Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi”

Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca “kuramsal olgunluk” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız. Yine de o bayrağın inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi? Çözüm bu değil.

 


Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014 

 

Uluslararası bir teknik toplantıdayız. Ukraynalı mühendis, Kızıl Ordu üniformasını çekmiş gelmiş. Asker ceketinin önünü açınca tişört olarak kıpkırmızı-bembeyaz bir Türk bayrağı giydiği görülüyor (Bayrak Kanunu’nun kanun koyucuya zevk veren bir ihlali). Bu da bizi tabii son günlerin tartışması Diyarbakır’da indirilen bayrağa getiriyor.

Ben, Ukraynalıya, bir yandan bu meseleyi, diğer yandan on yıllardır halklarına faşizmi yaşatan bir devletin bayrağını yüceltmekle sosyalist hislerin pek uyumlu olmadığını açıklamaya çalışırken Türklerden biri söze giriyor: “Çok ağırımıza gitti abi,” diyor, “bayrağın inmesi çok ağırımıza gitti.

Ağırına gitmek politik bir kategori değildir, onunla tartışamazsınız. Tek yapabileceğiniz, onu onaylamasanız bile, anlamaya çalışmaktır. Marx ve Engels’in yaptığı da buydu aslında: onaylamadıklarını anlamaya çalışmak. İnsanların kendileri hakkındaki yanlış kavrayışlarına karşı yürütülen mücadelenin asıl olarak o fikirlerin maddi temeline, yani yaşam koşullarına karşı olması gerektiğini açıklarken “Gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını” vurguluyorlardı: “‘Kurtuluş’, zihinsel değil, tarihsel bir iştir” (Alman İdeolojisi).

Marksist literatür dine, milliyetçiliğe, “sömürüyor ama iş veriyor”a, “çalıyor ama çalışıyor”a, velhasıl kendi yaşantımızın türlü yanları hakkında türlü yanlış fikirlerimize karşı hep bunu akılda tutarak mücadele verir. “Din halkın afyonudur”un hemen yanına “ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir”i ekler.

Yine de söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca bu “kuramsal olgunluğu” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız.

Bir bayrak uğruna ne kadar çok alçaklık

Bir hapishane sürgününü hatırlıyorum. Girişte Türk bayrağını öyle asmışlar ki, bir gardiyan ve asker güruhunun toplandığı arama noktasından başımızı eğip geçmek zorundayız. Eğmezsek bayrağa çarpacağız, bunu işaret kabul eden güruh da bize saldıracak. Bu güruh kuşak kuşak mahkûm çocuklara tecavüz ve işkence etmekle ünlü, Yılmaz Güney’in Duvar’ına bile konu olmuş bir gelenekten geliyor. Aslında bizden istedikleri bayrak önünde değil işkence ve onursuzluk önünde boyun eğmemiz.

Eğmiyoruz. İnadına dik bir şekilde geçiyoruz, işkence tayınımızı alıyoruz. Hepimiz yara bere içindeyiz, bir yoldaşımızın çenesi kırılmış, bir ay sıvıyla beslenmek zorunda kalacak. Olsun. Biz size boyun eğmedik, bu da sizin içinize dert olsun.

Ama en çok da bayraklarını samimiyetle seven Türklerin içine dert olsun. Uğruna ölmeyi telaffuz ettikleri bayrak, işte bu aşağılık kümenin çıkarlarına rezilce alet ediliyor.

Yine de onun inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi?

Kürt hareketi başta olmak üzere kimsenin böyle bir niyeti yok. Bu ülkede iki ulus, birçok milliyet ve mezhep, ama iş egemenlerin karşısına çıkmaya geldiğinde, tek bir halk olarak yaşıyoruz ve yaşayacağız gibi de görünüyor. Öyleyse şu “kutsallıklar” meselesini biraz daha düşünmeliyiz.

Toplumsal simya: Kutsallaştırma

Çağdaş antropologlar, kutsal olandan çok kutsallaştırma süreçlerinden bahseder. Bir “toplumsal simya”, sıradan olan bazı şeyleri (mesela bir parça kumaşı bayrak olarak, bir taş binayı mabet olarak, bir heykeli ulu önder olarak) “kutsal” kılar. Marcel Maus, Bourdieu’nün “kutsallaştırma döngüsü” dediği bu simyanın ritüellerle işlediğini söylüyordu. Materyalist bir göz için kutsal hiçbir şey olmayacağına göre, onun bakması gereken asıl olarak bu kutsallaşma, kutsallaştırma süreçleridir.

Çünkü bir şekilde kutsallaş(tırıl)mış değerlerle (din, bayrak, ulu önder vs.) onları aşağılayarak, alaya alarak, çürüterek başa çıkamazsınız. Bunu yapmaya kalkarsanız, söz konusu değeri kutsal bulduğu halde sizi düşman görmeyebilecek olanları incitirsiniz. Sevinç Koçak’ın dediği gibiBirlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu söylenen günler, en çok ayrıştırıldığımız günler olur.” Bu da yalnızca sizin, bu kutsallaştırma sürecinden zaten hep nemalanan düşmanınızın işine yarar, çünkü artık daha çok bölünmüş, birbirinizden daha fazla uzaklaşmışsınızdır, onunsa ömrü uzamıştır.

Lenin’in din için söylediği milliyetçilik için de geçerlidir, sorun mevcut sisteme, yani yanlış fikirlerin “kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi” öğrenmektir, yoksa “hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini [bu bağlamda “bayrağı” diye de okuyabiliriz] söküp atamaz.”

Çok daha kişisel bir mesele olan dinle egemen ulus devletin hemen el altındaki silahı milliyetçilik arasında tabii ki her bakımdan bir paralellik gözetemeyiz. Benzetme, bunların ezilen halk kesimlerinin yanlış bir biçimde kutsallaştırdığı şeyler olması, bir kez kutsallaştırıldıktan sonra da ezilenler arasında bir “nifak tohumu” işlevi görmesiyle sınırlıdır. Yoksa dinden farklı olarak milliyetçiliğe karşı ideolojik mücadelenin kenarlarını çok daha keskin yontmalıyız.

Bu ülkenin siyasal tarihi, bayrak indirmelerin, bayrak dikmelerin, bayrak asmaların o çok bayatlamış ama hâlâ çok “besleyici” silsilesiyle de örülüdür. Bu tür provokasyonlar ve/veya fevrilikler, halklarımızın bazı kesimlerinin öfke telini titretiyorsa, her yanlış bilinç gibi milliyetçi bilincin de bir maddi temeli olmasıdır. Yanlış fikirler gerçek ihtiyaçlardan doğar. Kalpsiz bir dünyada yaşadığımız için afyona ihtiyaç duyarız.

Bayrak meselesinin her seferinde bir duyarlılık ortaya çıkarabilmesi, yaşadığımız toprağın ulusal onurunun çok fazla çiğnenmiş olmasından. Yıllardır Avrupa’nın ortaklaşa pazarı, ABD’nin iri uçak gemisi, İsrail’in hırçın yancısı olarak çok fazla millilik lafı eden, ama son deresinin son su damlasına, son askerinin son cep düğmesine kadar emperyalist hegemonyanın manyetik alanından milim sapamayan bir devletin bazı yurttaşları; fecaat bir başarısızlıkla parçalanmış bir imparatorluğun çoktan ölmüş tiranlarının kötü yazılmış senaryolarını nasıl “padişahım çok yaşa”diye bağrına basıyorsa; zerre istiklâli kalmamış ülkelerinin marşını öyle coşkuyla söylüyor, emperyalistlerin dümen suyunda yüzen bir halklar hapishanesinin gardiyan üniformasını bayrak sanıp gönderde görmek istiyor.

İlle de şafaklar gibi dalgalanacaksa ey nazlı hilal, bayrağını pek sevenler için bir gönder önerim var. Açık adres: İncirlik Hava Üssü, Adana.

 


Yıldırım, Barış. «Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi.”» Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014.

Diğer yayım yerleri: Evrensel Pazar, Fraksiyon


Evrensel gazetesi Pazar ekinde yayımlanan bu yazı, Fraksiyon ve Yazılama için web’de yayımlanmak üzere düzenlendi, altbaşlıklar eklendi.
Reklamlar

Dostoyevski: İdam Mangası Önünden Dünya Kütüphanelerine

Feodor Dostoyevsky 22 Aralık 1849 günü idam mangasının karşısına çıkan Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, 28 Ocak 1881’de akciğer kanaması yüzünden öldüğünde cenaze törenine kırk bin yurttaşı katıldı. Ölümünün 125. yılında Özgür Gündem’de ‘İdam Mangası Önünden Dünya Kütüphanelerine: 125. Ölüm Yıldönümünde Dostoyevski’ başlığıyla yayımlanan yazı.

Özgür Gündem, ? Şubat 2006

https://apis.google.com/js/plusone.js


Soğuk bir kış sabahı, 28 yaşında bir adam idam mangasının karşısına çıktı. Uğuldayan rüzgâr, kendisiye birlikte ölüme gönderilecek arkadaşlarının adını duymasını engelliyordu. Askerlere silahlarını doldurma emri verildi. Tutukluların gözleri bağlandı. Nişan alındı. Sonra uzun bir sessizlik oldu. Sessizliği bozan konuşma, ölüm cezasının Çar I. Nikola’nın emriyle değiştirildiğini ve hepsinin Sibirya’ya sürgüne gönderileceğini bildiriyordu.

22 Aralık 1849 günü idam mangasının karşısına çıkan bu adam Fyodor Mihailoviç Dostoyevski idi.

28 Ocak’ta, ölümünün 125. yıldönümünde anılan Dostoyevski, 11 Kasım 1821’de doğdu. Babası katı ilkeleri olan toprak sahibi bir doktor; annesi oğlunu çok seven, inançlı, insancıl bir Hıristiyan’dı. Dostoyevski, yoksul köylülere merhamet duymayı babasının çiftliğinde öğrendi. Olasıdır ki zalimlikleri yüzünden serfleri tarafından öldürülen babasının ardından yazara ilk edebiyat eğitimini İncil üzerinden annesinin 35 yaşında veremden ölmesi Dostoyevski’nin yaşamına damgasını vuracak kayıplar zincirinin ilk halkaları oldular.

Önce mühendislik eğitimi gördü. Sürekli kitap okuyan ortalama ve yalnız bir öğrenciydi. Ardından üsteğmenliğe getirildiyse de yoksul yaşamını edebiyata adamak için istifa etti. İlk romanı ‘İnsancıklar’ı okuldayken yazmaya başladı, 1846’da yayımladı. Roman, Belinski’nin de içinde bulunduğu eleştirmenlerden olumlu notlar aldı, fakat Hıristiyan hümanizminin etkisi altındaki Dostoyevski, bir süre sonra, ateist ve devrim yanlısı Belinski çevresinde alaya alınmaya başladı. O da kültüre dayanan barışçıl bir toplumsal dönüşüm öneren Fourier’nin düşüncelerinden etkilenen radikal entelektüellerden oluşan Petraşevski Çevresi’ne yöneldi.

Çar, 1849 yılında epeydir canını sıkan bu çevrenin yakalanmasını emretti. Onların arasında tutuklanan Dostoyevski “yeraltına gömülü bir insan gibi yaşadığı” tek kişilik hücresinde umutsuzluğu tattı. Sonra yavaş yavaş okumaya, çeviriler yapmaya başladı. O soğuk kış sabahında yapılan kurşuna dizme provasından sonra yaşadığı dönüşüm ise daha köklüydü. Cezası hafifletilerek Omsk’taki bir çalışma kampında çalışmaya yollanan yazar, liberal eğilimlerden giderek uzaklaştı, tutucu, son derece dindar bir insan oldu. Yaşamı boyunca kendisine musallat olacak sara nöbetleri bu süreçte başladı. Halktan insanlara yönelik derin sevgisinin yerini mesafenin alması da her günü eziyetle geçen bu kampta oldu.

Dostoyevski 1854’te serbest bırakıldı ve onbaşı olarak beş yıl Kazakistan’da görev yaptı. Maria Dmitrievna Isaeva ile –aslında tek taraflı– bir aşk yaşadı; sonunda da evlendi. 1860’da St. Petersburg’a döndü, ağabeyi Mihail’le birlikte fazlaca başarı göstermeyen edebi dergiler yayımladı. Karısının acılı ölümünü çok sevdiği ağabeyinin ölümü izledi. Hem bu kayıplar, hem sonrasında yaşadığı ve neredeyse ölümüne kadar sürecek ekonomik sıkıntılardan dolayı iyice bunalıma gömülen yazar, kendini kumar partilerine verdi; sıklıkla da kaybetti.

Yayıncıların baskısı altında, birkaç hafta içinde yazmak zorunda kaldığı ‘Kumarbaz’ için tuttuğu stenograf Anna Grigoryevna Snitkina ile 1867’de evlendi. Kendisinden 24 yaş küçük Anna, her konuda ona kol kanat gerdi. Borçluların gazabından kurtulmak için Batı Avrupa’ya dört yıl sürecek “kısa” bir gezi ayarlayan da o oldu. Verimli bir dönem oldu bu. ‘Budala’yı orada yazdı. İlk kızları Sonya üç aylıkken orada öldü; yaşayacak ve babasına hep mutluluk verecek ikinci kızları Lyubov orada doğdu. Dostoyevski, 1871’de Rusya’ya döndüğünde kendini Avrupa’nın nihilizminin karşısında kat kat üstün olan Rus-Hıristiyan ruhunun temsilcisi, gerçek bir Rus yazar olarak görüyordu. Liberal reform yanlısı sulara açıldıktan sonra Hıristiyan köklerini keşfeden Dostoyevski’nin alacalı düşünce gemisini şimdi de ‘milliyet’ dalgaları dövüyordu.

Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ı Rusya’yı kasıp kavuruyordu. O da epik bir roman yazmak istedi; ‘Suç ve Ceza’ böyle doğdu. Bir gazetede haftalık olarak yayımladığı ‘Bir Yazarın Günlüğü’ de ününü romanları kadar artırdı. Aynı zamanda son derece şefkatli, sevecen bir baba ve kocaydı. Mutluluğunu gölgeleyen iki şeyden biri giderek sıklaşan sara nöbetleri, diğeri ise üç yaşındaki oğlu Alyoşa’nın ölümüydü.

Yaşamının son yıllarına doğru, savunduğu dinsel ve ulusal değerleri somutlaştırmak için yazmayı planladığı beş ciltlik ‘Büyük Günahkar’a başladıysa da yalnızca ‘Karamazof Kardeşler’i yazmayı başardı. 1880’de Puşkin anıtının açılışı sırasında ünlü konuşmasını yaptı. 28 Ocak 1881’de akciğer kanaması yüzünden ölümünden sonra yapılan görkemli cenaze törenine kırk bin yurttaşı katıldı. Hiç arzu etmediği bir işçi devrimi 36 yıl sonra ülkesini dünyanın ilk sosyalist ülkesi yapacaktı. Çarlık yanlısı Hıristiyan Dostoyevski’ye değilse de kendini sosyalist olarak gören genç Dostoyevski’ye bir armağan sayılabilir bu devrim; hele de, bütün yaşamınca arzuladığı ‘entelektüel devrim’i –bütünüyle farklı bir mecrada da olsa– gerçekleştirdiği düşünülünce.

Bütün eserlerinde insanın her çağa özgü ruhsal değerleri, intihar, yaralı gurur, aile değerlerinin yıkılması, acı çekme yoluyla dinsel kurtuluş, Batı’nın reddi gibi motifleri işleyen Dostoyevski, kimilerine göre, özellikle Yeraltından Notlar kitabıyla Varoluşçuluğun kurucusudur. Ne var ki kendisi, romanındaki kahramanın kınanası nihilist görüşlerin temsilcisi olduğunu söyler. Rus edebiyat bilimcisi Bahtin’e göre “çoksesli-diyalojik roman”ın yaratıcısıdır; onun eserlerinde “bir karakterin kendisi ve dünyası hakkında söyledikleri, genellikle yazarın sözü kadar ağırlıklıdır.” Lunaçarski’ye göre bu çokseslilik niteliğini Şekspir ve Balzac’tan devralmıştır. Macar estetiysen Lukács’a göre, işçi davasının peygamberi olmadığı kesinse de, insanın iç gerçeğine dair derin veriler sunan büyük bir epik romancıdır. Ve herkes hemfikirdir ki, Dostoyevski edebiyatta bir dönüm noktasını oluşturur. Adını Homeros, Dante, Şekspir, Tolstoy gibi dünya devlerinin yanına yazmış; Hesse’den Proust’a, Faulkner’den Camus’ye, Kafka’dan Márquez’e çağımızın yazarlarına esin vermiştir.

Herkesin okuma yoksulluğundan dem vurduğu Türkiye’nin alışveriş merkezlerinde bile sakızların ve marulların yanında –çoğu başka çevirilerden aparılmış– Dostoyevski kitaplarının bulunması da yazarın ölümsüz evrenselliğine delalet sayılmaz mı?


Yıldırım, Barış. «İdam Mangası Önünden Dünya Kütüphanelerine: 125. Ölüm Yıldönümünde Dostoyevski.» Özgür Gündem, ? Şubat 2006.

Ölümsüz gururun şövalyesi: Cyrano de Bergerac

Barış Yıldırım

20. Yüzyılın ilk yıllarında Fransa’nın en ünlü adamıydı. 1 Nisan 1868’de doğdu, 1918’de öldü.  Çocukluğu kuklalarını konuşturmak için metinler yazmakla geçti. Marsilya Lisesi’nin çalışkan öğrencisi, giyiminde aşırı titiz, hukuk mezunu, tiyatro ve edebiyat düşkünü Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac adlı oyunu, daha önce fazla ses getirmemiş birkaç piyesinden sonra, 27 Aralık 1897 gecesi Porte-Saint-Martin tiyatrosunda sahneye konuldu.

Oyunun yazarının ünü çok geçmeden dünyaya yayılacaktı. Rostand, bir dönem Avrupa sahnelerinde kayıtsız krallığını ilan eden fakat gerçekçi tiyatroyla birlikte unutulmaya yüz tutan manzum tiyatronun şatafatlı bir cenaze törenini yapan adam olarak bilinecek ve kimi eleştirmenlerce daha kusursuz görülen başka eserleri hiçbir zaman Cyrano’nun ününe erişemeyecekti.

Oyuna konusunu veren şair Cyrano de Bergerac, 1619’da Paris’te doğdu. Salt şair de değil filozof, müzisyen, fizikçi ve silahşordu bu adam. Felsefe sosuyla süslenmiş tragedyalar, Moliere’e ilham veren komedyalar, değenin etini acıtan nükteli hicivler yazdı.

Zıt özellikler kişiliğinde harman olmuştu. Yüz kişiye meydan okuyacak denli cesur da olabiliyordu, taklidini yapan bir maymunu kılıçtan geçirecek kadar ölçüsüz de. Çirkindi, fakat sağlam kişilikliydi.

Rostand, şair Cyrano de Bergerac’tan yaşadığı dönem, büyük burnu ve birkaç anekdotundan başka pek bir şey almamıştı. Ama bu malzemeden yeni, neo-romantik bir Don Quijote yarattı. Oyunun tarihle örtüşmeyen yönleri eleştirildi; Dreyfus davasında Zola’yla birlikte saf tutan Rostand, yarattığı Bergerac tipi ulusal bir simge olarak değerlendirilerek Dreyfus düşmanlığı ile eleştirildi ve daha neler neler…

Ancak Cyrano karakteri ve oyunu önce birçok dile çevrilen oyunlarda, sonra operada ve sinemada yaşatıldı. Bugün de okuyanda, izleyende güçlü duygular uyandırıyor.

Kasapoğlu’nun ve Durukan Ordu’nun Cyrano’su

Işıl Kasapoğlu’nun Ankara DT’deki rejisi, Durukan Ordu’lu (Cyrano) ve Zeynep Yasa’lı (Roxanne) performansıyla, yüreği burnundan kat kat büyük şövalyeyi Ankara seyircisine, ayakta alkışlarla selamlatıyor. Ayakta alkışlamanın bu seyirci için artık mutat bir beğeni göstergesi olduğunu, dolayısıyla artık hiç de böyle bir gösterge olmadığı söylenebilir, ama ben bu kez bu itirazı askıya almayı önereceğim.

Cyrano’yu izlemeye gittiğimde, itiraf etmeliyim, çok şey beklemiyordum. Ama eseri Türkçeye kazandıran, aslında hakkını vermek gerekirse, eseri bir kez daha Türkçe yazan Sabri Esat Siyavuşgil’in çevirisini gözlerimi kapatıp dinlesem bile bu birkaç saati boşa geçirmeyeceğim kesindi. Turgut Hoca birinde bu çeviri için “Aslından daha iyi olduğundan şüpheleniyorum,” demişti.

Nasıl oldu neden oldu bilmiyorum, çok da şikayetçi değilim, bir sanat eseriyle karşılaşmadan önce yapılabilecek ön araştırmaların olanağı arttıkça benim araştırmacı ruhum çürüdü. Oyuna gitmeden önce ne Kasapoğlu rejisi olduğunu ne Durukan ve Zeynep’in oynadığını bilmiyordum.

Başkahramanının, dolayısıyla onu canlandıran oyuncunun gerek sahnesel gerek yazınsan metin üzerinde hegemonyasını böylesine kurduğu başka oyun aklıma gelmiyor. Hep takma olan burunlar ne kadar gösterişli olursa olsun oyuncusunu gizleyemeyen filmi “Depardieu’nün Cyrano’su” olarak bildiğimiz gibi bu oyunu da “Durukan’ın Cyrano’su” diye bileceğimiz kesin.

Bunu yaparak Roxanne’ı oynayan Zeynep Yasa’ya ve oyun ekibinin yaratıcı emeklerini esirgemeyen üyelerine haksızlık yapmak istemem. Çayyolu Sahnesi’ne bir minyatür Büyük Tiyatro oturtarak başlayan ve şarkılarla, danslarla, hacimli dekor transferleriyle ilerleyen –hiç değilse– ritmik rejiye de. Aslında bu sonuncusunun ne kadar iyi olduğuna emin değilim, ama burada bunu tartışmak istemiyorum. Yalnızca ilk kez DTCF Tiyatro’da Levent Suner’in İki Efendinin Uşağı rejisinde gördüğüm bir konseptin buraya da yakıştığını söylemeliyim: Eğlenceli müzikler çalarak Avrupa halk tiyatrosunun gezici kumpanyaları havasında fuayede dolaşan oyun ekibinin karnaval havası.

Ne var ki, sahnelerimizin en iyi erkek oyuncularından Durukan Ordu, o parlak çeviriyle birlikte Cyrano’nun başarısını belirleyen en önemli unsur. Özcan Alper’in acının ve güzelin keyfekeder bir istifinden ibaret gördüğüm Gelecek Uzun Sürer filminin en başarılı yönü yine onun oyunculuğuydu. “Aman ne var ki oyunculukta, yönetmen Diyarbakırlı bir Kürt genci bulmuş oynatmış işte” diyenlerce bir oyuncunun halktan alabileceği en büyük övgülerden birini de almıştı Konyalı oyuncu. Pek zayıf dramatik ve mitolojik temeller üzerinde duran Rab Şeytana Dedi Ki’yi bile ayakta tutmayı başarmıştı. En gerçekçi oyunda bile romantik oyunculuğun abartılı teatralliğine saplanıp kalan DT törelerine rağmen, bu neo-romantik dramda sahici bir ton tutturmayı başarıyor.

Oyunculuk, enstrümanistlik, dansçılık gibi “yorum” sanatlarının yazarlık, yönetmenlik, bestecilik, koreograflık gibi “üretim” sanatlarından daha az yaratıcılık gerektirdiği bir mitostur. Hatta üstündekini yutup görünmez kılmaya teşne güçlü temeller (drama, beste vs.) üzerine bina kurmak isteyenlerin çok daha değilse bile çok daha farklı bir biçimde yaratıcı olmaları gerekir. Durukan sözcüğün alışıldık anlamlarıyla bir yorumcu değil bir yaratıcı gibi davranarak bize bir Cyrano armağan ediyor.

Tüm bunlara rağmen, iki saati epey aşan oyunu öfleyip püflemeden izleyebildiysek, bundaki asılın da aslı pay Durukan’ın, genel olarak oyun ekibinin, Siyavuşgil çevirisinin ve hatta yazarın değil, Cyrano’nun. Onun da her adı geçtiğinde şapkasını çıkardığı “ölümsüz gençliğin şövalyesiDon Quijote’den sonraki en büyük şövalyeyi sevmemek mümkün değil; en azından, imkansızı isteyecek kadar değilse bile, dileyecek kadar insan kalmışlarımız için.

Peki Rostand’ın doğumundan 145 yıl, oyunun ilk sahneye konuluşundan 116 yıl, yazarın ölümünden 95 yıl sonra hâlâ Cyrano’yu neden seviyoruz?

Aşkta ve savaşta taşınacak silah değildir gurur,” diyordu Cyrano. Cemal Süreya, “Kartallar dolanıyor generalim” diye başlayıp “Ben asker değilim nişanlıyım” diye biten o anıtsal Mola şiirinde bu dizeyi doğrudan alıntılamıştı:

Ama düşman demeye dilim varmıyor

Zaten böyle durumlarda ve aşkta

Taşınacak silah değildir gurur.”

İtiraf etmeliyim ki bütün oyun boyunca, Cyrano’nun şiirinin bu “şahbeytini” duymayı bekledim ve duyamadım.  Bu talihsiz budamayı tamamen duygusal nedenlerle kınıyor ve sorduğum sorudan devam ediyorum: Neden seviyoruz biz bu Fransız şair-şövalyesini bunca yıldan sonra?

Aşk ve savaş da dahil, gurur silahını bellerinden bir an olsun eksik etmeyenlerin yaşadığı topraklarda bu soruya cevap vermeye gerek var mı?

Varsa, el cevap aşağıdaki gibidir.

Cyrano’yu Seviyoruz

Çünkü, hepimizin kocaman bir burnu var.

Kimimizin çipil gözlerinde o burun, kimimizin fazlaca heybetli kulaklarında. Kısa boyumuzda, uzun boynumuzda. Güzel olmasını istediğimiz fakat insanların güzel görmedikleri yerlerimizde. Göğsümüzde de belirdiği oluyor ve bebeklerimiz hiç de çirkin bulmuyor memelerimizi. Ellerimizde ortaya çıkıyor bazen, yaptığımız iş dışında herkesin çirkin gördüğü ellerimizde. Sesimizin tonunda, türkü söyleyişimizde, kafamızın çalışmasında, soğuk esprilerimizde. Hepsinde birer Cyrano burnu var. Kimsenin sevmediği bir burun.

Çünkü hepimiz yürekliyiz.

Yalan yok, yürekliyiz hepimiz, çünkü seviyoruz yüreklileri. Güçlüyü görünce sindiğimiz çok olur, aman başıma bir şey gelmesin diyerek sustuğumuz, kendi öfkemizden tavşan gibi korktuğumuz. Dışarıdan bakınca düpedüz ödleğiz çoğu zaman. Yine de yürekliyiz biz. Cyrano gibi burnumuza yan bakana kılıç çekemiyoruz belki, “aman kendine dikkat et” telkinlerine onun kadar kolay gülüp geçmiyoruz. Yine de en saklı köşesinde göğsümüzün bir yürek var ki, çarptı, çarpıyor ve çarpacak.

İsrail cipine canlı kalkan diye kelepçelenmiş bir Filistin çocuğunun gözlerinde; bütün silahlarını göğsümüze dayamış bir hasmın süngüsü kemiğe dayandığında; Güney Amerika cangıllarında, Nepal ormanlarında, Rusya steplerinde, Anadolu dağlarında, Arap çöllerinde durmaksızın atan, attıkça bizi sevince bozan bir yiğitlik sevdamız var. Ne zaman ve nerede, en çok de niçin vurulduğunu, asıldığını bile doğru dürüst bilmediklerimiz için, bazen adını bile layıkıyla telaffuz edemediklerimiz için “Commandante Che Guevara!” diye “Deniz mahkemeye düşmüş…” diye türküler söylüyorsak bu sevdadan. Lamı cimi yok,

Sevdalıyız çünkü.

Cyrano denli şanssız değiliz hepimiz; her fırsatı kaçırmıyoruz onun gibi. Ama kayıp giden çok şey de var kılıç tutmaya alışkın, gül tutmada acemi avuçlarımızdan. Söyleyemediğimiz sevdalarımız var, dilimizi yakan. Bir kadına, bir erkeğe, bir ülkeye. Hepimiz 15 sene saklamıyoruz bunları. Hepsini 15 sene saklamıyoruz. Ama saklayanlarımız da var, sakladıklarımız da. Roxane’larımız var bizim. Başkası adına sevgiler sunduğumuz ama kendimiz adına sevdalandığımız.

Çünkü gururluyuz.

Yok, yalan değil, gururluyuz. Zapata’nın sözünü dinlemeyerek elimizde şapkalarımızla çıkıyoruz efendilerin huzuruna. Eli silahlı, cebi paralı, anamıza sövse sustuğumuz oluyor da, komşumuz yan baksa, göğsünde bir bıçakla gönderiyoruz evine. Bizim gibi olanlara sonsuz gururluyuz da, dudaklarımızı ısırıyoruz dünyamıza kastedenlerin eti yerine. Yine de, evet, ne olmuş, yine de bir gururumuz var; bir vakitler ayaktaydı, şimdi ayakta ve ayağa kalkacak. Cyrano’nun gururunu seviyoruz çünkü, buruşuksuz bir mendil gibi aya taşıdığı gururunu.

Çünkü bitmedik henüz.

Don Kişot’ları boşuna hatırlatsınlar bize. Boşuna sıkıştırsınlar sözlerinin arasına: “Biz de böyleydik yavrum, abileriniz de böyleydi, bak şimdi kim kaldı?” Biliyoruz ki Cyrano’yu sevdikçe, Cyrano’nun kim olduğunu bilmeden Cyrano’ları sevdikçe biz, eşkıya türküleriyle haykırıp, eşkıya ağıtlarına ağladıkça, daha çokları doğrulacak sisin arasından ve yine umutsuzlar mırıldanacak “nafile, nafile”.

Oysa boşuna olan tek şey var, insanın insanlığını öldürme çabası o da.

Bu yazı ilk olarak “Aşk ve savaştan gayrı her yerde gururunu bir silah gibi taşıyan şövalye 116 yaşında” başlığıyla Taraf Pazar dergisinin 20 Aralık 2009 sayısında yayımlandı. Mimesis-Dergi için DT’nin rejisi bağlamında genişletildi.

Simültane tercümanın dünyası: Çeviriyorum öyleyse iletişim var

İletişim, der orta malı bilgi, birmesajın bir vericiden bir alıcıya birortam üzerinden gönderilmesidir. İletişimin ortamı önemlidir, inanmayan sevdiğine aşkını bir alışveriş merkezinin kalabalık yemek mekanında ilan etsin bir de her sesin uhrevi bir tonla yankılandığı bir vadi yamacında. Farkı hemen hissedeceksiniz!

Çevirmen yahut tercüman, iletişmek isteyen fakat birbirleriyle aynı dili konuşmayan insanlar arasında gerçekleşen iletişimin ortamıdır. Bazen büyülü bir iş gibi gelir insana yaptıkları. Hele de simültane çevirinin gerçekleştiği bir toplantıda. Kulaklarında kulaklık, önlerinde mikrofon olan iki insan iki farklı dilde konuşurlar fakat gayet iyi anlaşabilirler. Sizin “Nasılsınız?” demenizle onun “Fine thanks, and you?” demesi arasında bir fark yoktur çünkü.

Aslında salonun arka taraflarında bir yerlerde, bir kutuda oturan iki insan, sizin “Nasılsınız?”ı “How are you?”ya, onun “Fine thanks, and you?”sunu “İyiyim, ya siz nasılsınız?”a duyduğu anda çevirmektedir.

Üstelik konuşmalar her zaman bu kadar gündelik olmayabilir. Taraflardan biri jeolojikkatmanların arasında sıkışmış gaz kütlelerinin moleküler bileşimindeki yüzde sıfır nokta yedi yüz on üçlük falanca elementin basınç karşısında geçirdiği transformasyonlardan bahsederken yek diğeri bu gazın istihsali hususunda Avrupa Birliği müktesebatıylaFilipinler mevzuatındaki bilmem hangi madde arasındaki çelişkilerin tahkim çerçevesinde nasıl karara bağlanabileceğinden bahsediyor olabilir!

Küçülen dünyada büyüyen iletişim

Çünkü çevirmenler olarak, ağzınızdan çıkanı başka kulaklar duysun istiyoruz. Bunun için, sadece tercüme yapmıyoruz. Düşüncelerinize tercüman oluyoruz.

Dünya her gün küçülüyormuş, öyle diyorlar. Dünya küçüldükçe dünya üzerindeki 6800 dili konuşan insanlar birbirlerine yaklaşıyor.

Bir insanın tüm bu dilleri konuşamayacağını biliyoruz. Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İspanyolca, İtalyanca, Portekizce, Arapça, Çince, Japonca gibi 100 milyonlarca kişinin konuştuğu büyük dillerin bile hepsinin tek bir kişi tarafından bilinmesi neredeyse olanaksız. İşte bu yüzden, yaşlı küresel köyümüz bir süre daha biz tercüman evlatlarına ihtiyaç duyacak.

Bir konferans salonunda size çay, kahve ve kurabiye servisi yapanlar gibi biz de hizmet sektöründe çalışıyoruz. Biz de işimizi iyi yapmaya, “iyi çeviri” yapmaya uğraşan sizler gibi çalışanlarız.

İyi çeviri, doğru çeviridir. Ne ekleyen ne eksilten çeviridir. Hem konuşanın sözüne sadık, hem konuştuğumuz dilin esaslarına sadık çeviridir.

İyi çeviri, güzel çeviridir. Eveleyip gevelemeyen, dinleyenin içindeki dinleme zevkini öldürüp yerine sıkıntı doldurmayan çeviridir.

Siz bakmayın “Çeviri kadın gibidir: Güzeli sadık olmaz, sadığı güzel,” diyenlere. Elbette çevirdiklerimizde eksikler var. Hiçbir iletişim kayıpsız olmaz. Siz patronunuzla ya da kocanızla mükemmelen iletişiyor musunuz ki arada dil engeli olan bir insanla da mükemmel iletişesiniz. Ama yine de dünyanın her yerinde yüz binlerce (yazılı metinleri de dahil edersek, milyonlarca, milyarlarca) insan her gün birbirlerini çevirmenler aracılığıyla anlıyorlar.

 

Sözlü çeviri türleri

Sözlü çeviriler ana hatlarıyla üç alanda gerçekleşir:

1. Simültane çeviri

Kimileri “eşzamanlı” ya da “andaş” kavramlarını tercih etse de biz buna kendi aramızda “Simül” deriz. Konuşmacının ağzından çıkan kaynak dildeki söz teknik bir sistem aracılığıyla kulaklarımıza erişir ve ağızlarımızdan hedef dilde çıkar. Bir ucundan et girip öbür ucundan sosis çıkan fabrikaların biraz daha karmaşığını düşünün! Bizim beyinlerden oluşmuş makinelerimize cümleler İngilizce girer Türkçe çıkar; Türkçe girer Fransızca çıkar vb.

2. Ardıl çeviri

Biz ardıl çeviriye kendi aramızda “konsek” deriz.İngilizce ardıl anlamına gelen “consecutive” sözcüğünün kısaltmasıdır.

Konuşmacının sözü bittikten sonra sahneyi biz alırız ve onun cümlelerini ya da bütün konuşmasını başka bir dilde yeniden dillendiririz. [Yandaki resimde, 49. Altın Portakal’da büyük Macar yönetmen Istvan Szabo’nun Ustalar Sınıfı’nda ardıl çeviri yapıyorum]

3. Fısıltı çeviri

İngilizcesi “whisper”dır ve tercüman jargonunda da (buna Rusça ya da Fransızca tercümanlar da dahildir örneğin) genellikle İngilizcesi kullanılır. Teknik sistemin olmadığı bir simültane çeviri gibidir. Konuşulan sözleri dinleyicinin kulaklarına çevirerek fısıldarız. Çoğu zaman aynı toplantıda ardıl çeviri ile birlikte kullanılır. Örneğin 10 Türk 2 yabancı konuğun olduğu bir toplantıda, Türkçe konuşmaları fısıltıyla iki yabancı konuğa aktarırken, onların sözlerini de 10 Türkçe konuşan konuğa ardıl olarak çeviririz. Çünkü 10 kişinin kulağına birden fısıldamamız zordur!

Ÿ★★★

Bu bilgilerin ışığında, bir daha bir konferans salonunda simültane çeviri kabini görürseniz, içerideki çevirmenlere fındık, fıstık, şekerleme atmayacağınızı umuyoruz. Gerçi aslında bu hiç de fena fikir olmayabilir, zira bir çevirmenin bir çeviri gününde bir maraton koşucusu kadar şeker tükettiği söylenir. Yalnız ben kişisel olarak çikolatayı tercih ederim, söyleyeyim. Bitter olursa sevinirim!

Bu yazı, 18 Aralık 2011’de Bursa Olay Gazetesi’nde yayımlandı.

Kırkından Sonra

Kırkından Sonra
Aynı oyunun Adana DT tarafından sergilenmesinden bir kare
Van Devlet Tiyatrosu’nun 2006 yılında sahneye koyduğu Alfonso Paso komedisi Kırkından Sonra’ya ilişkin bir değerlendirme: İspanyol yazarın oyunu insana ve insanın yaşadığı dünyaya dair herhangi bir tel titretemiyor. Yalnızca Van’a değil hiçbir yere hiçbir şey söylemeyen bir oyun metni…

 


Özgür Gündem, 10 Mart 2006 

Altındağ gecekondularının derme çatma balkonlarının kimi ahşap iskeletiyle duruyor, kimi brandaları kendine siper etmiş. Balkonların altındaki toprağın üzerinde yeşil körpelikler göze çarpıyor. Bahar geliyor düpedüz. Altındağ yollarında ilerleyen otobüsümüzün içindeki tiyatro izleyicileriyle gecekonduların arasında gördüğümüz insanlar birbirine hiç benzemiyor. Evinin her tarafı sallanan tahta merdivenini tırmanan şu kadını da, kuru bir ağacın kıştan kalma ellerinin altına oturmuş, alnını güneşe verip sigarasını tüttüren amcayı da az sonra gireceğimiz tiyatroda göremeyeceğiz.

Van Devlet Tiyatrosu’nun oyununu izlemeye gidiyoruz da ‘Van’da sahneye nasıl bir oyun koyulmuş olmalı?’ sorusu düşüyor aklımıza. Oğullarını dağların baharına armağan etmiş bir annenin acısına mı yanacağız, boşaltılmış bir köyün insanlarının metropolde başlarına gelen tuhaf olaylara mı güleceğiz, Karadeniz’den Van Gölü’ne dümen kırmış balıkçıların dünyayı nasıl gördüklerine mi vakıf olacağız? İhtimal ki hiçbiri değil. Ve ihtimal ki bunlara gerek de yok. Zira Altındağ kondularındaki tiyatroya olduğu gibi Van’daki tiyatroya gidenler de oranın insanları değil, eğitilmiş seçkinlerden oluşan bir avuç insan olacak.

Pop’lu, Caz’lı karşılama

Neyse ki bu düşüncelerle kendimizi hazırladık da az sonra Defne Yalnız’ın sahnelediği ‘Kırkından Sonra’ oyununu gördüğümüz zaman fazla şaşırmayacağız. Oyunun yazarı Alfonso Paso (1926-1978), 62 yıllık yaşamına onlarca tiyatro oyunu, televizyon filmi, sinema senaryosu ve hikaye sığdırmış. İspanyol yazarın külliyatına h‰kim olmadığımız için sanatı hakkında bir şey söylemek zor fakat ‘Kırkından Sonra’nın son derece başarısız bir bulvar komedisi olduğunu görmek için tiyatro uzmanı olmaya gerek yok.

Salonda bizi bu türden oyunların başına musallat olan bir pop-caz ezgisi karşılıyor; saksafon ve piyano, adeta ‘Az sonra izleyeceğiniz gösteri hafif bir oyundur, kafanızı fazla yormayacağız, merak etmeyin,’ der gibi tıngırdıyor. Ön sahnede birkaç eşyayla çizilmiş bir bekleme odası var. Ön oyundan sonra arkadaki perde açılacak ve Fernando’nun evini göreceğiz.

Alfonso Paso’nun oyunu bir durum komedisi olmaya çalışmış. (TV’lerde izlediğimiz komedi dizilerine verilen sit-com adı İngilizce durum komedisi anlamına gelen ‘Situation Comedy’ teriminin kısaltmasıdır). 1920’lerden sonra önce radyoları sonra TV’leri saran durum komedileri, genellikle ev, işyeri gibi bildik yaşam ortamlarında, yalnızca birkaç özellikleriyle tanıdığımız, derinlikli karakterleri olmayan ‘tip’ler arasında geçer. Bir yanlarıyla milat öncesinin töre komedyalarına dayanan durum komedileri çoğunlukla yazıldıkları çağdaki günlük yaşam ilişkilerini ele alırlar. Çoğunlukla, ya hiç toplumsal eleştiri içermez ya da harcı‰lem eleştirilerle yasak savarlar. İyi bir durum komedisinin içinde birbirine ‘dolanan’ ve hızla akan olaylardan kurulu bir ‘dolantı’ vardır. Tesadüfler, çatışmalar, karışıklıklar birbirini izler. Mutlu sona varıncaya kadar seyirci, ‘Adam kendisine kurulan tuzağın farkına varacak mı?’ diye yüreği ağzında izler, birbiriyle karıştırılan kişilerin, dolandıkça dolanan ilişkilerin karşısında kahkahalara boğulur.

Bulvar komedisi

İspanyol yazarın oyunu insana ve insanın yaşadığı dünyaya dair herhangi bir tel titretemeyen hafif yapısıyla durum komedisi özelliği gösteriyor. Ne var ki, barındırdığı olayın gevşek yapısı yüzünden seyirciyi yalnızca esprilerle (söz komikleri) ve düşüp kalkmalarla (fars öğeleri) güldürmeye çabalıyor.

Oyunda olan biteni birkaç sözle anlatmak mümkün: Kırklarından sonra hastalık hastası haline gelerek çocuklarının ilgisini üzerlerinde tutmaya çalışan Dolores ve Fernando bir doktorun bekleme odasında karşılaşır ve doktorun çöpçatanlığıyla birbirlerine ‰şık olurlar. Çocukları bu aşka ‘el ‰lem ne der’ gibi zayıf bir gerekçeyle, kendilerini de seyirciyi de inandırmadan karşı çıkar. Bu arada onların arasında başlayan iş ortaklığı da aşka dönüşür. Sonunda orta yaşlı çift, Dolores’in hamile olduğu yalanıyla çocuklarını kandırırlar ve evlenirler. Bu tür oyunların sonunda hep olduğu üzere bütün karşı cinsler çiftlenir; oğul ile kız ve doktor ile hizmetçi kız da birbirine yakıştırılır. Düğün sahnesiyle oyun biter. (Komedya sözcüğü Antik Yunan’daki ‘komos’ törenlerinden gelir. Şehri dolaşarak ellerindeki fallik simgelerle sağa sola sataşan komos alayının yürüyüşü en son bir şenlik meydanında son bulur. Komedyanın bu neredeyse 3 bin yıllık geleneğini bugün bile sürdürdüğü söylenebilir.) Defne Yalnız’ın rejisi de bu sade suya tirit oyuna bir şey katamamış. Artık tiyatrodan mı dizilere dizilerden mi tiyatroya sirayet ettiğini anlayamadığımız abartılı, yapay, ‘sizi güldürmeye çalışıyorum’ diye bas bas bağıran bir oyunculuk (sorun tek tek oyuncuların yeteneği değil, sahneleri zehirleyen bir oyunculuk üslubu sorunudur, karıştırılmasın), ilk akla gelen öğelerle oluşturulmuş bir sahne düzeni, yalnızca Van’a değil hiçbir yere hiçbir şey söylemeyen bir oyun metni, ‘boşa harcayacak vaktim var ve azıcık gülmek istiyorum’ diyenlerden başkasına hitap etmiyor.


Yıldırım, Barış. «Kırkından Sonra.» Özgür Gündem, 10 Mart 2006

‘Bir mahalle ki’ Tıpkı Bizim Türkiye

Özgür Gündem, 8 Şubat 2006

Çağdaş Tiyatroda Geleneksel ve Güncel

Eksi 15’lerde seyreden hava o dereceye yaklaşınca, karlar erimeye başladı Ankara sokaklarında. Ahmed Arif’in sözleriyle, hala ‘Gecekondularda hava bulanık, puslu / Altındağ gökleri kümülüslü’.

Altındağ’dayız. Sivas Devlet Tiyatrosu’nun sahneleyeceği ‘Bir Mahalle ki…’ adlı oyunu izleyeceğiz. Oyunu yazan ve yöneten Münir Canar, bir Osmanlı mahallesine bugünün Türkiye’sini yerleştirmiş. Bunu yaparken de, geleneksel tiyatronun hemen bütün öğelerini kullanmış. Bu yönüyle oyun, çağdaş tiyatroda gelenekselin kullanımına yönelik bir tartışmaya kapı açıyor.

Bir tahtırevanla salona giren ‘devlet büyüğü’nün çocuklara plastik toplar dağıtarak sahneye ilerlemesiyle başlıyor oyun. Sahnedeki iki boyutlu ev, bahçe, çeşme dekorları (tasarım Güven Öktem’e ait) Karagöz oyunundaki dekor suretlerinin sulak yerde yetişmişi. Ne kadar da iri olsalar, geldikleri kökü görebiliyorsunuz. Sevgi Türkay’ın tasarladığı kostümler ise renk, kültür ve tarih çeşitliliğiyle göz dolduruyor. Canlı müziğin gürbüz sesi şarkı sözlerinin anlaşılmasını zorlaştırıyor ama. Bunda oyuncuların diksiyon, artikülasyon sorunlarının da payı yok değil (işte her oyuna yazabileceğimiz bir eleştiri!).

Oyunumuzun iki ana kahramanı, mahallenin muhtarı rolündeki Pişekâr ile mahalle sakinlerinden Kavuklu. Ağzı çok ama boş laf yapan Pişekâr ve sağduyulu halk insanı Kavuklu, gölge oyunundaki Karagöz ve Hacivat’ın Ortaoyunu’ndaki karşılıkları. Hem Karagöz’de hem Ortaoyunu’nda, bu iki ana kahramanın yanı sıra çeşitli ulusları, azınlıkları, toplumsal kesimleri simgeleyen tipler sahnede geçit töreni yaparlar. Dünyanın bütün halk tiyatroları gibi göstermeci yöntemi kullanan bu türler, epizodik ve gevşek bir yapıya sahiptir. Bir yandan akan bir öykü vardır; fakat pek çok ara oyun, şarkılar, danslar bu öyküyü serbestçe kesintiye uğratır. Münir Canar, gerek yazımda gerek sahnelemede gelenekselin tüm bu yönlerini kullanmış.

Oyunun ilk perdesinde, muhtar Pişekâr, mahallenin evlerini, bahçelerini, çeşmesini haraç mezat yabancılara satar. Kavuklu da paranın cazibesine kapılıp evinin yarısını satarsa da sonradan uyanır ve işbirlikçi Pişekâr ‘la yabancıların bu çabalarını baltalamaya başlar. Havai aydın tipinin temsilcisi Çelebi ile Kayserili bakkalı da yanına çekmeye çalışır; fakat ilkinin kafası gazellerde, ikincisininki ise kazanacağı paradadır. Canar’ın yanlış anlamalara dayanan Muhavere (ya da Ortaoyunu’ndaki adıyla Tekerleme) yapısını sürekli gazel okuyan Çelebi ile derdini anlatmaya çalışan Kavuklu arasındaki sohbeti başarıyla uyarlaması bir yazarlık becerisine işaret ediyor.

Velhasıl, bu perdede geçit töreni yapan Rum, Arnavut, Arap, Acem, Yahudi tipleri, Pişekâr’ın da çanak tutmasıyla mahallenin bütün zenginliklerini satın alırlar. Yahudi’nin mahallenin su kaynağı olan çeşmeyi satın alması ile İsrail’in Anadolu’nun su kaynaklarına olan ilgisi bir araya gelince, buranın bir mahalleden, sorunun da emlak satışından ibaret olmadığını anlarız. Ne var ki, ev satışından fazlaca bahsedilmesi, diğer metaforların zayıf kalması, oyunun içeriğinin daralması tehlikesini de getirmiş.

İkinci perdede, bütün kaynaklarını yitirmiş mahallenin başına gelenleri görürüz. Su, fahiş fiyatlara satılmaktadır. Kavuklu’nun eski bahçesinin sebzeleri de öyle. Evler yanarken, itfaiyeciler bir parça suyu ucuza kapatmak için çabalar dururlar. İstisnalar da vardır ama. ‘Ahtapotlar Birliği’ne (AB !..) üye olanlara her şey indirimlidir. Yardakçıları Pişekâr, onların mallarının bekçiliğini yapan Efe gibi tipler de indirimli alışveriş yapabilirler. (Buraya bir not düşmek gerek. Ege’de halkı soyan eşkıyalara ‘çalıkakıcı’; zenginden alıp yoksula verenlere ‘efe’ denir. Oyunda efelerin adi eşkıya olarak gösterilmesi tarihsel bir hata bizce.)

Suç yönetenlerde değil mi?

Oyun sonunda görürüz ki, Romanların yaşadığı Sulukule bile AB’ye alınmış (bakınız, Romanya-AB ilişkileri), fakat ‘sizi aramıza alacağız’ vaadiyle bütün kaynakları tüketilen, her türlü aşağılayıcı şarta ‘he’ dedirtilen mahallemiz açıkta kalmıştır.

Anlaşılacağı üzere Canar’ın oyunu sanatta (güncel) politikanın varlığına açık bir örnek oluşturuyor. Ancak, oyunun duruşu bu noktada sorunlu. Emperyalizm karşıtlığı ile yabancı düşmanlığı arasındaki ince çizgi sıkça siliniyor. Yerel renkler kullanılırken çeşitli kesimleri aşağılama noktasına düşülebiliyor. Örneğin defalarca tekrarlanan ‘Sulukule’yi bile aldılar’ sözündeki ton, Romanları aşağılayanların ses tonuna çok benziyor. Tüm suçun yanlış yöneticileri seçen halka yüklenmesi; yöneticilerin işbirlikçiliğinin ‘hıyanet’le değil ‘gaflet’le açıklanması; ara sıra ‘bu siyasilerin hepsi böyle’ babında cılız sesler çıksa da, Kasımpaşa, Melih Gökçek, dinsel gericilik göndermeleri ile muhalefetin AKP’ye muhalefetle sınırlanması, 28 Şubat operasyonunun aydın kesimler üzerindeki çarpı(tı)cı varlığının da göstergesi ne yazık ki.

Seyirciyle ilişki başarılı

Her şeye rağmen ‘Bir Mahalle ki…’ önemli şeyler başarmış. Bunlardan biri, curcunabazlardan meddaha, Karagöz ve Ortaoyunu’ndan ‘şık ile M‰şuk’ raksına halk sanatı öğelerinin çağdaş tiyatroda nasıl kullanılabileceğine dair getirdiği öneri. Bu öneri tartışmaya açık elbette. Azınlıkların aşağılanması sorununda olduğu gibi, gelenekselin pek çok öğesinin yeniden yorumlanması zorunluluğu kendini dayatıyor örneğin.

Oyunun asıl başarısı ise seyircisiyle kurduğu ilişkide. Oyunda aynı içerikteki epizotlar biraz fazlaca art arda gelse de (örneğin yabancılarla emlak pazarlığı, konuyu hiç ilerletmeden beş kez gösterildi) ilkokula yeni başlayan çocuklardan 70’lik ninelere uzanan seyirci yelpazesi, ilgisini de kahkahalarını da hiç esirgemedi.

Bizi birkaç kez gülümseten komediyi, perde arasında kaçma isteği duymadığımız oyunu başarılı saydığımız günümüzün çıtası düşmüş tiyatro ikliminde, böyle coşkuyla izlenen, teatral çabalarla örülü, güncel bir oyunun, kısa turneler dışında yalnızca Sivas’ta izlenebilecek olması ise bir kayıp.


Yıldırım, Barış. «‘Bir mahalle ki’ Tıpkı Bizim Türkiye .» 
Özgür Gündem, 8 Şubat 2006.

Sevgili Hayat’la Yeni Sahne’ye Elveda

Özlem Tokaslan’a göre; ‘Bir ülkede bir sahnenin kaybedilmesi kadar acı bir şey olamaz. Bu kayıp hepimizin acısı ve ayıbıdır.’ Özlem, 1995’te daha konservatuar öğrencisiyken burada ‘Ben Feuerbach’ oyununu izlediğinde “İnşallah ben de burada oynarım”, demiş. Şimdi, “Kapatmak nasip oldu” diyor.

Ankara’nın yıllardır gördüğü en soğuk günlerden biri. Dışarıda -14ºC ‘sıcaklık’ ve sis var. 46 yıllık yaşamını Funda Özşener’in yazdığı, Vacide Öksüz’ün yönettiği ‘Sevgili Hayat’ oyunuyla noktalayacak olan Yeni Sahne’nin bu son gösterisini izlemek üzere, buzlanmış yollardan geçerek Sakarya’ya doğru gidiyoruz.

Fransız şair Victor Segalen, ‘Irkları, ulusları, ötekileri kendimize benzetmekle övünmeyelim; tam tersine bunu asla başaramamış olmaktan mutluluk duyalım’ diyor. Oysa oyunun yazarı, oyun broşüründe oyunun iki kahramanını, ‘Tanıdığım en Türk iki Rum’ diye tanımlamış. Türklerin Rum, Rumların Türk, tüm dünyanın Türk olmasının Türk’e ya da Rum’a ne faydası var acaba?

Oyun Yunan işgali altındaki İzmir’de açılıyor, Lozan anlaşması ile gerçekleştirilen mübadele sonrası Pire’de kapanıyor. Oyunun iki kahramanı, Eleni ve Lena, iki Rum kadını. Eleni sesiyle ünlü bir şarkıcıyken, Lena işgal askerlerinin genç kadın açlığı sayesinde, kötü sesine rağmen onun yerini alıyor. Fakat bir düşmanlık yok aralarında. Tam tersine dostluklarının yazgısını kendi elleriyle yazmaya çalışıyorlar.

Dedesi de Girit göçmeni olan ve oyunun geçtiği dönem olaylarının etkilerine yakından tanık olan yönetmen, oyun metnindeki bu iki kahramanı yetersiz bulmuş: ‘Mübadele iki taraflı bir olay. Yalnızca Rumların gözünden anlatılması bir tarafı eksik bırakıyordu’ diyor. Böylece, oyun metninde yalnızca bir cümlede geçen Giritli Fatma, oyunun son kısmına Rum göçmeni Müslümanların temsilcisi olarak dahil olmuş.

Milliyetçi yaklaşım ve hatalar

Kendisini ‘titiz, hece hece çalışan’ bir yönetmen olarak tanımlayan Öksüz, dramaturg Eren Aysan ve yazarla birlikte oyunun hem kurgusunda hem de içeriğinde birçok değişiklik yapmış. Zaten oyunu da bu değişiklikleri yapma şartıyla sahnelemeye karar vermiş.

Yönetmen, oyununda evrenselliği gözettiğini söylüyor: ‘Sonuçta savaşın acısını kadınlar çekiyor. Kadın bütün bedelleri daha ağır ödüyor. Kötü olan savaş. Başka bir şey değil’ diyor. Ne var ki oyunun dokusuna sinmiş milliyetçi, şoven yaklaşımın kokusunu almamak mümkün değil.

63 yaşında nineler kocalarını bırakıp Türklere kaçıyor, ‘şefkatli ve güçlü’ Türk erkeğinin evinin çivit kokusu Lena’nın yüreğinden çıkmıyor, güzel Theodora mübadeleden kaçıp bir Türk’le Anadolu içlerine gidiyor. Mübadele ise çetelerin, kardeşçe yaşayan halkların can güvenliğini tehlikeye düşürmesinin zorunlu sonucu olarak gösteriliyor; halkların birbirine düşürülmesinin esas sorumlusunun egemenler olduğu göz ardı edilerek.

Bu yaklaşım sorunları bir yana, oyunun dramatik yapısı da hatalar barındırıyor. Oyunun iki perdesine dağılmış onlarca tabloda kahve, rıhtım, oda, sokak, hapishane gibi mekanlar o kadar sık değişiyor ki, dekor taşıyan oyuncuların telaşını fark etmemek olanaksız. Oysa bu kadar mekana da, bu kadar tabloya da ihtiyaç yok.

Metindeki bu dağınıklığa, rejideki üslup tutarsızlığı ekleniyor. Arkaya gerilen yağlıboya fon perdesi ve İzmir’in Rum evlerini resmeden panolar, oyunda göstermeci bir dekor anlayışının olacağını söylüyor. Yine mekan değişikliklerinde, hiç işlevi olmayan eşyaların düzenlenmesi için dakikalar harcanıyor. Işın Mumcu’nun çekince divan, itince rıhtım olabilen işlevli dekoru bile yetmiyor bu sorunu çözmeye.

Oyunun belki de en önemli sorunu, duygu değerleri. Yönetmen ‘nahif, insancıl, çığlık atmayan’ bir oyun tasarlasa da, bu sakinlik oyuna yayılmamış. Eleni ve Lena rolündeki oyuncuların şirazeyi öyle kolay kaçırmayan oyunculukları da bununla başa çıkamamış. Üzüntüler de sevinçler de adeta havada yüzüyor. Örneğin Lena için Eleni’yi kapının önüne koyan, beş para etmez bir adam olan Dimitri’nin ölümüne Eleni öyle üzülüyor ki, uzunca bir cenaze sahnesiyle bu üzüntüye dahil edilmek istenen seyirciler olarak o üzüntüyü paylaşamıyoruz. Yarı aç yarı tok, fahişelik yaparak geçindikleri İzmir’den -dekora bakılırsa- orta halli, temiz bir yaşam sürmek üzere Pire’ye giden iki kadının üzüntülerini de anlayamıyoruz. Yönetmen, dedesinin bir sözünü oyuna katmış: ‘İnsanın doğduğu yer öldüğü yerse, o zaman mutludur.’ Doğulan toprak önemlidir, amenna. Fakat doyulan toprak hiç mi önemli değildir?

Sabunla çocuk düşürmeye çalışırken acılar çeken Lena’nın dakikalar süren çığlıkları; düz bir akış içinde giderken birden geçmişe ve geleceğe sıçramalarla ilerlemeye başlayan oyun yapısı; suyu çıkmış kendi kendine konuşma yöntemiyle bize ruh hallerini, hatta sahne dışındaki olayları anlatmaya, oyun kişilerini tanıtmaya çalışan oyuncular; yazılış sorunları ve bununla başa çıkmaya çabalarken yeni sorunlara gömülen reji… Tüm bunlar birleşmiş, ‘oturmamış’ bir oyun ortaya çıkarmış ne yazık ki.

Yeni Sahne niye kapatılıyor?

1959’da Devlet Tiyatroları’na (DT) kiralanan bu mekan, Türkiye Ormancılar Derneği’ne (TOD) ait. TOD Başkanı Mustafa Yumurtacı, ‘Biz sanat düşmanı değiliz’ diyerek başlıyor söze. TOD’a ait 900 m2’lik inşaat alanı arsanın %70’inin boş durduğunu, burayı değerlendirmek için yıllardır yapılan girişimlerin nihayet sonuçlanacağını anlatıyor. Nihayet – çünkü DT, ancak mahkeme kararıyla terk ediyor burayı. Yumurtacı, DT’ye yeni yapılacak binada da bir tiyatro yapılması için teklif götürdüklerini, fakat kendilerine olumlu yanıt gelmediğini söylüyor.

DT yetkilileri ise, TOD’un istediği kira bedelinin fahiş, yeni bir sahne yapımı için harcanması gereken 3 trilyon TL’nin ise çok yüksek olduğunu öne sürüyor. Çünkü Ankara’daki tiyatro biletlerinin büyük çoğunluğu bu sahnedeki merkez gişede satılıyor. En merkezi, en kolay erişimli tiyatro mekanı da burası. Ankara’nın neredeyse şehir dışındaki ‘zengin mahallesi’ Çayyolu’nda yapılacak yeni tiyatro binasının buranın yerini tutmayacağı konusunda ise neredeyse herkes hemfikir.

Kim haklı olursa olsun, bir gerçek var: Bugün Yeni Sahne’de son oyun ve oyunda Eleni rolünü oynayan Özlem Tokaslan’a göre; ‘Bir ülkede bir sahnenin kaybedilmesi kadar acı bir şey olamaz. Bu kayıp hepimizin acısı ve ayıbıdır.’ Özlem, 1995’te daha konservatuar öğrencisiyken burada ‘Ben Feuerbach’ oyununu izlemiş ve çok sevmiş. ‘İnşallah ben de burada oynarım, demiştim. Kapatmak nasip oldu’ diyor.

Neredeyse bütün binaya sinmiş ‘kapatılma hüznü’nü bir kenara bırakıp oyuna giriyoruz. Kafamızda bir soru: Hüzün tamam ama bu sonu değiştirmek için kim ne yaptı?


Yıldırım, Barış. «Sevgili Hayat’la Yeni Sahne’ye Elveda.» 
Özgür Gündem, 2 Şubat 2006