya bakıldığı zaman ‘görülen’ örüntüler olduğu söyleniyor. Bu tartışmaların konumuzla doğrudan ilgisi yok, fakat belki bu iki yaklaşım arasında da diyalektik bir ikilik görmek gerekiyor. Fillerin hortumu olduğu sonucuna vardıktan sonra bir şeyin ‘filliğini’ anlamak için hortumu olup olmadığına bakma ‘yöntem’ini kullanmak çok abes olmasa gerek. ]) çok daha kapsamlı bir uygulanma alanına sahiptir.

Hegel kendi felsefi projesinin iki yanlış tutumun ötesinde olduğunu düşünür. Bunlardan ilki resimsel düşünce anlayışıyla hakikati kavramakta yetersiz kalan sağduyu ya da ortakgörüdür; ikincisi ise bunun tam tersi olan, sadece resimsel düşünceyle değil hiçbir şekilde ifade edilemeyen bir belirsizliktir. (a.g.e., s.43) Oysa hakikat bu ikisinin de hakkını veren ve fakat onların ötesine geçenin varacağı yerdir ve de yürüyeceği yoldur.

Burada Marx’ın hürmetle “İhtiyar” diye seslendiği Hegel’in felsefesinin içeriğine yaptığı o önemli müdahaleden bahsetmediğimiz fark edilmiştir, Hegel diyalektiğini pek geleneksel biçimde uygulamadığımız da. Üçlü kategorilerde Hegel’i ilgilendiren çeşitli tutum ve yargılardan çok ‘evrensel tin’in kendini açmasıdır. Biz burada onun felsefesinin biçimini çeşitli fenomenlere dair doğru bir tutuma ve kavrayışa varmak için bir yöntem olarak kullanıyoruz aslında. Amacımız kavrayışımızın ufuklarını bütünü içine alacak şekilde genişletme. Çünkü bizim kavrayışımız bilgelik denizinin sadece yüzeyinde kalırsa, yani kendini ilk ya da ikinci düzeyle sınırlarsa ezen sınıfların ideolojik hegemonyalarını kurmaları kolay olur. İlk iki düzeyin ikisi de zaman zaman işlerine gelir onların, ama hiçbir zaman arzu etmeyecekleri şey bizim üçüncü düzeyde, yani bütün bilgeliklerin hakkını gerektiği ölçüde verdiğimiz düzeyde davranmamızdır. [5. Bilgeliğin üç düzeyini, Emma Goldman’ın “Eğer dans edemeyeceksem, devriminizin bir parçası olmak istemiyorum,” sözüyle ilişkili olarak ve didaktizm tartışması bağlamında bu çalışmada da yararlanılan çeşitli yazılarda tartışmıştık: (Yıldırım, Bilgeliğin Üç Düzeyi 2009; Yıldırım, Şu didaktizm dedikleri 2009). Devrimin “ciddi” bir iş olduğu, öyle dans etmeye ya da “Nevski bulvarında gezmeye” benzemediğini ilk düzey söyler. Ancak, çok güçlü bir gerçeğe işaret ettiği için böylesine yaygın kabul gören bu düzey devrim gibi muazzam bir bütünü kavramaya yetmez. Emma’nın içinde dans olmayacaksa devrime katılmak istememesi klişeleri yıkma düzeyine karşılık gelir. Bu iki bilgelik düzeyine de ihtiyacımız var. Devrimin ciddi bir iş olduğunu hatırlamaya da devrimin sadece çıplak “devrimci faaliyet”e bırakılamayacak kadar ciddi bir iş olduğunu bilmeye de. Fakat devrimin teorisini ve pratiğini gelecek binyıllara taşıma niyeti olanlar, bu iki düzeyde de saplanıp kalamaz. Dansın, eğlenmenin, sanatın elbette çok önemli olduğunu fakat devrim denen büyük hareketin toplumsal, tarihsel önemini göz ardı edip kültürel meseleleri önkoşul olarak sunmanın devrim kaçkınlığı olduğunu bilmeliyiz. Tarihsel Emma’yla hesaplaşmak için değil, bugün yaşayan küçükburjuva aydın kültürelciliğiyle hesaplaşmak için.]

Slogan edebiyatından yana

Charlie Chaplin, başyapıtı Büyük Diktatör’ün sonunda, Hitler kılığında, 5 dakikadan uzun bir süre boyunca nutuk atar. Sahne, sonu hariç tümüyle omuz ve bel çekiminden mikrofon karşısında duran Chaplin’i gösterir; Hitler kılığı hariç, herhangi bir meydanda herhangi bir sosyalist ajitatör gibidir. Zaten faşizmin maskesini düşürdüğü, gençleri faşizm için değil halk için askerlik yapmaya çağırdığı, iktidarın halka ait olduğunu haykırdığı uzun bir ajitasyon-propaganda konuşmasıdır bu. [6. 1990’larda devrimci bir gençlik dergisinin arka kapağında bu konuşma metninin kaynak belirtilmeden, olduğu gibi, bir bildiri olarak yayımlandığını görmüştüm.]

Daha iki ay önce, buraya çok yakın bir yerde, Seferihisar’da, Şili’nin efsanevi Nueva Cancion [7. (İsp.) Yeni Şarkı]  grubu Intı Illimani bir konser verdi. Konserde en çok istek alan fakat grubun “Bizim başka şarkılarımız da var, bazen konserlere sadece onu söylemek için çağrılıyoruz gibimize geliyor,” diyerek söylemeyi reddettiği bir şarkı vardı: ‘¡El Pueblo Unido Jamas Será Vencido!’ [8. Aslında şarkının sözleri Quilapayún grubuna, müziği Nueva Cancion’un önde gelen bestecilerinden Sergio Ortega’ya aittir. Allende hükümetini desteklemek için 1973 Temmuzunda bestelenmiş ve Ortega ve Quilapayún tarafından kaydedilmiştir. Inti Illimani, şarkıya popülaritesini kazandıran gruplardan biridir.] Bu şarkıya adını veren cümle ‘Birleşik Halk Asla Yenilmez!” diye çevrilebilecek bir slogandır ve bu cümle şarkıda da ezgisiz, eşliksiz, sadece bir slogan olarak haykırılır.

Sanattan ajitasyon ve propagandayı kovmamız, hele sloganı bütünüyle persona non grata [9. (Lat.) istenmeyen adam] ilan edip sınır kapılarına bile yaklaştırmamamız gerektiğini söyleyenler belki Nueva Cancion’a burun kıvırabilir ama Büyük Diktatör’ü sanatlıktan tenzili rütbe edebilir mi, emin değilim. [10. Geçen yıl buradaki “Bugüne Sanatla Bakmak” başlıklı bildiride bir şeyi sanat ya da sanat değil diye etiketlemenin ne kolay ne de meşru olduğunu göstermeye çalışmıştık. (Yazının metni için: Yıldırım, Bugüne Sanatla Bakmak 2008) Ama velev ki etiketlenebilsin, yine de Chaplin’i sanatçı, Büyük Diktatör’ü iyi bir sanat eseri saymamanın pek kolay olacağını sanmıyorum.]

İki örneğin sanat gibi engin bir evren için pek de fazla sayılmayacağı söylenebilir. Oysa bu tür unsurların başarıyla kullanıldığı tek örnek bile “Sanatta ajitasyona, propagandaya, slogana yer yoktur,” diye özetlenebilecek toptancı düşünceyi safdışı etmeye yeter. Ama bizim buradaki argümanımız örneklere değil daha basit bir ilkeye dayanıyor: Hayatta yeri olan hiçbir şey sanata yasaklanamaz.

Öğretmek, ikna etmek, örgütlemek, slogan atmak, ajitasyon ve propaganda… Hayatın istisnasız her alanı gibi bunlar da sanatta yer almayı hak ediyor. Yenisömürgeci emperyalizmin dünyayı arkaplan olarak çizdiği cehennem karikatürü düşünülürse, bunun sadece hak değil, etik ve/ya politik bir görev olduğu söylenebilir. Sanatçı bize vücut dışkılarından ya da cinsel fantezilerden bahsedebilecek ama mesela emperyalist işgalin kötü, ona karşı çıkmanın iyi bir şey olduğunu söyleyemeyecek öyle mi?

Peki, nasıl oldu da en çok da sanatın özgür olduğunu, hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağını bağıra çağıra ilan edenler iş slogana gelince bu özgürlüğe bir istisna tanımaya karar verdiler? Onları çileden çıkaran neydi?

Sanat teorisinin ilk bilgeleri bize sanatın her zaman öğretici olması gerektiğini söylediler. Sloganlara da, ahlaki öğütlere de bol bol yer vardı. Ama tarihin saati Aydınlanma’yı geçip 20.yy’a dayandığında didaktizm neredeyse kötü sanata eşit kabul ediliyordu. Brecht’in dâhiyane müdahalesi bile bu yanlış eşitliği kafalardan tam olarak silmeye yetmedi. Yine de İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünyayı saran devrim rüzgârlarıyla birlikte politik sanat da yükselişe geçti. Türkiye’de de benzeri bir süreç yaşanıyordu. 1980 öncesinin militan sanatçıları sloganları ve net politik söylemleri yoğun olarak kullanan eserler ürettiler. [11. Burada bu akımın önde gelen ozanlarından yakınlarda kaybettiğimiz Aşık İhsani’yi analım.] 1980 sonrasında, düşün dünyasında yapısalcılık sonrası çeşitli versiyonlarıyla yükselen apolitik dalgayla birlikte bu net politik çalışmalara gerek dünyada gerek ülkemizde dudak bükmek temel tavır oldu. [12. Emperyalist sistemin dünya çapındaki krizine paralel olarak yalnızca devrimci yükselişlere değil politik sanatsal yükselişlere de tanık olacağımız rahatlıkla öngörülebilir. Ama bu öngörü bizi burada ilk elden ilgilendirmiyor.] Bu değişim bilgeliğin ilk iki düzeyi dediğimiz düzeylere karşılık gelir. Oysa bir de üçüncü düzey vardır.

Bazı gerçekler o kadar çok söylenirler ki, dillere pelesenk olurlar, etki güçleri azalır. Bir anlamda çok etkili oldukları için etkisizleşmişlerdir. Benzer bir süreci sanatsal alandaki klişelerde de yaşarız. Klişeler buluş olarak doğar, çok kullanışlı bir teknik olarak büyür, tam da çok kullanışlı olup çok kullanıldıkları için klişe olarak ölürler. Bir başka deyişle, onları klişe yapan, engin güçleridir. Fakat bazı sanatsal anlarda birileri o klişelerin kalıbına yeni bir ruh doldurur. Dirilen klişe artık daha güçlüdür; hem o engin tarihsel gücü hem de içine üflenen yaratıcı ruhu birleştirirler. Klişelerin klişe olduğunun farkında olarak onlara bu yeni ruhu üfleyenler bilgeliğin üçüncü düzeyinde hareket edenlerdir. [13. Klişeyi diriltme meselesini 2009’un bol Oscar’lı filmi Slumdog Millionaire bağlamında, burada da faydalandığımız bir başka yazıda ele almıştık (Yıldırım, Holly-Bolly ya da Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği 2009). 2009’un devrimci kültür olaylarından Bandista müzik grubu da bu konuda bir örnek olabilir. Şarkı sözlerindeki bütün slogansılığa, hatta sanatsal düzey açısından epey de tartışılır bir yerde takılmış olmalarına rağmen, üstelik de ortaya koydukları yenilik düzeyi pek de ahım şahım olmadığı halde hatırı sayılır bir etki gücüne ulaştılar. Bu konu şu yazılarda ele alınmıştı: (Yıldırım, Bandistalarımız ve Kültürümüz 2009; Yıldırım, Yenilikçilik ve Tutuculuk 2009)]

Sloganlaşan gerçekler de benzer bir klişeleşme sürecinden geçerler ve içlerinde klişelerde olduğu gibi büyük bir güç taşırlar. Bilgelik odur ki, en basmakalıp sözün ardındaki gerçeğe ulaşmayı başarır. Ve yine bilgelik odur ki, söylene söylene üstü pas kaplamış söylemlerin üstünü kazımayı, altındaki değerli gerçeği açığa çıkartmayı başarır. Bunu başarmak için de yeni yöntemler yaratırken, eski yöntemleri de geliştirir. Bunun için “slogan edebiyatından yana” olmak gerekiyor. Slogana da hayatın başka zenginlikleri gibi sanatsal eserlerin içinde bir yer var çünkü.

Slogan oldukları için içerdikleri gerçeğin alılmayıcıları etkileme güçleri zayıflayan ve fakat tam da içerdikleri gerçek çok güçlü olduğu için bir zamanlar slogan olmuş, şimdi de alılmayıcıları etkileme potansiyelini sönmüş volkanların dibinde yatan magma gibi taşıyan bu unsurun gücünü bilgeliğin ikinci düzeyine takılarak göz ardı etmemek gerek.

Ne var ki, şeylerin diyalektiğini bütün yanlarıyla kavrayan üçüncüsü bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz düzey olsa da bilgeliğin her düzeyinin hakkını vermek gerekir. Zaten ancak o durumda üçüncü düzeye ulaşmış olabiliriz. Sanattan hep eğitici olmasını isteyenler, hep bir takım gerçekleri haykırmasını isteyenler gibi sanatın sıkıcı bir öğütçübaşı olmasını istemeyenler de belli bir haklılığı temsil ediyorlar. İkincilerin yakınışlarını haklı kılan, slogan içeren sanatın kötü yapıldığı zaman kötülüğünü haykırdığı sloganların gürültüsü ardına gizlemeye çalışan bir gürültücülük eğilimine girmesi.

Oysa dünyanın ve ülkemizin devrimci sanat geleneği bu alanda çok önemli iyi örnekler de verdi. Başka iyi örneklere ve 1980 sonrasının klişeleri yıkmaktan ibaret “bilgeliğinin” ötesine geçmek ve harcıâlem olana saplanmadan onun rüzgârını yelkenine dolduran bir kültür ve sanat anlayışına bu fırtına öncesi sessizlikte, bu şafaktan önceki koyu karanlıkta her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Sözü Geçen Çalışmalar

Brecht, Bertolt. «Galileo Galilei.» Tiyatro Oyunu. Çeviren Sevil Sümer. 1938-1939. XII. Bölüm.

Hegel, G. W. F. Phenomenology of Spirit. Çeviren A. W. Miller. Oxford University Press, 1977.

«House M.D.» TV Dizisi. 2009.

Chaplin, Charlie. «Büyük Diktatör.»  Sinema Filmi.

Yararlanılan Önceki Yazılar [14. Karaburun Kongrelerine bildiri hazırlamak, bir önceki sene çeşitli vesilelerle, çeşitli özgül konular bağlamında tartıştığım kültürel-sanatsal meselelere yönelik yaklaşımlarımı teorik bir yazı çerçevesinde derleyip toparlamak için hayırlı bir vesile oluyor. Burada kendi yazılarımın yayım bilgilerini kaynakça atıfları olarak değil buradaki çalışmayı ortaya çıkaran malzemeyi göstersin diye veriyorum.]

Yıldırım, Barış. “Bugüne Sanatla Bakmak.” Evrensel Kültür (Doğa Basın Yayın), no. 202 (Ekim 2008).

—. «Bandistalarımız ve Kültürümüz.» Evrensel Gazetesi, 18 Mayıs 2009.

—. «Bilgeliğin Üç Düzeyi.» Evrensel Gazetesi, 4 Mayıs 2009.

—. «Şu didaktizm dedikleri.» Evrensel Gazetesi, 8 Haziran 2009.

—. «Yenilikçilik ve Tutuculuk.» Evrensel Gazetesi, 29 Haziran 2009.

—. “Holly-Bolly ya da Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği.” Evrensel Kültür (Doğa Basın Yayın), no. 208 (April 2009).


Yıldırım, Barış. «Bilgeliğin üç düzeyi ya da slogan edebiyatından yana.» Evrensel Kültür, Kasım 2009.

Reklamlar

Kar Güzeldir Çünkü Proletaryanın Örgütten Başka Silahı Yoktur

Kar_Guzeldir
Fotoğraf: Barış Yıldırım
Estetik ve doğa bize karşıtlıklar kadar benzerliklerin de değerli olduğunu gösteriyor. Kar güzeldir, çünkü örttüğü her şeye bir türdeşlik, bir benzerlik verir. Ama mutlak değildir onun farklılıkları düzleyişi. Kar güzeldir, çünkü benzerlik güzeldir, birlik güzeldir. Farklılıklarımız içinde…

Barış YıldırımEvrensel Kültür, Mart 2012 

Ama belki kar da güzel, ama insan olana

Bu Hasan Hüseyin şiirindeki lirik ve etik altmetni kasıtlı olarak kenara bırakıp literal bir okumaya geri çekilecek olursak fark ederiz: zaten güzel, yalnızca “insan olana” özgü bir duyu.

Bugünlerde,

Kar yağıyor, sürekli kar

Ve her yerde kar güzellemeleri…

Biliyoruz kar bebekleri öldürebilir, Van’daki deprem çadırlarını buzdan veya alevden bir morga çevirebilir, “dövüşenler de vardır bu havalarda” ve kar onların bir umudu adımlayan ayaklarını kangren edebilir. Bunları bilmek bile çatıları, sokak ve deniz kıyılarını, dökülmeye rüzgar bulamamış sarı yaprakları, engin düzlükleri ve çoktandır kimsenin oturmadığı bank sırtlarını örten beyazlığı güzel bulmamızı engellemez.

Nedir karı güzel yapan? Daha doğrusu, bir doğa olayı çevremizi, o iç sıkan kutu kutu konut bloklarını ve hayatın yalnızca kırıntılarını barındıran bozkırları bile güzelleştirmeyi nasıl başarır?

Bunun cevabı çoktandır yalnızca bir yanı vurgulanan bir diyalektik karşıtlıktadır. Türdeş ile ayrışık, homojen ile heterojen arasındaki denklemin çoktandır yalnızca sağ tarafından bahsediliyor. Çoğul olmak, birbirine benzememek, bize benzemeyenleri kabul etmek belki de insanlığın çoktandır ihmal ettiği değerlerdendi.

Hegel’in bize öğrettiği üzere bütün yanlışlar yarım doğrulardır ve postmodern düşünce bu ihmale karşı çıkarak hayırlara da vesile oldu. Ancak Fischer’in bize madalyonun öteki yanını hatırlattığı üzere “Kötülüğün kaynağı doğru olmayanda değil yarı doğruda yatar” ve bir olan karşıtların hangi tarafı olursa olsun yalnızca tek tarafını vurgulayan her düşünce çizgisi gibi postmodernizm de bizi homojenlikten mahrum etmeye kalktı.

Bu çoğulluk, benzemezlik kültü salt kültür alanında kalsaydı, sevimli ve iyi niyetli bir heves olarak görülebilirdi. Ama futbol gibi kültür de, felsefe de, düşünce de -aslında hiçbir şey de- yalnızca kendisi değildir.

Böylece örgütsüzleştik…

Bugün sosyal medyanın yeni bir kamusal alan olup olmadığını tartışıyoruz. Bir toplumsallık biçimi olduğu kesin, fakat bu biçimin aynı kahveye ya da kafeye gidip gelen, aynı kulüpte ya da dernekte sanat kursları alan, sendikalarda ekonomik ve demokratik mücadele yürütenlerin oluşturduğundan farklı bir toplumsallık biçimi olduğu da kesin. Gününün yarıdan fazlasını yollarda ve işyerinde geçiren, uyku saatleri çıkartıldığı zaman kendine ve en yakındakilere ayıracağı bir iki saatten fazlası kalmayan, onu da televizyon ya da internetle dolduran kitlelerin hiç olmazsa bu sosyal kahvelerde toplumsallaşması olumlu görülebilir, ne var ki elimizden alınan bir şey var ortada: Biraradalık.

İnsanların aynı duygulanımlar ve kimlikler çevresinde bir araya geldikleri çerçevelerden ulus tehlikeli, dernekler hantal, sendikalar modası geçmiş, örgütler totaliter. Hepsi de farklılıkları bir ve aynılıkla bastırdığı için tu kaka. İyi de, biz atomik bireyler halinde kısa ömürlerimizi seyrüsefer eylerken, birileri bizim örgütsüzlüğümüzden faydalanıp tüm dünyayı kendi rengarenk ve ölü yeknesaklığıyla -adını söyleyelim- kapitalizmle örtüyorken bizim hâlâ farklılıklardan, heterojenlikten dem vurmamız aptallık değil mi? Minör diye diye tek duyduğumuz küresel bir ticaret makinesinin do majöründen başka bir şey değilse, kendini birey sanan o makinenin önemsizin de önemsizi dişlileri bu kanlı ve hileli türküye eşlikten başka ses çıkarabilir mi?

Estetik ve doğa bize karşıtlıklar kadar benzerliklerin de değerli olduğunu gösteriyor. Kar güzeldir, çünkü örttüğü her şeye bir türdeşlik, bir benzerlik verir. Elbette mutlak değildir onun farklılıkları düzleyişi. Kar bir tepeciği başka, tümseği başka, dağı başka örter. Çınar yaprağını, çam iğnesini, ayrık otunu, dişbudak dalını başka başka süsler. Ama hepsine kendi imzasını koyar.

Fotoğrafçılıkta kullanılan filtreler, bir filmin çekimleri tamamlandıktan sonra görüntülere uygulanan renk düzeltimi (color correction) yahut bir şarkıya karakterini veren gam ve genel olarak sound, hepsi bize güzeli güzel yapanın yalnızca farklılıklar değil aynı zamanda da aynılıklar olduğunu gösterir. Bir dans grubunun aynı ritimle aynı hareketleri yapmasını da tören yürüyüşü sırasında bütün namluları milim sapmadan aynı hizada duran bir askeri birliği de güzel kılan budur. Evet, ordular da güzeldir, çocuklarımızı öldürmeye değil yarını kurmaya yürüdüklerini bildiğimiz zaman mesela.

Farklılıkla benzerlik arasındaki denge karın düştüğü zeminden zemine, eserini çatan sanatçıdan sanatçıya ve eserden esere farklılık gösterir elbette. Ama mutlak bir homojenlik gibi mutlak bir heterojenlik de fiili olarak imkansızdır ve denendiği her yerde çirkinlikler üretir.

Böylece bizi birey yapacağız diye yalnız yaparlar; farklı kılacağız diye etkisiz kılarlar; özgürleştireceğiz diye köleliğinin bile farkında olmayacak kadar aptallaşmış köleler haline getirirler. Böylece bu ölüme yazgılı ve gri Bugün’ü rengarenk havai fişek ışıkları altında yedi canlıymış gibi gösterirken herkesin kendi rengiyle ve sesiyle aynı büyük resmi ve şarkıyı öreceği Yarın’ı kuracağımız en önemli silahımızı, örgütü elimizden alırlar.

Bu yüzden ne zaman biri bölünmez karşıtlıkların yalnızca bir tarafına methiyeler düzmeye başlarsa elimiz diyalektiğe gitmelidir. Kardan öğrenmeliyiz ve kar kalktığı zaman muazzam bir çeşitlilikle bezenen doğadan, gerçeğin iki yanlı olduğunu.

Kar güzeldir, çünkü benzerlik güzeldir, birlik güzeldir. Proletaryanın örgütten başka silahı yoktur ve biz, türküleri silah güzellemeleriyle dolu halkların çocukları, silahın doğru ellerde, kökten uca karla süslenmiş yapraksız bir kavak kadar güzel olabileceğini biliriz.

Kar güzeldir, çünkü proletaryanın örgütten başka silahı yoktur.

@prometeatro | @yazilama

Bu yazı, Evrensel Kültür dergisinin Mart 2012 sayısında (No 243) ‘Kar güzeldir...‘ başlığıyla yayımlandı.

Bugüne Sanatla Bakmak

Bugune_Sanatla_Bakmak-Sunum2

Sağımız solumuz, önümüz arkamız sanat ve günümüzdeki sanat manzarasına hâkim olan asıl sorun bir “aşırı üretim krizi.”  Bugün sanat karşımıza dört biçimde çıkıyor:  materyal olarak, meta olarak, salt sanat olarak, toplumsal özne olarak sanat.
Bu konuları ele alan ve 2008 Eylül’ünde “Bugünü Anlamak” temasıyla yapılan Karaburun Bilim Kongresi’ne sunulan bu bildiri,  Evrensel Kültür’ün Ekim 2008 sayısında yayımlandı. Dergide  yayımlanırken küçük değişikliklere uğrayan yazı, burada web’de okunmak üzere düzenlendi.

Evrensel Kültür, Ekim 2008 

Sağımız solumuz, önümüz arkamız sanat. Sadece sergilerde gördüklerimizden, sahnelerde, perdelerde izlediklerimizden, konserlerde dinlediklerimizden bahsetmiyorum. Mesela reklamlardan, endüstriyel ürünlerin üzerini süsleyen desenlerden, TV’lerdeki sabun köpüğü dizilerden, eğlence programlarından, “Ama onun yaptığı sanat değil ki,” diye burun kıvırıp geçtiklerimizden de bahsediyorum.

“Sanat diye bir şey yoktur aslında, yalnızca sanatçılar vardır,” diye başlar Gombrich o ünlü kitabında Sanatın Öyküsü‘nü anlatmaya. [1.  Gombrich 1997] Sanat, öyle ele avuca sığmaz bir şey ki tarif edilemiyor, tarif etmeye yeltenenler birbiriyle uyuşamıyor, tarifleri dinleyenler ikna olmuyor. Yedinci sanatın sinema olduğuna eminiz de önceki diğer altı sanatın hangileri olduğu konusunda bile bir uzlaşım yok. Böyle olunca, “Sanat, sanatçıların yaptıklarına denir,” gibi döngüsel, ama yine de az çok bir şey ifade eden bir tarife başvurmak gerekli oluyor.

Günümüzdeki sanat manzarasına hâkim olan asıl sorunun bir “aşırı üretim krizi” olduğu savını temellendirmeye girişmeden önce bugünün dünyasında sanatın tezahür ettiği dört biçim (materyal olarak sanat, meta olarak sanat, salt sanat olarak sanat, toplumsal özne olarak sanat) tarif etmekte yarar var.

1. Materyal olarak sanat

Bu adlandırmayla çeşitli sanatsal türlerin ve yöntemlerin ortaya bir sanat eseri çıkarmayan, böyle bir iddiası da olmayan endüstriyel kullanımları kastediliyor. Reklamlar, grafik tasarımları, radyo cıngıl müzikleri, gazete vinyetleri, logolar vd. işin bu kısmına giriyor.

Bir reklama dört ölçülük bir melodi de yazacak olsanız Berlin Filarmoni’ye sezon açılış senfonisi de, kullanacağınız tonal, ritmik, armonik vs. öğeler aynı ilkelere dayanacaktır. Gazete ve dergi yazılarının sağında solunda gördüğümüz bilgisayar çizimi vinyetleri tasarlayan kişi, Sistine Şapeli’nin tavanını resmeden Michelangelo’nun kullandığıyla aşağı yukarı aynı tasarım ve kompozisyon ilkelerine yaslanıyor. Reklam senaristleriyle kısa film senaristleri aynı dramatik yapıyı esas alır; özellikle de bu son iki grup arasında artık kimin kimden esinlendiğini anlamaya izin vermeyecek kadar karmaşık bir etkileşim ilişkisi vardır. Elbette sanat ürünleriyle endüstriyel ürünler arasında basitlik karmaşıklık, eskilik yenilik, genel olarak “iyilik”, “kötülük” [2. Bu kavramların sanat ürünleri için kullanılmasını meşru görmekle birlikte, “Sanatın iyisi kötüsü olur mu?” türünden bir tartışmadan şimdilik kaçınmak için tırnak içinde kullanıyorum.] açısından farklılıklar olacaktır (ama bu ille de sanat eseri olanlar sanayi ürünü olanlardan daha üst düzeydedir demek değildir).

Temel fark, endüstrinin sanatı bir materyal olarak kullanmasıdır. Ortak yönler sadece kullanılan estetik araçlarla sınırlı değil. Üretici özneler de çoğu zaman örtüşüyor. John Berger, Görme Biçimleri’nde reklamcılıkla Avrupa yağlıboya resim geleneği arasında “doğrudan bir süreklilik” olduğunu, aslında reklamcıların yağlıboya resim geleneğini, çoğu sanat tarihçisinden daha iyi anladığını söyler. [3. Berger 1972, 134-35. Ayrıca günlük yaşamda her yerde karşımıza çıkan endüstriyel imgelerin bir tasviri için bkz. 6. Bölüm. (Çeviriler benim.)] Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ında hepsi ticari fotoğrafçılık yapan arkadaşlardan biri diğerine sorar: “Hani sen fotoğraftan sinemaya atlayacaktın? Tarkovski gibi filmler çekecektin?” Şoştakoviç gibi senfoniler yazmak isterken radyolara cıngıl müzikleri yapanlar, Beckett gibi oyunlar yazmak isterken dizi senaryoları karalayanlar da var.

2. Meta olarak sanat

Bu adlandırma, yine sanatın endüstrideki bir kullanımına ilişkin olmakla birlikte, bu kez başka ürünlerin bir parçası olarak değil bir sanat eseri olarak metalaşması için kullanılıyor. Bu kategoriye örnek olarak TV dizileri, vodviller, pop şarkıları gibi asıl olarak satılmak için ortaya çıkarılan sanat ürünleri verilebilir.

Her kategorileştirmede olduğu gibi bizim yaptığımızda da gri bölgeler, geçişler vardır. Reklam araları aşkına çekilen, kimi sahnelerde reklam filmi mi olduğu yoksa içinde reklam geçen film mi olduğu belli olmayan diziler ‘meta oluş’la ‘materyal oluş’un birbirine girdiği yerlere örnektir. Büyük ölçüde salt sanatsal amaçlarla üretilip de piyasada az ya da çok iş yapan ürünlerse ‘materyal oluş’la salt ‘sanat oluş’un karıştığı yerlerdendir. Bu ikinci ara bölgenin esas gövdesini ise büyük şirketlerin kültür-sanat piyasasına müdahalesi, ya da Chin-tao Wu’nun kitabına adını veren kavramla, “kültürün özelleştirilmesi” oluşturuyor. Bu müdahaleye örnek olarak yazar, Rockefeller’ın 1960’lı yıllarda şirketi için oluşturduğu sanat koleksiyonundan başlayarak kamu hizmeti verirken paralı hale gelen kütüphaneler, özelleştirilen ya da şirket bünyelerinde oluşturulan sanat müzeleri ve galeriler, şirketlerin sanat ödülü dağıtma etkinlikleri, şirket binalarında sergilenen çağdaş sanat eserleri, sanat sponsorluğu gibi durumları veriyor. [4. Wu 2005, 16, 17, 18, 28, 33.] Şirketler bu “ulvi” sanatsal çabalarının karşılığında vergi muafiyeti gibi somut parasal kazançlar elde etmekle kalmıyorlar, [5. A.g.e., 20] “sanatı bir reklam biçimi ya da halkla ilişkiler stratejisi olarak”, yani “bir ‘pazar dilimini’ ele geçirmek için” kullanmak gibi dolaylı maddi; [6. A.g.e., 25] “iş adamlarının kendi elit çevrelerindeki konumlarını korumaları” [7. A.g.e., 29] gibi yine eninde sonunda maddi çıkarlara dönüşecek manevi çıkarlara da konuyorlar.

Bu gri alanlara değindikten sonra, meta olarak üretilen sanata ilişkin olarak bir kez daha şu uyarıda bulunalım: Pazara sunulmak üzere tasarlanmış bu ürünler bazı estetik bakımlardan salt sanatsal amaçlarla üretilen ürünlerden iyi de olabilirler kötü de. Türkiye’deki dizi piyasası şu anda kötünün iyiyi kovduğu bir alan olarak herkesin tepkisini çekiyor olabilir ama bazı ürünlerinin sinematografisiyle sinemayla yarışan ABD, Avrupa dizileri biliyoruz. Bizdeki müzik piyasasında da bunun bir benzeri görülebilir; bir taraftan çala-ritim çala-nota şarkılar klip kanallarında bangır bangır çalarken bir taraftan da aynı kanallarda ve “müzik market”lerde üzerine görece daha çok düşünülmüş şarkıların sahip olduğu bir piyasa payı da söz konusu.

Ancak her halükarda sanat üreticisinin kendi ürününe ve üretim sürecine en çok yabancılaştığı sektör burasıdır herhalde. Materyal olarak sanatı kullananların ancak bir kısmı kendini “sanatçı” olarak görürken, meta olarak sanat üreticilerinin hemen hepsi o bahsettiğimiz ‘fotoğraftan sinemaya atlayıp Tarkovski gibi filmler çekmek’ türünden bir ideali yaşar. Elbette bunların bazıları kendilerini para, ün gibi başka faydalarla tatmin ediyor ve işin sanatsal kısmına boş veriyor olabilir. Ama endüstrinin pazarlaması yıldız sistemine dayansa da yıldız şarkıcılar, oyuncular, yönetmenler ancak işin (pastanın değil) küçük bir kısmını oluştururlar.

Bugün burada yarın orada Sokaktan Geçen Adam’ı ya da İkinci Hemşire’yi oynayan figüranlar; günlük/haftalık dizilerin karaktersiz “karakter” lerine ücret karşılığı günde 25-30 sayfa diyalog döktürenler; hep aynı bayat akorları basmak üzere bir stüdyodan öbürüne koşan gitarcılar bu işin paryasıdırlar; tıpkı bu kelimeye adını veren Tamil kastının bugünkü üyeleri gibi, emeklerinin maddi ve manevi karşılığını almaktan fersah fersah uzak gündelikçi işçiler olarak çalışırlar. Üretimleri ise çoğu zaman üzerlerinde bu yoğun ve ağır çalışma düzeninin savrukluğunu, kendilerine ait hissetmedikleri ürünlere yönelik boşvermişliğin, kayıtsızlığın damgasını taşıyarak TV’lerde, sahnelerde, radyolarda arzı endam ederler; takdiri ne hak ne ümit ederek.

3. Salt sanat olarak sanat

Bir de “sanatçılar” var. Onlar hep vardı. Tek tek kişiler olarak ele aldığımız dört kategorinin birine ya da hepsine birden dâhil oldular. Bu adlandırmayla onların, yalnızca bir sanat ürünü olması için, başat olarak ne ticari ne toplumsal başka kaygı duymadan ortaya koydukları sanat ürünleri kastediliyor. Reklam olmuş, piyasaya sürülmüş ya da –son kategorimize dâhil olarak toplumsal mücadelelerde– slogana dönüşmüş, ama sanat niteliğini haiz “gri bölge” ürünlerinin var olduğunu aklımızda tutarak.

Salt sanat olarak sanatın tarihi görece yenidir ve kuramsal temeli Kant’a, pratik temeli Romantizme dayandırılabilir. Bir zamanlar hayat bir bütündü. Şu ürettiğim şeye ürün, şu yaptığıma sanat, şu ettiğime ibadet, şuna da felsefe denir gibi ayrımlara ne gerek vardı ne fırsat. Sanat, yolunu insan hayatının başka yönlerinden ayıra ayıra ilerledi: Üretimden, ritüelden, büyüden, dinden, zanaattan, siyasetten, felsefeden… Bu, sanat bir zamanlar bunların hepsiyle ya da bazılarıyla aynı şeydi, demenin bir başka biçimi. Ama sonunda öyle bir yere gelindi ki sanatın kendi dışında herhangi bir amaç taşıması sanata en büyük ihanet sayıldı. Bu tepki vardığı yerde değil fakat çıktığı noktada epey bir haklılık payı taşıyordu. Sanatın sanat dışı amaçlarla (diyelim ki eğitim için, ahlaki gelişim vs. için) yapılması gerektiğini savunanların çoğu sahneleri, salonları, sayfaları insanın içine sıkıntı bastıran ufuksuzlukta öyle bir külliyatla doldurmuşlardı ki, üstelik de bütün faydalarını öyle aşikâr bir biçimde başı taçlılara, ensesi kalınlara, sırtı cüppelilere göstermekteydiler ki sonuçta çocukluğumuzun tek kanallı televizyonunda sık sık kükreyen aslanın boynuna gerdanlık olan mottoya gelindi dayandı: Metro-Goldwyn-Mayer aslanının boynundaki Latince yazı “ars gratia artis” der. Bizim Fransızcasından (“l’art pour l’art’”) alıp “sanat için sanat” diye çevirdiğimiz bu sloganın İngilizcesi (“art for art’s sake”) bir parça farklıdır ve “sanat aşkına sanat” diye çevrilebilir. Kendine “âşık” bu sanata narsist mi desek?

Post-modernizmin öz-gönderimsellik, öz-düşünümsellik takıntılarıyla birlikte sanatın salt kendisi için olmakla kalmayıp salt kendisi hakkında da olması gerektiği dogmasının tek istisnası sanatçı bireyin gururunu okşamak için tanınır oldu:  “Sanatçı için sanat.” Elbette başından beridir sanat aynı zamanda sanatçı içindi. Herkes, içine bir parça yaratıcılık katarak bir şey üretmiştir ve bu sürecin hazzını az çok bilir. Oldukça karmaşık psişik ve fiziksel süreçlerin sonucu olarak eserini üreten sanatçı için bu haz yaşamının en önemli parçalarından biridir. Öte yandan sanatıyla yaşamını kazanma mutluluğuna erişmiş “profesyonel” sanatçıların ürünü kendilerine maddi bir fayda da sağlar. Ama sanatın sadece sanatçı için yapılması galiba görece yeni bir yaklaşım.

Giderek daha çok şairin, müzisyenin, ressamın “Ben kendim için üretiyorum,” dediğini duyuyoruz. Bunların bazıları aslında sadece “Kendi keyfim için üretiyorum” demektedir, bazılarıysa bu cümleyle, son üründen çok onun ortaya çıkış sürecini vurgulamak isterler. Kendi keyfi için üretenler “İyi o zaman, benden ne istiyorsun?” sorusunun gelebileceğini bilirler ama açık ya da gizli bir cevapları vardır: “Ben sanatçıyım, önemli biriyim, bu yüzden benim kendi paşa keyfim için ürettiğim şeyler sizin çok hoşunuza gidebilir!” Gerçekten de hoşumuza giden şeyler üretenleri vardır [8. Örneğin bunlardan Woody Allen “Yönetmen filmi kendisi için yapar” dedikten sonra şöyle devam ediyor: “Filmi kendisi için yapmalı derken izleyicileri yadsımalı demiyorum. Kendiniz için bir film yapar ve iyi de yaparsanız bu izleyicileri hoşnut eder, en azından bir bölümünü… Buna karşın başkalarının keyfi için yaparsanız, bence saçmalarsınız. Bu sadece özünde imkansız değildir, ama bunda direnirseniz neden platoya gelip izleyiciler filmi çekmesin ki?” John Woo ise şöyle diyor. “Ben kendim için film yapıyorum, ama film seyirciye ait. Bu, çoğu ressamın da hissettiğini sandığım garip bir his.” Aydın 2005, 116-117, 37.] ama toplumun içinde yaşayan ve “sanat alımlayıcısı topluluğu” diyebileceğimiz kesimin olasılıkla gayet farkında olan bu sanatçıların üretim süreçlerinde bu ‘içkinliği’ ve ‘farkındalığı’ ne denli aşabildikleri, hatta aşmak isteyip istemedikleri tartışma konusudur.

Sonucu değil süreci öne çıkaran yaklaşımın tiyatrodaki ilk temsilcilerinden olan ve bir tür “dindışı ritüel” ortaya çıkarmaya çabalayan Jerzy Grotowski ile takipçileri, bir oyun ya da performansı hazırlarken akıllarında seyirci olmadığını iddia ederler. Evet, seyirciye açtıkları performansları vardır, ama onları üretirken bile sanat bir araçtır ve bu araç, adeta mutasavvıfları hatırlatır biçimde, “oyuncunun bedenini, fiziksel itkilere karşı gösterilen her türlü direnci ortadan kaldırmak” amacına yönelmiştir. Elbette “süreççi”lerin hepsi fenafillah mertebesine ulaşmaya çalışmıyor; ama bütün farklılıklarına rağmen, biçimcilikleriyle, “sanat için sanat”çıları yansıladıkları söylenebilir. Kantçı estetiğin en önemli öncüllerinden birini, sanatın kendisi dışında bir amacı olmadığı (ya da olmaması gerektiği) önermesini temel alan bu yaklaşım, toprağı hesaba katmadan ağacı anlamaya çalışan botanikçinin açmazına saplanır.

4. Toplumsal özne olarak sanat

Bu adlandırmayla, her halükarda toplumsal bir olgu olan sanatın bu özelliğinin farkında olunarak üretildiği durumlar kastediliyor. Bu kategori ilk olarak akla devrimci-sosyalist sanatçıları getirse de, bugün örneğin düpedüz feminist propagandaya hizmet eden tiyatro oyunlarından İslamcı şiirlere, hâkim ideolojinin değişik savunularına girişmiş başka sanat ürünlerine kadar uzanan geniş bir yelpazeye dağılmış bir biçimde toplumsal özne olmaya soyunmuş sanat ürünleri ve sanatçılar var.

Ancak unutulmamalıdır ki, toplumun gerçek anlamda öznesi olmak onu değiştire(bile)cek araçları doğru saptamakla ve değişimin yönünü “toplumun ve bilimin yasaları”nın gösterdiği yöne eşitlemekle mümkündür. Aksi halde bir takım toplumsal ilişkilerin oyuncağıyken kendini özne sanmak işten değildir. Bu noktada devrimci-sosyalist sanatçıların, sanatlarını toplumsal özne olarak kurmaları yolunda karşı kaldığı bazı engeller vardır.

Sanatçı eninde sonunda alımlanmak durumundadır. Bunun tek yolu değilse de en önemli yollarından biri kelimenin genel anlamıyla piyasadır. Dünyanın en sosyalist şarkısını da yapsanız, halk konserleri düzenlemekle yetinmeyip piyasaya bir albüm sürmeniz kitlelerle buluşmak açısından akıllıca bir strateji olur. Ama bu noktada karşılaşacağınız piyasa, meta ve materyal olarak sanat ürünleri arasında hayli parsellenmiştir ve büyük şirketlerin tahakkümü altındadır. [9. 1980’lerden sonra giderek güçlenen bu tahakküme ilişkin olarak bkz. Wu 2005,. bütünü, özellikle s. 24-25.] İyi olmak, iyi niyetli olmak bu noktada size bırakalım avantaj sağlamayı ayağınıza ket bile vurabilir. Bu noktada bir yandan sanatın bu salt ticari kullanımlarına ve bu kullanımların her fırsatta körüklediği düzen ideolojisine karşı estetik ve ideolojik mücadeleyi geliştirmeniz, bir yandan da kendi dağıtım ağlarınızı kurmanız ve mevcut dağıtım ağlarına “sızma” faaliyetlerinde bulunmanız gerekir. Bu her iki yan da bizi örgütlü sanat konusuna getirir ki örgütlenmeye dair atıflar günümüzün estetiko-ideolojik bünyesinde alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.

İşin ekonomik boyutu buyken eleştirel boyutta da verilecek mübarek gazalar var. Salt sanat olarak sanatın egemen sınıfın ruhuyla gizli evliliği ona sayısız faydalar sağlar; eleştiriyi büyük ölçüde tekeline almıştır örneğin; dergileri onlar çıkarır, oralarda basılacak yazıları, ürünleri onlar belirler. Yaslandıkları sosyal sınıf gereği daha eğitimli, daha donanımlıdırlar. Bu onların savundukları tarzı doğru ya da iyi yapmaz ama kendi durdukları yeri “günümüz”de durulacak tek yer olarak pazarlamada çok avantajlı bir konum sağlar. Bu durumda verilecek estetik ve ideolojik mücadele bir kat önem kazanır. Devrimci sanatçılar kendi eleştiri geleneklerini sağlamlaştırmak ve en önemlisi bu eleştirel geleneğe malzeme verecek üretimlere imza atmak göreviyle karşı karşıya kalırlar.

Sanatlarda aşırı üretim: Yöntem kıtlığı krizi

CIA destekli Kültürel Özgürlük Kongresi ve “Komünist Olmayan Sol” projesi ile netameli ilişkiler içindeki Frankfurt Okulu’nun teorisyenlerinden Theodor Adorno [10. Bkz. Meyer ve Steinberg 2004.], günümüzdeki kültürün bir endüstri olduğunu savunur. Onun kültür endüstrisi içinde birleştirildiğini düşündüğü [11. “Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir. Binlerce yıl boyunca birbirinden ayrılmış yüksek ve düşük kültür alanlarını da birleşmeye zorlar – her ikisinin zararına olacak şekilde. Yüksek kültürün, etkileri üzerinde spekülasyon yapılarak, ciddiyeti ortadan kaldırılır; düşük kültürün, toplumsal denetim bütünsel olmadığı sürece barındırdığı haşarı isyankârlık ise, uygarlaştırıcı dizginleme yoluyla yok edilir.” (“Kültür Endüstrisine Genel Bir Bakış”, Adorno 2007, 110 içinde)] yüksek ve düşük kültür alanları ana hatlarıyla bir yanda salt sanat olarak sanat, diğer yanda meta ve materyal olarak sanat kategorilerine karşılık gelir.

Adorno’nun kültür endüstrisi yazılarına ilişkin en sık tekrarlanan gözlem bunların ne denli kâhinane bir biçimde doğru çıktıklarıdır, ama aslında Adorno çoğu noktada düpedüz yanılmış, görüşleri, onun o an içinde bulunduğu kültürel ortamın ampirik tahlilleri olmaktan öteye gidememiştir. Yine de Frankfurt Okulu kuramcısının ferasetine dair bu yanlış övgüleri tetikleyen güdünün yalnızca Marksizm-Leninizm karşıtı bu okula duyulan sempatiden ve/veya akademik çevrelerde ciddiye alınmak isteyen her yazının kaynakçasının [12. Bu arada, bu yazı da dahil!] (alfabetik iltimasından dolayı!) bu yazardan başlaması gerektiği yönündeki dile getirilmeyen kuraldan beslendiğini düşünmek sempatizanların en azından bir kısmına haksızlık olur. Adorno’nun kapitalizmin kültürüne ilişkin aformizavâri saldırılarını işiten herhangi bir pop-kültür düşmanının bu ses tonuyla duygu birliğine girmesi işten değildir. Örneğin şuna kim karşı çıkabilir: “…tüm filmler, sermayenin mutlak iktidarını iş arayan mülksüzleştirilmiş yığınların yüreğine efendilerinin iktidarı olarak kazımak içindir.” [13. Adorno 2007, 53.]

Ne var ki, Adorno’un saldırılarının o zamanki hedefiyle bizim bugün onlara atfettiğimiz hedefin aynı olduğunu düşünmek yanlış olur. Adorno’nun o zaman kültür endüstrisinin ürünleri olarak damgaladığı pek çok şey (örneğin kısa hikayeler, caz müziği, Toscanini operaları, Hemingway romanları, Chaplin filmleri ila. [14. Örn. bkz. sırasıyla a.g.e. 54, 65, 75-76, 84.]) bugün onun “yüksek sanat” dediği kategoriye rahat rahat dahil edilebilir; üstelik sınaî ve ticarî niteliklerini de büyük ölçüde yitirmişlerdir. Dahası, bu haklı savlar –hukuk diliyle konuşacak olursak– aslında bugün artık mesnetsiz kalan bir iddiaya dayanmaktadır: Kültür endüstrisinin bütün kültürü eşbiçimli hale getirdiği iddiasına. [15. “Tekel koşullarında tüm kitle kültürü kendi içinde özdeştir . . . Bu yöntemin şematik niteliği, mekanik olarak ayrımlaştırılmış ürünlerin sonuçta hep aynı olmasından belli olur.  . . . Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir.” (A.g.e. 48, 51, 110; abç)]

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor galiba, bir şeylerin aynı mı ayrı mı olduğuna dair tartışma o şeylerde neyin aynı neyin ayrı olduğu ortaya konulmadıkça boştur. Bugünün kültür dünyasında hangi iki şeyi alırsak alalım [16. Tabii örneğin aynı kitabın aynı baskısının iki nüshasından bahsetmediğimiz açıktır.] bir yığın ortak ve ayrı yan bulacağımız kesin. Öyleyse sorun baskın yanı saptama sorunudur.

Bugün içinde bulunduğumuz duruma egemen olan nitelik, Adorno’nun düşündüğünün aksine müthiş bir çeşitlilik. Öldüğü ya da öleceği iddia edilen bütün sanatlar dipdiri. Şiir de ölmedi tiyatro da, opera da yaşıyor bale de. Otomobil üreticileri her yıl yüzlerce yeni tasarımla piyasaya girerken Manisa’da bir fayton yapımcısı tüm dünyaya el yapımı fayton ihraç ediyor. Venedik’te de hâlâ el yapımı gondollar revaçta. Makineleşmiş fayton, gondol, mobilya, halı vs. üretimi epey gelişti, ama el üretimi yok olacağa benzemiyor. Bakır işlemeciliği, el yapımı takılar, tahtadan kaval oymacılığı, demircilik, keçecilik… Hepsi hâlâ yaşıyor. Bunların arasında zor durumda olanlar da var, fakat şu kehanet edilebilir ki, yaşayanların sayısı ölenlerin sayısından fazla olacak.

Bu kehanetin dayandığı basit bir gerçek var: Yaşadığımız çağ emperyalizm çağıdır ve emperyalizm can çekişen bir kapitalizmdir. Kapitalizmin krizleri üretimin toplumsal niteliği ile ürünlerin kapitalistlerin elinde toplanması arasındaki çelişkiden doğar. Bu çelişkinin patlama noktasına gelişinin semptomlarına ekonomik kriz adı verilir ve işsizler ordusunun alabildiğine çoğalması, yoksulların yoksullukların en ağırlarına gark olması, piyasanın kan (para diye okuyunuz) dolaşımının en alt seviyelere düşmesi şeklinde kendini gösterir. Ama görünüşün aksine bu dönemlerde sorun metanın azlığı değil çokluğu, yani aşırı üretimdir. Meta dolaşımının durması ve o zamana dek çarkı döndüren “metaların metası” paranın çarkın önünde bir engel haline gelmesiyle meta arzı talebi aşar, depolar mallarla dolup taşmaya başlar. [17. Bkz. (Bilgi 1992, 34-35, “Bunalım Teorisi” maddesi)] Daha sonra Lenin’in tahlil edeceği emperyalizm çağı bu krize bir cevaptır fakat can çekişmeyi uzatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. İşte bu ağır kriz ortamı içinde piyasada şu ya da bu düzeyde dolaşma şansı bulunan her şey yaşama dişiyle tırnağıyla tutunmak zorundadır; ister Ferrari olsun ister el yapımı fayton.

Burada kısaca da olsa siyasi iktisadın alanına girilmesi kültürle ekonomi arasındaki diyalektik ve materyalist ilişkiyi vurgulamaktan ziyade benzer bir olguyu kültür alanında da gözlemleme amacı güdüyor; yani bu ilişkinin içeriğine dair bir saptamadan bulunmaktan çok biçimindeki bir tür paralelliğe dikkat çekiliyor. Kapitalizmin aşırı üretim krizi nasıl satılabilir bir nesnenin piyasadan silinmesine izin vermiyorsa, sanatın “yöntem kıtlığı krizi”  [18. Burada yöntem sözcüğüyle sanatsal üretimin biçimsel bütünlüğünde yer alan tüm öğeler kastediliyor. Bu öğelerin arasında sanatsal türler de var, o türlerin gerçekleştirilmesinde kullanılan üslup öğeleri de, en “modası geçmiş”inden en revaçta olanına kadar akımlar da.] de kullanılabilir bir sanatsal yöntemin elden çıkarılmasına izin vermiyor. Cemal Süreya yarım asırdan uzun bir süre önce şöyle demişti: “Şiirde de azalan verimler kanunu var. Dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimler bir noktadan sonra azalmaya başlıyor. Bu, bir bunalıma yol açıyor.” [19. (Süreya 1992, 25-26)] Bu bunalım, sanattan dile getirmesi beklenen içeriğin sahip olduğu yüksek artış hızı ile dile getirme araçlarının düşük çoğalma hızı arasındaki oransızlığın ürünüdür. Krizi derinleştiren ise birim sanat ürününün birim alımlayıcıyı dolaşma hızının, yani iletişim kapasitesinin son derece artmasıdır.

Dünya sürekli bir değişim içinde, bu yüzden de anlatılacak şeyler asla tükenmiyor. Terentius “Hiçbir söz yoktur ki eskiden söylenmemiş olsun” dediğinde daha milada iki asır vardı ve Shakespeare de doğmamıştı Dante de. Aradan geçen yaklaşık 2000 yıl içinde sanatçılar gök kubbenin altında söyleyecek yeni şeyler bulmakta hiç zorluk çekmedi. Terentius bir şeyi gözden kaçırmıştı: Onun içinde bulunduğu dünyada söylenecek her şey söylenmiş olsa bile (ki bu da olanaksızdı) yarın yeni bir dünya doğacak ve söylenecek yeni şeyler ortaya çıkacaktı. Atonal müziğin kurulmasında rol alarak binlerce yıllık tonal müzik duvarında bir gedik açan Schoenberg, [bestecilerce en çok kullanılan ton olan] “do majörde bile söylenecek çok şey var” dediyse bu yüzden. Sanatın binlerce yıldır konusu olan her şey her gün değişiyor. Ne aşk eski aşk, ne sınıf mücadeleleri eski sınıf mücadeleleri, ne insan psikolojisi eskiden yaşamış insanların psikolojisi. Bu değişikliklerin kimi gözle görülür, kimi henüz niteliksel bir dönüşümü açığa vuracak niceliksel birikime ulaşmamış, ama hepsi mevcut.

Sanatçılar binyıllardır dağarcıklarına kattıkları araçlarla bu devasa bir hızla büyüyen içeriği ürüne dönüştürüyorlar ve bu ürünler devasa bir hızla yayılıyor. Bir sanatçının “icat ettiği” bir yöntem kitle iletişim araçları yoluyla çok kısa bir süre içinde milyonlarca sanatçının ilgisine sunuluyor, binlerce kez taklit ediliyor, revizyona uğratılıyor, yeniden üretiliyor. Yöntem kıtlığı krizi doğuyor, derinleşiyor, çoğalıyor. Cemal Süreya, bunalımların yeni alanlar, yeni açılar bulunmasıyla sona ereceğini kehanet ediyordu. [20. A.g.e.] Ne var ki bu yeni araçlar, dünyadaki muazzam değişimin ve iletişimin hızına hiçbir zaman ayak uyduramıyor. Biçim her zaman içeriğin gerisinden gelir. İşte bu yöntem kıtlığı krizi, insanlığın sanatsal yaratıcılığının ortaya çıkardığı bütün yöntemlerin kullanılmasını gerektirir.

Adorno kültür endüstrisi ürünlerinin basitleşmesinden şikayet ediyordu. [21. “Her filmin başından nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır; bundan başka, hafif müzikte, kulağı alıştırılmış dinleyici, şarkının daha ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir, tahmini doğru çıktığında da sevinir. ‘Short story’lerin ortalama sözcük sayısı kesindir.” (Adorno 2007, 54)] Endüstriyel kültürün yüzeyselliğinden şikayet etmek haklı ve yaygın bir tutum. Ama meslekten herhangi biri Lost, House M.D., Seinfeld vs. gibi ABD menşeli dizilerin üstün bir dramatik yapıya sahip olduğunu teslim edecektir. Shakespeare’in  tragedyalarını oluştururken kullandığı kurgu tekniğiyle Jerry Seinfeld’in en fazla 25 dakikalık komedi şovlarını hazırlarken kullandıkları az çok aynı soydandır. Lost’ta felsefeye de bolca yer vardır, siyaset bilimine de. [22. Bilmem Hangi Film ve Felsefe diye kitapların rafları doldurması tesadüf değil.] Bu ürünlerin ideolojik yönelimi ayrı konudur, ama sanatsal ustalık açısından önlerinde şapka çıkarmak gerekir ve bu eğilim sadece TV sektörüyle de sınırlı değildir. [23. Geçtiğimiz yıl iki kardeş bir türküyü Flamenko gitar eşliğinde yorumlayarak Youtube üzerinden şöhret kapılarını araladılar. Yaptıkları şey bir toplama işlemiydi, sentez değil. Ama gerek böyle ekleme yöntemiyle gerek daha çok emek harcanan sentezlerle eski eserlerin diriltilmesi, canlandırılması, üne ve paraya çevrilmesi sık karşılaşılan bir durum. Öyle ki Türkçe müzik jargonuna “cover yapmak” diye bir terim bile yerleşti. Benzer örnekleri müzik dışı alanlarda da çoğaltmak mümkün.] Ama bir taraftan Adorno’nun şikayet ettiği basitlikte ürünler de dört bir yanımızı sarmış durumdadır.

Sebebi basittir: O da satar, bu da. Piyasada öyle kıran kırana bir rekabet vardır ve yöntem kıtlığı krizi öyle bir boyuttadır ki, çok yakında sanat tarihinin çöplüğünün aslında bir soğuk hava deposundan başka bir şey olmadığına emin olacağız. 18. yüzyılda doğup görece kısa bir ömür süren melodram türünün bugün muazzam bir endüstriye [24. Pembe dizilerden bahsediyorum. Gâvurca karşılığı “soap opera” teriminin bünyesinde yüksek sanatın en “prestijli” türlerinden birini barındırması tesadüf değil.] hammadde olması gibi, bugün silik ya da unutulmuş pek çok formun dirildiğine, yükseldiğine –ve elbette zaman zaman, sonradan yükselmek üzere– düşüşe geçtiğine tanık olacağız. Bu yüzden de kültür yaşamındaki çeşitlilik, Adorno’nun düşündüğünün aksine; ve postmodernizmin sandığı gibi bir olumluluğun değil bir tükenişin, aşırı üretimden kaynaklanan yöntem kıtlığı krizinin emaresi olarak artmaya devam edecektir.

Nasıl üretmeli: İki ilkesel öneri

İşte bu çürüyen sistemin ve onun, kendi çürüklerinden beslenerek çürümesini bir amok koşusuna çeviren kültürünün ortasında sanatın ve o sanatın kuramının bu sıfatı hak edecek hakikilikte ve bilimsellikte toplumsal bir özne olarak ortaya çıkması politik, ideolojik, etik, hatta insanî bakımdan bir kat daha fazla önem kazanır. Bu sorumluluğu omuzlayan devrimci sosyalist sanatçıların üretimlerini ortaya çıkarırken yedeklerine alabilecekleri iki ilke önererek bu tartışmayı kapatmak –daha iyisi, geleceğe açmak– isterim. Ancak buların dengelenmesi gereken iki nitelik değil ikisinden de vazgeçilemeyecek, biri diğerini ikame edemeyecek iki ilke olduğunu vurgulamak gerekir.

Sanatın toplumsallığı bu ilkelerden ilkidir. Sanat, her zaman toplumsal boyuta sahip bir etkinlikti. Bireysel boyutunun neredeyse yok düzeylerinde seyrettiği zamanlar oldu, ama toplumsal boyutu sahneyi asla terk etmedi. Üstelik toplum gibi nereye çeksen gidecek (mesela bir bankanın hissedarlarını da içine alabilecek) bir kavram da işe yaramayabilir. İçinde yaşadığımız açlıkların, yoklukların, işsizliklerin, ecelsiz ölümlerin dünyasında; o dünyanın egemenlerinin bile muazzam adaletsizliğini itiraf ettiği bu dünyada, sanat gibi önemli bir araç kendine bir gıdım olsun soyluluk ve insanîlik (insansoyuna yakışırlık) mal etme niyetine sahip olacaksa, halk için, yani bu dünyanın mazlumları için söyleyecek bir sözü olmalıdır. Özbeöz halkın malı olan bu aracı halka zerre katkı sunmadan kullanmak mümkündür. Ama bu, o araca yapılacak haksızlıkların en büyüğü, değer hırsızlıklarının ise en adisi olacaktır.

Sanatın sanatlığı ise ikinci ilkemiz olmalıdır. Eğer bir önceki ilkemizin hakkını vereceksek, yani halka bir sözü olan bir sanat üreteceksek bunu halk için sanat üretiyor olmanın doğurabileceği faydasız bir gönül rahatlığı ile değil, en üst düzey sorumlulukla yapmalıyız. Evet, sanat, halk için olmalıdır; buna bir şey daha eklemek gerek, sanat halkla birlikte yapılmalı, sanat denilen araç, doğduğu kaynağın o muazzam ve üretken ellerine geri verilmelidir; ama “sanat” olarak. Sanatın tarihinin, aklının ve duygularının binlerce yıldır ürettiği birikimin zenginliğinden beslenerek ortaya çıkan “sanat” eserleri olarak.

Yararlanılan Önceki Yazılar

Yıldırım, Barış. «Büyüden Doğan Büyüsünü Yitirmiş: Sanatın Eve Dönüş Yolculuğu.» 7+Bir, no. 1 (Haziran 2008).

Yıldırım, Barış. «Folklor Sanata Ana.» Sahne Dergisi, no. 15 (Temmuz-Ağustos 2006): 26-29.

Yıldırım, Barış. «Tiyatronun Ölüsü ve Dirisi.» no. 14 (Mayıs-Haziran 2006).

Kaynakça

Adorno, Theodor W. Kültür Endüstrisi – Kültür Yönetimi. Çeviren Elçin Gen, Mustafa Tüzel ve Nihat Ülner. İstanbul: İletişim, 2007.

Aydın, Hasan, dü. Ünlü Yönetmenlerden Sinema Dersleri. İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2005.

Berger, John. Ways of Seeing. London: BBC and Penguin Books , 1972.

Bilgi, Alaattin. Marx-Engels Ekonomi Politik Sözlüğü. İstanbul: Yurt, 1992.

Gombrich, E. H. Sanatın Öyküsü. Çeviren Erol Erduran ve Ömer Erduran. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1997.

Meyer, Steven P., ve Jeffrey Steinberg. «The Congress for Cultural Freedom: Making the Postwar World Safe for Fascist `Kulturkampf’.» Executive Intelligence Review, Haziran 2004.

Süreya, Cemal. Folklor Şiire Düşman. İstanbul: Can, 1992.

Wu, Chin-tao. Kültürün Özelleştirilmesi: 1980’ler Sonrasında Şirketlerin Sanata Müdahalesi. Çeviren Esin Soğancılar. İstanbul: İletişim, 2005.


Yıldırım, Barış. «Bugüne sanatla bakmak.» Evrensel Kültür, Ekim 2008

Bu yazının yayımlandığı diğer yerler:


* Yazilama‘daki yazılar çoğunlukla yazar tarafından ilk yazıldığı şekliyle yer alıyor ve web’de okunmak üzere düzenleniyor. Dolayısıyla burada gördüğünüz metinler, referansı verilen kaynaktan küçük farklılıklar gösterebilir. Referans vermek isteniyorsa ya orijinaline başvurulması ya da kaynak olarak Yazılama’nın gösterilmesi önerilir.