Tarihi Tiyatro Günü Bildirilerinden Okumak

Öncesi ve Sonrasıyla 12 Eylül ve Bugün:
Değişen Bir Şey Var mı?

Tiyatro ve Orak Çekiç

Sahne Dergisi’nde yayımlanan bu yazı ülkemizdeki 27 Mart Dünya Tiyatrolar günü bildirilerini tartışıyor: “Bir ülkenin tarihini birçok yerden okuyabilirsiniz. Mesela tarih kitaplarından, sosyolojik araştırmalardan, pop şarkıların sözlerinden ya da reklam metinlerinden. 1978’den bu yana her 27 Mart’ta yayımlanan Dünya Tiyatrolar Günü Bildirileri de bize tarih kitabı olabilir.”

Barış YıldırımSahne Dergisi, Mart-Nisan 2006, Sayı: 13

 

Bir ülkenin tarihini birçok yerden okuyabilirsiniz. Mesela tarih kitaplarından, sosyolojik araştırmalardan, pop şarkıların sözlerinden ya da reklam metinlerinden.

1978’den bu yana her 27 Mart’ta yayımlanan Dünya Tiyatrolar Günü Bildirileri de bize tarih kitabı olabilir. Burada bu kitabın 12 Eylül 1980 cuntasının hemen öncesi ve sonrasındaki sayfalarını karıştıracak, ülke tarihimizin eylül karanlığında tiyatro cephesinden ne mene bir ışık yayıldığını anlamaya çalışacağız. Sonra günümüze uzun atlayıp 12 Eylül’den bugüne bir şeyin değişip değişmediğini anlamaya çalışacağız.

Uluslar Tiyatrosu’ndan Dünya Tiyatrolar Günü’ne

A. M. Julien’in 1954 yılının 27 Mart’ında Theater des Nationes (Uluslar Tiyatrosu) adı ile örgütlemeye başladığı uluslararası tiyatro festivali, 1957’de resmiyet ve daha geniş bir kapsam kazandı. 1947 yılında, yine Paris’te, İngiliz oyun yazarı ve eleştirmen J.B. Priestley başkanlığında yapılan toplantı sonucunda UNESCO’ya bağlı olarak kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü (ITI), Paris’teki Uluslar Tiyatrosu festivalinin ilk düzenlendiği tarih olan 27 Mart’ı Dünya Tiyatrolar Günü olarak saptadığında yıl 1962 idi.

Bu gün için Uluslararası Tiyatro Enstitüsü tarafından yayımlanan bildiriler o günlerden bu yana, geleneğin bir parçası haline geldi. Enstitü, 1977’den sonra, her ülkenin kendi açısından bu günü değerlendirdiği, kendi sorunlarını dillendirdiği bir bildiri hazırlamasına karar verdi. Diğer üye ülkelerle birlikte Türkiye de, 1978’den itibaren kendi bildirisini yayımlamaya başladı. İlk bildiri Muhsin Ertuğrul tarafından yazıldı.

Ölüme Açılan Perdeler

Muhsin Ertuğrul bu bildiriye tiyatroyu yazar, oyuncu ve seyirciden oluşan “üçüz bir sanat” olarak tanımlayarak başlıyor ve ekliyordu: “Oysa ben diyorum ki, günün en önemli sorunlarını kâğıda aktaran yazar da, onları getiren sanatçı da sizin aranızdan çıkmıştır. Onun için biz bir bütünüz.”

Kitlelerin politika sahnesine çıktığı, halkın kendi kaderini kendi eline daha fazla almaya başladığı bu yıllarda sanatın kaynağının ve üreticisinin halk olarak ilan edilmesi ilerici bir tutumdu. 1978, Türkiye’de anti-faşist devrimci mücadelenin giderek silahlı çatışmalara dönüşerek sokaklara indiği bir yıldı. Muhsin Ertuğrul şöyle diyordu:

“Şu dakikada yüzlerce sahnede her ulusun kendi dramı oynanıyor. İzninizle biz de yurdumuzda oynanan oyuna bir göz atalım. Ben perdeyi açıyorum. Sahne Türkiye haritası yüzeyine yayılmış yaşlı ana-babalar, bir ağızdan, yavrularının tabut kervanına ağıt yakmaktalar. Perdeyi hemen bu acıklı görünüme kapatıyor ve sizlere soruyorum: Gençler gençleri neden öldürüyor? Kardeş kardeşi neden öldürüyor?”

1960’larda Beyazıt Meydanı’nda polisle çatışan öğrencilerin Osman Paşa marşından uyarladığı “Olur mu böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu?” türküsünü yansılar gibi görünen bu soruya bir yanıt vermemiş Ertuğrul:

“Bunun çözümünü düşünmek siz sayın seyircilerimize düşüyor. Siz ve bizler ki öldürenle kurbanını aramızda yetiştirdik, vuranla vuranı bağrımızda besledik, ikisinden biri ya kardeşimiz, ya akrabamız, ya komşumuz, ya tanışımızın arkadaşı! Şimdi bu sahneden soruyorum sizlere: Kardeşi kardeşe kim kırdırıyor? . . . Nerde yurttaki barış? Bu temeli yıkanların art niyetlerini düşünüp bulmak siz sayın seyircilerimize düşüyor. Çünkü tiyatro, sahnede sorunları yalnız sergilemekle yetinir. Bu sorunlar düşünerek çözmek seyircinin sağduyusuna bırakılmıştır.”

Oysa meydanları dolduran gençlerin bu soruya cevapları açıktı, öyle fazla da tartışmaya bırakılacak yanı yoktu. Türküyü baştan dinleyelim: “Olur mu böyle olur mu? / Kardeş kardeşi vurur mu? / Kör olası pis faşistler / Bu dünya size kalır mı?”

Her Gece Saat Dokuzda…

Böyle başlıyordu Haldun Taner 1979 yılı bildirisine ve tiyatro tarihinin bütün dönemlerinin bütün gösterilerine ortak bir payda buluyordu: (Bu gösterilerin) “Hepsi de insanlara ‘Koşun, bana gelin, size ilginç bir şey göstereceğim’ derler.”

Türkçedeki en güzel tiyatro oyunlarının bazılarını yazan usta yazar, tiyatroyu sinema ve televizyona karşı savunma işine girişiyordu bundan sonra. Önümüzdeki yılların çoğu bildirisi de kendine böyle bir misyon biçecek, insanlar arası dolaysız ilişki kurma özelliğiyle tiyatroyu başka sanatların önüne koymaya çalışacaktır.

“Tiyatronun bunca yüzyıldır varoluşu boşuna değildir. Tiyatro insan mayasının kopmaz bir öğesi, insandan ayrı düşünülemez bir gereksinmesidir. Doğada işlevini bitiren bir şeyin varlığını sürdürebildiği görülmemiştir. Tiyatro sürüyorsa, sürecekse her devirde bir işlevi olduğundandır. ‘Tiyatro iki kalas bir hevestir’ sözü boşuna söylenmemiş.”

Görüyoruz ki, Haldun Taner’in bildirisi ülkedeki duruma dair doğrudan göndermelerde bulunmak yerine sanat tarihinin patikalarında felsefi düşüncelere dalma yolunu seçmiş daha çok. Ama bu eğreti tarih kitabımızın (Tiyatrolar Günü Bildirileri’nin) arasında kopuk sayfa olduğunu sanmayalım. Görülüyor ki, televizyon ve (porno filmler dalgasının ertesinde) sinema, yozlaşma belirtisi olarak yaşamlara daha çok girmiş. Haldun Taner gibi duyarlı, ilerici bir aydının, Muhsin Ertuğrul’un politika odaklı bildirisinden daha bir yıl sonra,  ülke sorunlarına teğet bile geçmemesinden anlaşılıyor ki, sıkıyönetimin cuntaya ilerleyen baskı ortamı aydınlarımızın sesine de ket vurmuş.

Tiyatro Sanatının İşçileri

Bedia Muvahhit, 1980 bildirisine Muhsin Ertuğrul’un üçüz sanat tarifini yineleyerek başlıyordu: “Biz üç parçadan oluşan bir sanatın insanlarıyız. Bu parçaların bir kısmı yazarlar, bir kısmı oynayanlar ve diğerleri seyredenlerdir. Bunların biri eksik olsa tiyatro denilen sanat da olmaz.”

12 Eylül’e akan dönemin baskı ortamında, Bedia Muvahit’in sesindeki politik renkler ancak tek tük sözcüklerde seziliyordu: “Sanatımız, barış ve sevginin birleşmesiyle doğdu. Ve biz, onun işçileri, üstünde yaşadığımız kürenin her tarafına barış ve sevgiyle, ama birbirimizden ayrılmadan yayıldık.”

Emeğin yüceltilmesi ve dünya halkları arasındaki kardeşliğin vurgulanması dışında Muvahit’in bildirisi genel geçer bir kutlama yazısı olmanın ötesine geçmiyordu. Egemenlerin borazanının tiyatro dünyasının saygın bir isminin ağzından ötüşünü dinlemenin ağrısını hissetmek için bir yıl daha beklemek yetti.

Rüya Tiyatrosu

“Sık sık güzel rüyalar gören bir insan gibidir tiyatro seyircisi. Hiçbir zaman tam olarak çözemeyecektir o güzel rüyaların gizini. Perdenin açılmasıyla gözlerinin önünde bir rüyadır başlayan.”

Tiyatroyu yeni-Platoncu bir dünya tasarımı gibi çizen bu satırlar Necati Cumalı’ya ait. Cumalı, 12 Eylül cuntası dönemindeki ilk Dünya Tiyatrolar Günü Bildirisi’ne tiyatroyu gizemlileştirerek devam ediyor, bir arada yürüyen iki insanın toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefetten içeri atılıp aylar süren işkencelere tabii tutulduğu günlerde şöyle yazıyordu: “İnsanları toplu olarak bir araya getiren tek olay tiyatro değildir yaşamda. Çok eskiden beri hipodromlarda, arenalarda, forumlarda bir araya gelir insanlar. Günümüzde stadyumlarda, mitinglerde, sinemalarda sürdürüyorlar buluşmalarını.”

Stadyum ve sinemaya amenna; futbolun ve filmin, halk kitlelerini sınıf mücadelesinden uzak tutmak için kullanılan F’lerin içinde yer aldığına kuşku yok. Ama 1981’in kanlı baskı ortamında hangi mitingden bahsediliyor acaba? Siyasi partilerin bile miting yapamadığı bir dönemdir bu; siyasi parti diye bir şey yoktur çünkü.

Belli ki o yıllarda da tiyatronun ölüm ilanları gazeteleri dolduruyormuş. Anlaşılan mirasına konmak için ölmesi beklenen çetin ceviz zengin ihtiyarlar gibi bir şey bu tiyatro; ölmek bilmiyor. Ama Necati Cumalı, tiyatroya biçilip duran kefenleri dalgalandıran dönem rüzgarlarına karşı durmak için harekete geçmekte gecikmemiş: “Tiyatrosuz bir dünya mı? Düşünülemez! İnsanlığın artık birbirlerini dinlemek istememesi, birbirinden yüz çevirmesi demek olur bu durum.”

Ne var ki, Cumalı’nın kafasındaki tiyatro tasarımı ile insanlık arasındaki ilişkiler genel geçer bir diyalog kavramının çerçevesinden çıkamıyordu. Hatta 12 Eylül’ün toplumun her alanını depolitize etme çabasına tiyatro alanından da verilen bir omuzdu adeta bildiri: “Günlük politikanın buyruğuna almak isteyenler, ya da geleneğinden saptıranlar görülüyor tiyatroyu.”

Şiirleri, romanları ve oyunlarıyla ülkemizin edebiyat ve tiyatro tarihine değerli izler bırakan Cumalı ustanın düpedüz egemen günlük politikaya alet olmak, kendi kavillerince halktan yana politik tiyatro yapanları azarlamak yerine (ki pek de gerek yoktu, bunların çoğu 12 Eylül işkencehanelerinde gün ya da ömür dolduruyorlardı) 1981’in kanlı rüzgârlarına karşı durmasını isteyen gönlümüz buruk. Tarih kitabımızın bu utançlı sayfalarını hızlı çeviriyor ve binyılımıza geliyoruz.

Ölüyoruz, kurtarın…

2000’lerin ilk yılları tiyatronun kendini yok olmanın eşiğinde hissettiği bir dönem oldu. 2002 yılında, Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Türkiye Merkezi Başkanı Refik Erduran, tiyatroya ilgisiz kalan kuruluşları protesto etmek için o yılın bildirisini hazırlamayacaklarını ilan etti.

Geçen yıl ise (2005) Gencay Gürün, “Aziz tiyatroseverler, kaç kişi kaldınız?” diye başlıyordu bildirisine.

O, “Yüzyıllar önce değil, çeyrek yüzyıl önce Türkiye’de bunu sormak abes olurdu. Tiyatromuzun altın çağı diye bilinen dönem henüz sona ermemişti,” dese de 1980’lerin tiyatro bildirilerinin de tiyatronun ölmediğini ispatlamak için onca çabaladıklarını düşünürsek Gürün’ün geçmişe yönelik iyimserliğinin fazlaca olduğunu söyleyebiliriz.

Gürün, tiyatroyu çağdaş uygarlık düzeyine ilerlemenin temel motorlarından biri olarak tanımladıktan sonra devletten destek istemek için ‘o eski güzel günler’den dem vuruyordu: “Millet ve devlet el ele kendi özelliğimizi kaybetmeden bileşik kaplar haline gelen kültür dünyasında yerimizi almaya çalışıyorduk. Kısa sürede çok da yol almıştık. Sonra yavaş yavaş bu çabadan vazgeçilmesi genel kültür düzeyimizin düşmesinde rol oynadı.”

Gürün’ün bildirisi bundan sonra bugünlerde moda olduğu üzere Avrupa Birliği’ne değinmeden edemiyor ve kültürel farklılıkların ortadan kaldırılmasını, AB’ye kabulün bir ön şartı olarak saptıyordu.

Gürün’ün bildirisi kendine kurulu düzene bir uyarı misyonu biçmiş ve söylemiyle, sunduğu çözümleriyle düzen politikasına angaje olmuştur. Bildirinin yegane hasleti, giderek apolitikleşen (dolayısıyla egemen politikaya yedeklenen) dönemin sanat ve düşünce yaşamının manzarasını yansıtma özelliğini taşıması belki de.

Ne yazık ki gördüğümüz yansı, haklı, güzel ve halktan yana olmaktan, tiyatroculara onur vermekten çok uzak. Bir ışık olduğu, ülkeyi aydınlattığı iddia edilip gelen tiyatro sanatının sözüm ona temsilcilerinin yaydığı kirli sarı ışık, yıkandıkları uysal nehir 1980’den bu yana çok değişmemiş.

Ne yazık Heraklit, akarsuya kabilmiş vurmak kilit!


Yıldırım, Barış. «Tarihi Tiyatro Günü Bildirilerinden Okumak - 
Öncesi ve Sonrasıyla 12 Eylül ve Bugün: Değişen Bir Şey Var mı?» 
Sahne Dergisi, no.13
Reklamlar