“Seks işçileri” kimlerdir ve bazı solcular köleliği neden savunur?

captive20 Temmuz 2014’te Fraksiyon.Org’da yayımlanan sonra sansürlenen yazı. (Sansürün öyküsü için: bkz. Bazı Frakisyon.org editörlerinin mini-18-Brumaire’i. Yazının Fraksiyon’daki linki bizim bize yapmamamız gereken şeylerin bir işareti olarak burada dursun.)
Liberal terminolojiyle (“seks işçiliği”, “kadına karşı şiddet”) trollenen sol… Ne olduğunu bilmedikleri “devrimci ahlak”la dalga geçen akılsızlar… Demokrat olacağım diye pratikte köle tüccarlığını, hatta çocuk bedeninin satılmasını destekler konuma düşenler… Tekmili birden burada.

Barış YıldırımYazılama Blog, 21 Temmuz 2014 

 

Kendini uygar, okumuş solcu sayan birçok arkadaşımızın o çok tartışmalı seks işçiliği kavramını fuhşun politically correct adı sanması kaç puan?

Önce şu terimin macerasına bir bakalım mı? Bizim arqaaşlar neden günde beş vakit kullandıkları bazı lafların kökenini sorgulamaz, bir düşünelim. Sonra bu tavrın tutarsızlığına göz atalım. “Devrimci ahlak” kavramı nedir hiçbir fikri olmadan devrimci ahlak düşmanlığı yapanların hali pür melaline de baktıktan sonra fuhşu mesleklerden bir meslek görmek insanı solcu olup köleliği desteklemek gibi acınası bir konuma nasıl düşürür görelim.

Liberal terminolojiyle trollenen solculuk

1970 sonlarında bir liberal aktivistçe (Carol Leigh) uydurulan sex worker terimi hem sanılandan çok geniş kapsamlı, hem de aklı başında feministler (örneğin fuhuş karşıtı feministler) dahil pek çok kesimce reddediliyor. [1. Ne yazık ki bu iki link İngilizce yazılara gönderiyor, Türkçede bir kaynak için bkz. Dipnot 2] Ancak terimin Türkçeleştirilmesi ayrı bir fecaat, worker yalnızca “işçi” demek değil, bu bağlamda basitçe (seks endüstrisinde) “çalışan” kimse demek. Porno yıldızı da, erotik dansçı da, fahişe de seks çalışanı.

Seks işçiliği kavramı yanlış çünkü,

  • tecavüze seks diyor,
  • köleliğe işçilik diyor,
  • daraltılmış bir çeviri.

İşçi kavramı bizde daha ziyade “mavi yakalı” çalışanlar (fabrika ve hizmet işçileri) için kullanılıyor. “Beyaz yakalı” çalışanlara da işçi diyenlerimiz olmakla birlikte bu görece yeni bir tartışma. İngilizcede herhangi bir işte çalışana “işçi” denebiliyor ve az çok employee (çalışan) kavramıyla eşanlamlı kullanılabiliyor.

Fuhuş sektöründe çalışanlara işçi demek, bu sektördeki muazzam yaygın kölelik olgusunu gizliyor. Sanki fuhuş, işler arasında bir iş; binlerce kadın,  köle olarak tecavüze zorlanmıyor; yalnızca para için seks yapmak çoğu zaman tecavüze tahammül etmek değilmiş gibi duruyor.

Burada şu soru ortaya çıkabilir: [2. Örneğin dünkü bir dizi tartışma sırasında @ırmakozinanır bu soruyu dile getirdi] Kapitalizmde hâlâ kölelik var, özellikle göçmen işçiler arasında, peki bunlar işçi değil mi? Aslında değiller, bence onlara köle demekte ısrar etmeliyiz ki çalıştırılma koşullarının altını çizelim. Ama işçi kavramının kendisi zaten bir miktar “ideolojik”, sanki kapitalist ile işçi arasında gerçekten özgür bir sözleşme varmış gibi, işçilerin yaşamak için başka bir makul şansı varmış gibi gösteriyor, oysa işçi de özel bir tür (ücretli) köle. Marx’ın ücretli işçiler için Latince -ve zamanında pek bilinmeyen, kullanılmayan- proletarya kavramını tercih etmesi bence böyle bir nedene de atfedilebilir.

Öte yandan, başka hiçbir nedenimiz olmasa bile, seks gibi en [derinden] insani eylemlerden birinin metalaştırılmasını meşru görmesi itibariyle bile seks işçiliği kavramına karşı çıkılabilir. Fuhuş sektöründe çalışanlar şu sıra liberal ideolojinin hegemonyası nedeniyle kendilerine ağırlıklı olarak “seks işçisi” deseler de (oysa dediğimiz gibi, kavramın bütün öncüllerini kabul etsek bile fazla geniş bir terim bu) kendilerine fahişe, hatta edebi kelama (öfemizm’e) başvurmadan düpedüz orospu diyenler de var.

Zira bir açıdan denebilir ki, orospu sözünün kulağa bu kadar aşağılayıcı gelmesinin kendisi ideolojik bir süreçtir. Bir geçim yöntemi olarak para karşılığı cinsel ilişkiye girmek tarihin bir noktasından beri aşağılanmaya başlandığı için orospu lafı aşağılayıcı geliyor bize. Tam da bu süreci tersine çevirmek için bile bu lafa başvurulabilir. Birinin kendine orospu denmesini aklı almayanlar, sürecin tersine çevrilmesini tahayyül edemeyenler geçen yıl “çapulcu” sözünün başına getirdiklerimizi düşünebilir.

Ben kendi adıma “fahişe” ya da “fuhuş sektöründe çalışan kimse” [belki daha doğrusu “fuhşa zorlanan kimse”] diyorum, ama terimsel tartışmanın çok daha uzun ve ayrıntılı yapılması gerekiyor. Lütfen kimse “onlar kendine ne diyorsa onu diyelim” demesin, zira edebi kelama başvurmadan söyleyeyim, düpedüz ahmaklık bu; hem “onlar”ı homojen bir bütün sanıyor, hem de kavram üretimini bağnazca öznelci bir sürece indirgiyor.

İman beyanım ve tutarlılık çağrımdır

Ne zaman bu konuları konuşsak, hemen bizden bir “iman beyanı” isteniyor: “Önce kadına karşı şiddete karşı durun!”

Bu “kadına karşı şiddet” de başka bir ahmakça terim, bir boş gösteren. O kadar belirlenimsiz ki, bir kadının kocasından gördüğü işkenceyi de, mesela bütün “Filistinlilerin evlerini yıkın, yalnızca çocuklarını değil annelerini de öldürün” diyen İsrail milletvekili Ayalet Şaked’e karşı uygulanmasını çoğumuzun arzu ettiği tepkiyi de aynı kefeye koyabiliyor. Daha çok ev içi şiddet ya da “namus” cinayetlerini belirtmek için kullanılıyor bu aşırı genel laf.

“İman beyanı” talebinin kendisi bana uzaktan devletin itirafçılık politikasını hatırlatıyor da, yine de kendi duruşumu net ve vurgulu bir şekilde söyleyeyim: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

İman beyanı: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

Yalnız mağdurların bir kısmının sistemli olarak gadre meyletmesinin, mazlumların bazı durumlarda zulmün dolaysız aracı olmasının -mesela Kürdistan’da koruculuk örneğinde- çok aşina olduğumuz bir olgu olduğunu da unutmayalım. Hakeza, yoksul mahallelerde bu “sektör”ün içindeki kişilerin oralardaki işkenceci polis ağıyla çok yakın ilişkiler içinde olduğunu da. Hakeza pezevenklik işinde bir “mesleki kapalılık” olmadığını, yani kadınların da fuhuş aracısı / zorlayıcısı olabileceğini de. [Daha sonra Sarıgazi Halk Cephesi tarafından yapılan açıklamada dövülen iki kadının da daha çocuk yaşta kadınları pazarlayan iki köle tüccarı olduğunu açıklandı.]

Ne yazık ki, yoksul mahallelerde uyuşturucu ve fuhşa karşı verilen mücadele sosyal medya başta muhalif medyada fazla tartışılmıyor. Fahişelerin mutlaka kendi beyanına itibar edilmesi gerektiği konusunda başımızın etini yiyen çakma (ama lafzı itibariyle doğru) duyarlılık, “bir de bu yoksul mahallelerde yaşayanların, ama bizim kadar sosyal medya kullanamayanların beyanlarına bakalım” demiyor. Milyonların şehidi saydığı Hasan Ferit Gedik’in bu çetelerden biri tarafından öldürüldüğü mahallelerde, insanlar neyle karşı karşıya, her gün ne yaşıyor, pek kafasına takmıyor. Orada her gün çocuklar narko-çetelerce zehirlenir, kadınlar fuhşa zorlanırken bırakalım desteğe gitmeyi, 100 karakterlik tweet’i esirgeyenler, ne zaman “Fuhuş yapanları cezalandırdık, torbacıları dövdük” (örneğin şurada) diye bir haber okusalar, bir devrimci hareketin nasıl hiç devrimci olmadığını “kanıtlamak” için makaleler döşeniyor.

Hasan Ferit gibi insanlarımızın kurşuna dizildiği mahallelerde uyuşturucu ve fuhuş çetelerine karşı mücadelenin hiçbir şekilde parçası olmamış insanların, bu türden itirazları

  1. ikiyüzlülüktür,
  2. ciddiye alınmayı hak edecek bir tutarlılığa sahip değillerdir,
  3. devrimciliğe karşı gizil bir düşmanlığın bilinçli ya da bilinçsiz ifadesidir; ve tüm bu nedenlerle
  4. fahişelere gösterdikleri dostluk da göstermeliktir.

Sen sistematik olarak zorla fuhşa sürüklenen kadınlar için hiçbir şey yapma, sonra “Vay onları dövüyorlar” diye ortalığı tweet’e boğ. Kim ciddiye alır seni? Gerçekten o konuda bir şeyler yap, o mahalledeki insanların yaşadığı sorunun sahiciliğini hisset, ondan sonra konuşursan belki bir anlamı olur.

Ama sen Ferit’in kanı akan Gülsuyu’nu 68 Hippilerinin yaşadığı bir komün zannedersen; Sarıgazi’de, Okmeydanı’nda fuhuş yapan kadınları Amsterdam’ın Red Light Caddesi’ndeki sigortalı çalışanlar zannedersen; ilkokul çocuklarını uyuşturucuya alıştırmaya çalışan, adam kaçırıp işkence eden, sokakta adam kurşunlayanları Breaking Bad’deki kimya öğretmeni zannedersen, kim takar seni 129 Twitter takipçinden ve senin gibi devrimcilere laf sokma kaygısı taşıyanlardan başka?

Elbette devrimciler eleştirilebilir, eleştirilmelidir de, daha doğruya ancak eleştiri yoluyla erişilir. Ama Cephe’nin kadın düşmanlığı üzerine tweet’ler döktürenlere sorun: mesela şubat ayında Gülsuyu’nda, daha geçen ay 1 Mayıs’ta,  daha 20 gün önce yine Gülsuyu’nda Ferit’in vurulduğu yerde çeteler saldırdığında ne yaptı, ne dedi, nasıl bir tepki koydu? Bir yanlışı eleştirmek için bir başka yanlış karşısında mutlaka da bir şey söylemiş olmak kategorik bir ön şart olarak sürülemez de, her gün çetelerle kan dökerek savaşan mahallelerin insanlarına ve devrimcilerine saldırı üstüne saldırı yaparken, neden o kişilerin karşısındaki polis destekli faşist çetelere hiç laf edilmez? Hep mi gözden kaçar? İş bir devrimci yapıya saldırmaya gelince neden bu kadar hızlısın arkadaş?

“Devrimci ahlak nedir bilmeden bütün ahlakları fuck you”

Şimdi bir de devrimci ahlak düşmanlığı modası çıktı. Ortalığı -olasılıkla caps’lerden edinilmiş bir Nietzschecilikle- “köle ahlakı”na saldıran kahraman anti-etikçiler sardı. Aslında tam olarak neye kızdıklarını kendileri de bilmiyor. Salağın biri duvara “Bu orgazm devrimci ahlakçılara gelsin” yazıyor mesela, espri duygularını ispatlamak için bunu paylaşıp duranlar da devrimcilerin kadın erkek demeden herkese bekâret kemeri giydireceğini ima ediyor. Zira herkesin bildiği gibi, devrimciler mitoz bölünmeyle çoğalır, seks onlara gelmez.

Bertolt Brecht, kendisinin en çok önemsediği oyunu olan Önlem’de (Die Massnahme), Lenin’in bir devrimci ahlak tarifini temel alır: “Ahlakımızı proleter sınıf mücadelesinin çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyoruz.” Lenin’in ‘Genç Yoldaşa Mektup’ adıyla da bilinen ‘Gençlik Birliğinin Görevleri’ metnindeki pasajın bütünü şu:

Diyoruz ki, bizim ahlakımız bütünüyle proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabidir. Ahlakımız proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarından kaynaklanır. (…) İnsan dışı ve sınıf dışı kavramları temel alan her türlü ahlakı reddediyoruz. Bunun işçilerin ve köylülerin toprak sahipleri ve kapitalistlerin çıkarına olarak aldatılması, dolandırılması ve onlarla alay edilmesi olduğunu söylüyoruz. (…) “…komünistler için ahlak, katı bir disiplin ve kitlelerin sömürücülere karşı yürüttüğü bilinçli kavgadır” (Collected Works, cilt: 31, s.291-294).

Devrimci ahlak diye sevmeyip durduğunuz şey bu arkadaşlar. En genel anlamlarında birbiriyle ilişkilendirilebilecek ahlak ve etik, bu dünyada neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair tutumlarımızla ilgili şeylerdir. Devrimciler, doğruyu ve yanlışı, Lenin’in tarif ettiği gibi, sınıf mücadelesine etki ve katkı durumuna göre saptarlar.

Devrimci ahlak, bacak arasıyla ilgili bir şey değil “proleter sınıf mücadelesinin çıkarları”na göre eylemektir.

Siz devrimci ahlakı bacaklarımızın birleşme noktasıyla ilgili bir şey sanıyorsunuz, zira düzenin namus ve ahlak anlayışı bu kavramları böyle kullanıyor. Bu kavram kirliliği içinde, siz o düzen içi ahlak/namus kavrayışına karşı olduğunuz halde, “Yahu ahlak bu demek değil ki, ben devrimcilere niye kızıyorum?” gibi basit bir soruyu kendinize sormuyorsunuz. Ha evet, fuhşa, uyuşturucuya karşı mücadele devrimci ahlakla ilgili bir şeydir, ama sandığınız yerden değil. Polis, bir mahallede, Dersim gibi bir muhalif kentte, Kürdistan’ın daha az politikleşmiş ama politikleşmeye doğru giden kasabalarında vb. uyuşturucuyu ve fuhşu, insanlar ne halt ederlerse etsinler de devrimcilerden uzak dursunlar diye destekler. Gençlerin bir kısmının narkotik madde bağımlısı olması, bir kısmının bedenini haz nesnesi kılması, bir kısmının da onlara müşteri olması, sınıf mücadelesinde halkın aleyhine bir haldir. Devrimciler de o yüzden bunlara karşı çıkıyor.

“Solcuyum ve kadın bedeninin metalaştırılmasını savunuyorum”

Şimdi başlıktaki soruya geri dönebiliriz: Neden bazı solcular kadınların kendi bedenlerini metalaştırmasını onurlu, anlamlı ve/veya gerekli bir iş olarak görür?

ABD verilerine göre (bizde daha kötü olmalı) fuhuş sektörüne giriş yaş ortalaması 12-14, fahişelerin çoğu bu işi ağır mecburiyet koşullarında yapıyor ve kurtulmak istiyor. Gönüllü yapanlar yalnızca azınlık.

Burada fuhşun devlet tarafından düzenlenen ve izin verilen bir meslek olması, pezevenklerden arındırılarak sürdürülmesi gerektiği yönündeki liberal argümanların bütününü ele almayacağım. Sadece şunu bilelim: Fuhuş sektöründekilerin %90’ından fazlası bu işi mecburiyetten yaptıklarını, temel kaynakları olmadığı için sektörde kaldıklarını söylüyorlar. ABD’de fuhuş [sektörüne] giriş yaş ortalaması 12-14 (ben burada şu kaynağı kullandım ama başka araştırmalar da benzer sonuçlar üretiyor. Bu konuda İsveç’ten bir otonomcu kadın yazarla yapılan Fuhuş Normal Bir Meslek Değil başlıklı röportaj, Türkçedeki paralel bir kaynak.[3. Bu son cümle ve kaynak,  yazının 20 Temmuz’daki yayımlanmasından sonra eklendi. Yazıya dikkatimi çeken Şervan Hameran‘a ve metni yayıma da koymuş olan güneşli pazartesiler‘e teşekkürler. Metindeki köşeli parantez içindeki kısımlar da ilk yayımlanma tarihinden sonra eklendi ya da düzeltildi]) Yani fahişeliği bir iş olarak görenler, bilmeden, çocuklar dahil birçok kadının fuhşa zorlanması gibi aşağılık bir kölelik halini onaylıyorlar. Elbette pedofiliyi ya da köleliği desteklemek için değil; dünyayı savaşa, açlığa, orospuluğa boğan kapitalizmin ideolojisi liberalizme karşı saksıyı çalıştırmadıkları için. Ama sonuç değişiyor mu, değişmiyor.[4. Eren Buğlalılar, Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası yazısında bu tartışmayı ilerletiyor ve verilerle destekliyor.]

Bu, “Fahişelik de bir iş, bir meslektir, yapılmasında mahzur yoktur” diyenlerimiz içindi. Bir de “Tamam, fuhşa karşı mücadele edilmeli ama fahişeleri döverek değil,” diyenler var. Bunlar özellikle YDG-H fuhuş evlerini basınca, torbacıları ya da hırsızları dövünce (şu hesapta birçok örneği var, örneğin şurada, ellerine sağlık) pek laf etmek istemeyen, ama söz konusu olan sevmedikleri bir hareket olunca hassas vatandaş kesilenlerimiz arasından çıkıyor.

İman beyanımı yukarıda yapmıştım. Ama şunu da söylemiştim: Gördüğüne inanma.

Git o mahallede insanlar neler yaşıyor, nelerle karşı karşıya anla. Silahı al çetelerle savaş, diyen yok, ama savaşanlarla bir konuş;  twitter hesapları yok, kendilerini sana yeterince anlatmadılar diye hemen küfre sarılma. O fahişelerle de konuş. Yalnızca dayak yediklerinde uzaktan destek olma, kim onları zorluyor, nasıl bu duruma düşmüşler, öğren. Bak devrimciler diyor ki, “Onlara iş bulduk, defalarca uyardık, ama hem bu işi hem de polisle işbirliği yaparak sürdürüyorlar”, bak bakayım doğru mu? Biraz İngilizcen vardır, EZLN’ye de bayılırsın, [Sarıgazi] biraz varoş kalabilir çünküm, Chiapas’ta Meksika polisi fuhşu nasıl destekliyor bir oku mesela. Filistin halkı kan içinde yüzerken bunları yazmak zül geliyor, yazdırma.

Anlamaya çalış dostum anlamaya çalış. Sen devrimcilere küfredersin, ama başın gerçekten sıkıştığında yanında yine onları bulacaksın, aradan geçen 44 yılda ayaklarına konvers çekip liberal olmuş çiçek çocukları değil.

★ @prometeatro | @yazilama

Dip/notlar

Görsel: Esir (The Captive), Jan Baptist Huysmans (1826-1906)

[Güncellemeler: Yazı ilk yayımlanışından sonra imlası bakımından düzeltildi. Köşeli parantez içinde bazı eklemeler yapıldı. Dipnotlar, özellikle yeni kaynaklar eklenerek güncellendi. Spot metin düzenlendi. – 02.08.2014]

Reklamlar

Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi”

Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Lübnan kartpostalı: Bayrak diken kadın
Söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca “kuramsal olgunluk” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız. Yine de o bayrağın inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi? Çözüm bu değil.

 


Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014 

 

Uluslararası bir teknik toplantıdayız. Ukraynalı mühendis, Kızıl Ordu üniformasını çekmiş gelmiş. Asker ceketinin önünü açınca tişört olarak kıpkırmızı-bembeyaz bir Türk bayrağı giydiği görülüyor (Bayrak Kanunu’nun kanun koyucuya zevk veren bir ihlali). Bu da bizi tabii son günlerin tartışması Diyarbakır’da indirilen bayrağa getiriyor.

Ben, Ukraynalıya, bir yandan bu meseleyi, diğer yandan on yıllardır halklarına faşizmi yaşatan bir devletin bayrağını yüceltmekle sosyalist hislerin pek uyumlu olmadığını açıklamaya çalışırken Türklerden biri söze giriyor: “Çok ağırımıza gitti abi,” diyor, “bayrağın inmesi çok ağırımıza gitti.

Ağırına gitmek politik bir kategori değildir, onunla tartışamazsınız. Tek yapabileceğiniz, onu onaylamasanız bile, anlamaya çalışmaktır. Marx ve Engels’in yaptığı da buydu aslında: onaylamadıklarını anlamaya çalışmak. İnsanların kendileri hakkındaki yanlış kavrayışlarına karşı yürütülen mücadelenin asıl olarak o fikirlerin maddi temeline, yani yaşam koşullarına karşı olması gerektiğini açıklarken “Gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını” vurguluyorlardı: “‘Kurtuluş’, zihinsel değil, tarihsel bir iştir” (Alman İdeolojisi).

Marksist literatür dine, milliyetçiliğe, “sömürüyor ama iş veriyor”a, “çalıyor ama çalışıyor”a, velhasıl kendi yaşantımızın türlü yanları hakkında türlü yanlış fikirlerimize karşı hep bunu akılda tutarak mücadele verir. “Din halkın afyonudur”un hemen yanına “ezilenlerin haykırışı, kalpsiz bir dünyanın kalbidir”i ekler.

Yine de söz konusu olan, gölgesinde işkenceye çekildiğimiz, tecavüze uğradığımız, tutsak edildiğimiz bir bayrak olunca bu “kuramsal olgunluğu” sergilemek öyle kolay değil. Bu bayrağı bayrak yapan, üstündeki haksız dökülmüş kanımız.

Bir bayrak uğruna ne kadar çok alçaklık

Bir hapishane sürgününü hatırlıyorum. Girişte Türk bayrağını öyle asmışlar ki, bir gardiyan ve asker güruhunun toplandığı arama noktasından başımızı eğip geçmek zorundayız. Eğmezsek bayrağa çarpacağız, bunu işaret kabul eden güruh da bize saldıracak. Bu güruh kuşak kuşak mahkûm çocuklara tecavüz ve işkence etmekle ünlü, Yılmaz Güney’in Duvar’ına bile konu olmuş bir gelenekten geliyor. Aslında bizden istedikleri bayrak önünde değil işkence ve onursuzluk önünde boyun eğmemiz.

Eğmiyoruz. İnadına dik bir şekilde geçiyoruz, işkence tayınımızı alıyoruz. Hepimiz yara bere içindeyiz, bir yoldaşımızın çenesi kırılmış, bir ay sıvıyla beslenmek zorunda kalacak. Olsun. Biz size boyun eğmedik, bu da sizin içinize dert olsun.

Ama en çok da bayraklarını samimiyetle seven Türklerin içine dert olsun. Uğruna ölmeyi telaffuz ettikleri bayrak, işte bu aşağılık kümenin çıkarlarına rezilce alet ediliyor.

Yine de onun inmesi birilerinin ağırına gidiyor. Ne yapalım, onlarla bütün alışverişimizi keselim mi?

Kürt hareketi başta olmak üzere kimsenin böyle bir niyeti yok. Bu ülkede iki ulus, birçok milliyet ve mezhep, ama iş egemenlerin karşısına çıkmaya geldiğinde, tek bir halk olarak yaşıyoruz ve yaşayacağız gibi de görünüyor. Öyleyse şu “kutsallıklar” meselesini biraz daha düşünmeliyiz.

Toplumsal simya: Kutsallaştırma

Çağdaş antropologlar, kutsal olandan çok kutsallaştırma süreçlerinden bahseder. Bir “toplumsal simya”, sıradan olan bazı şeyleri (mesela bir parça kumaşı bayrak olarak, bir taş binayı mabet olarak, bir heykeli ulu önder olarak) “kutsal” kılar. Marcel Maus, Bourdieu’nün “kutsallaştırma döngüsü” dediği bu simyanın ritüellerle işlediğini söylüyordu. Materyalist bir göz için kutsal hiçbir şey olmayacağına göre, onun bakması gereken asıl olarak bu kutsallaşma, kutsallaştırma süreçleridir.

Çünkü bir şekilde kutsallaş(tırıl)mış değerlerle (din, bayrak, ulu önder vs.) onları aşağılayarak, alaya alarak, çürüterek başa çıkamazsınız. Bunu yapmaya kalkarsanız, söz konusu değeri kutsal bulduğu halde sizi düşman görmeyebilecek olanları incitirsiniz. Sevinç Koçak’ın dediği gibiBirlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu söylenen günler, en çok ayrıştırıldığımız günler olur.” Bu da yalnızca sizin, bu kutsallaştırma sürecinden zaten hep nemalanan düşmanınızın işine yarar, çünkü artık daha çok bölünmüş, birbirinizden daha fazla uzaklaşmışsınızdır, onunsa ömrü uzamıştır.

Lenin’in din için söylediği milliyetçilik için de geçerlidir, sorun mevcut sisteme, yani yanlış fikirlerin “kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi” öğrenmektir, yoksa “hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini [bu bağlamda “bayrağı” diye de okuyabiliriz] söküp atamaz.”

Çok daha kişisel bir mesele olan dinle egemen ulus devletin hemen el altındaki silahı milliyetçilik arasında tabii ki her bakımdan bir paralellik gözetemeyiz. Benzetme, bunların ezilen halk kesimlerinin yanlış bir biçimde kutsallaştırdığı şeyler olması, bir kez kutsallaştırıldıktan sonra da ezilenler arasında bir “nifak tohumu” işlevi görmesiyle sınırlıdır. Yoksa dinden farklı olarak milliyetçiliğe karşı ideolojik mücadelenin kenarlarını çok daha keskin yontmalıyız.

Bu ülkenin siyasal tarihi, bayrak indirmelerin, bayrak dikmelerin, bayrak asmaların o çok bayatlamış ama hâlâ çok “besleyici” silsilesiyle de örülüdür. Bu tür provokasyonlar ve/veya fevrilikler, halklarımızın bazı kesimlerinin öfke telini titretiyorsa, her yanlış bilinç gibi milliyetçi bilincin de bir maddi temeli olmasıdır. Yanlış fikirler gerçek ihtiyaçlardan doğar. Kalpsiz bir dünyada yaşadığımız için afyona ihtiyaç duyarız.

Bayrak meselesinin her seferinde bir duyarlılık ortaya çıkarabilmesi, yaşadığımız toprağın ulusal onurunun çok fazla çiğnenmiş olmasından. Yıllardır Avrupa’nın ortaklaşa pazarı, ABD’nin iri uçak gemisi, İsrail’in hırçın yancısı olarak çok fazla millilik lafı eden, ama son deresinin son su damlasına, son askerinin son cep düğmesine kadar emperyalist hegemonyanın manyetik alanından milim sapamayan bir devletin bazı yurttaşları; fecaat bir başarısızlıkla parçalanmış bir imparatorluğun çoktan ölmüş tiranlarının kötü yazılmış senaryolarını nasıl “padişahım çok yaşa”diye bağrına basıyorsa; zerre istiklâli kalmamış ülkelerinin marşını öyle coşkuyla söylüyor, emperyalistlerin dümen suyunda yüzen bir halklar hapishanesinin gardiyan üniformasını bayrak sanıp gönderde görmek istiyor.

İlle de şafaklar gibi dalgalanacaksa ey nazlı hilal, bayrağını pek sevenler için bir gönder önerim var. Açık adres: İncirlik Hava Üssü, Adana.

 


Yıldırım, Barış. «Bir bayrak hikâyesi: “Ağırımıza gitti abi.”» Evrensel Pazar, 15 Haziran 2014.

Diğer yayım yerleri: Evrensel Pazar, Fraksiyon


Evrensel gazetesi Pazar ekinde yayımlanan bu yazı, Fraksiyon ve Yazılama için web’de yayımlanmak üzere düzenlendi, altbaşlıklar eklendi.

Yasımız İsyan, Soma!

Barış Yıldırım
Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten. Yas değil, isyan vakti! Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!

 


Fraksiyon.Org, 14 Mayıs 2014 

Nefesimiz kesiliyor. Sözün gerçek anlamında…

Bir kavun deposunda boylu boyunca yatan ölülerimiz, bir kamyonun kasasında istiflenmiş tabutlarımız, bir sedyeyi kirleten ayaklarımız…

Takım elbiseleriyle onlar, polis ve jandarma kordonunun korumasında, muhtemelen rüşvet gelmiş takım elbiselerini bile kirletmeye kıyamadan…

*

Tarihin en hızlı çözülen planlı cinayeti: Soma Holding, AKP’yi seçim kömürüyle besleme karşılığında yüzlerce işçiyi katletme “ruhsat”ı almış. Emin olabiliriz, kömürlere ayakkabı kutuları, pahalı saatler eşlik etmiş. Soma’daki emniyet önlemleri için yapılan başvuruyu AKP’nin can havliyle reddetmesi de bu yüzden.

Böylece %90′ı taşeron, bir kısmı çocuk olmak üzere yüz-ler-ce işçi, çoğu karbonmonoksit zehirlenmesinden olmak üzere, “tatlı tatlı” ölmüş.

Başbakan üzülmüş. Nasıl üzülmesin, bir ayakkabı kutusu madeni çöktü.

*

"Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize Cenaze marşınızı okumaktalar size"*

Evimin gün batısı yas yurdu, kan madeni
Taşsız, kefensiz, mezarsız, toprak kusmuş ölüler
Çıkıp buzhanelerden yapışmış ensenize
Cenaze marşınızı okumaktalar size“ *

Dünyadaki en büyük maden “kaza”sı ve dünyanın ikinci en büyük sanayi katliamı, devrim öncesi Çin’de 1942′de gerçekleşti. Bu kazada Benxhiu Kömür Madeni’nde 1549 işçi hayatını kaybetti. O sırada Çin’i işgal altında tutan Japon emperyalizmi çekildikten sonra işçiler madene el koydu. Ölenlerin 31’i Japon, gerisi Çinliydi ve Japonlar ilk ölü sayısını 34 olarak bildirdi. Sadece kendi ölülerini saymış olmalılar! Alçaklığın evrensel tarihi bunu da yazmalı.

Üstelik yalnızca evrensel değil sürekli bir alçaklık bu: Manisa Belediye Başkanı, Soma’da en az 157 işçinin öldüğünü açıkladıktan saatler sonra bile “ulusal” TV kanallarının birçoğu ölülerimizin sayısını 17 diye bildiriyordu… Çin’deki kazayla ilgili ilk gazete haberleri yalnızca 40 sözcüktü ve Japonlar, madencilerin yakınları gelmesin diye bölgeyi elektrikli tellerle çevrelemişti; Soma’ya TOMA’lar, jandarmalar gönderildi… Japonlar madeni tamamen boşaltmadan mühürledi, savaş sonrası Sovyetler olayı soruşturduğunda, ölümlerin çoğunun karbon monoksitten olduğu anlaşıldı… (Kaynaklar: [1], [2]) [Bu yazı yayımlandıktan sonra Başbakan bu olaydan bahsederek  “Bunlar olağan şeylerdir” dedi. Japon emperyalizminin Çin’de yaptığı açık bir katliamı örnek göstermesi suçunu ikrar değilse nedir?]

*

soma

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla
bu güzelim memlekette hürriyet…“ *

Soma’da hangi ihmallerin kaç yüz kişiyi öldürdüğünü elbet öğreneceğiz. Kayıplarımız için 600′lü rakamlar telaffuz edilmeye başladı bile. Görünen o ki, 50 yılın en büyük kitlesel işçi katliamıyla karşı karşıyayız.

Diri diri yakılan, boğulan, gömülen yüzlerce işçi…

Şimdi “ulusal yas”tan bahsediyorlar. Kendilerini korumak, eylemleri engellemek için bu kararı almak zorunda kaldıkları aşikar. Zaten Soma protestolarına saldırarak cinayeti üstlendiler.

Katillerin yasına da timsahların gözyaşlarına da ihtiyacımız yok. Biz yasımızı tutuyoruz zaten.

Yas değil, isyan vakti!

Faşizmi grizu gibi patlatıp başlarına yıkmazsak ah olsun bize!


Yıldırım, Barış. «Yasımız İsyan, Soma!» Fraksiyon. 14 Mayıs 2014. http://fraksiyon.org/yasimiz-isyan-soma/

* Yazilama‘daki yazılar çoğunlukla yazar tarafından ilk yazıldığı şekliyle yer alıyor ve web’de okunmak üzere düzenleniyor. Dolayısıyla burada gördüğünüz metinler, referansı verilen kaynaktan küçük farklılıklar gösterebilir. Referans vermek isteniyorsa ya orijinaline başvurulması ya da kaynak olarak Yazılama’nın gösterilmesi önerilir.

Ne Seçimi?

Barış Yıldırım

2014 yerel seçimleri için Fraksiyon’a yazılan bu yazı birçok açıdan hâlâ güncel: “Seçim aklı” bir kez çalışmaya başlayınca durmaz. Sürekli bir takım yüzde hesapları yapar. MHP’ye, Tayyip türevi adaylara bile oy ister. Organize edenlerin bile güvenmediği bir seçime hangi yüzle, hangi sol adına çağırıyorlar bizi? AKP giderse cehennemin dibine gider, ama yerine gelecek de cehennemini birlikte getirecek. Bozuk düzende sağlam çark, faşist düzende demokratik çark olunmaz.

Barış YıldırımFraksiyon.Org, 19 Mart 2014 

 

Tarih sahnesine nadiren çıkan büyüklükte halk kitlelerinin mevcut yönetme biçimi ile arasına bir Gezi boyu çizgiler çekildiğini gören bir solun hâlâ gaz bulutları altındaki sokaklardan oy toplamaya çalışması, olsa olsa kendi gücünün farkında olmayan Hopdediks’e benzetilebilir.

Asteriks’in can dostu Hopdediks, nazik ve iyi kalplidir, ama bazen kale duvarlarını yıkmak için koçbaşı değil onun başı kullanılır.

Ayaklanan halka seçim yolu göstermek

Gezi’nin ilk günlerinde yapılan Bilgi Anketi’nin sorularından biri “Bundan sonrası için öneriler”di. Erken seçim, 17 önerinin 14’üncüsüydü ve askeri müdahalenin biraz üstünde yer alıyordu (s.24). Bu ilk anketlerin temsil ediciliği konusunda soru işaretleri olmasına rağmen, gözlemlerimize de dayanarak rahatlıkla diyebiliriz ki: Gezi’yi yaratan kitleler seçimleri pek ciddiye almıyordu.

Yine de, büyük çoğunluğu devrimci düşüncelere aşina olmayan geniş kitlelerin, enerjilerini yönlendirebilecekleri gerçek bir alternatif olmadığı takdirde, yaklaşan seçimlere bel bağlaması şaşırtıcı sayılmaz. Fakat bu kitlelere gerçek bir alternatif yerine kıytırık bir belediye seçimini adres gösteren “sol, sosyalist, komünist” odakların haline şaşmak hafif kalır.

Durumları Hopdediks’ten de vahimdir. O hiç olmazsa kendi yoldaşları tarafından koçbaşı olarak kullanılır, bunlarsa her tarafından pislik atan, seçimlerinden de pislik akacağı aşikar olan bir sistemin seçim oyununu meşrulaştırmak gibi hazin bir işlev görmektedirler.

Aylardır ayaklanmalar yaratan halklara, sokakların değil seçim sandıklarının yolunu göstermek dünya solunun tarihine gelmiş geçmiş en vahim taktiklerden biri olarak yazılacaktır.[1. Seçime giren hareketlerin  günbegün sokaklara çıkan halkın da içinde olduğunu, zaman zaman sokakların da yolunu gösterdiğini biliyoruz. Ama enerjilerini asıl olarak seçime yoğunlaştırdıklarını, kapı kapı gezip bir takım umutsuz belediye başkanı adaylarına oy istediklerini de biliyoruz.]

Seçim aklı

Çizim: Tarık Tolunay

Siz seçimleri bir şeylerin çözümü olarak gösterirseniz, elbette birileri çıkıp sol adına MHP’ye, CHP’ye oy isteyecektir. Siz siyasal gündemi seçime boğarsanız, elbette insanlar tape beklemeye, Sonar  anket sonuçlarını gözlemeye, Fuat Avni’nin oligarşi içi psikolojik savaş manevralarına çanak tutmaya başlar.

Çünkü “seçim aklı” bir kez çalışmaya başlayınca durmaz. Sürekli bir takım yüzde hesapları yapar. Önce vicdan ya da alışkanlık gereği sol adaylara oy atmayı planlar; sonra bunların seçilemeyeceğini çocuklar bile bildiği için, seçilebilecek “daha az solcu” adayı düşünür; baktı onda da umut yok Sarıgül’e, Mansur’a, MHP’ye kadar gider.

Öyle ya, madem seçimlerde AKP’ye ders vermek önemli ve mümkün, sizin (Kürdistan dışında) hiçbir yerde potansiyeli %1’e bile yaklaşmayan adaylarınızla neden oyalansınlar?

Ya AKP giderse?

Bu soruyu artık ciddiyetle sormanın vakti geldi.

Emperyalistler –Genet’nin Hizmetçiler’indeki karakterler gibi– sultan kompleksine kapılan uşaklarından memnun değil. Gözden düşen gözdelerin nereye dek düştüğünü bilmek için Muhteşem Yüzyıl izlemeye gerek yok.

AKP bir gün gidecek ve biz oligarşinin sıradaki hükümetiyle baş başa kalacağız. Bu yüzden anti-AKP-fetişizmine meyleden söylemimize dikkat etmek zorundayız.

Oligarşi içi iktidar çatışması analistleri Çin’e verilecek silah ihalelerinden, Şanghay Beşlisi blöflerinden bahsededursunlar, emperyalistleri en çok ürkütenin devrime göz kırpan bir halkı sahneye çıkaran yönetme beceriksizliği olduğundan emin olabiliriz.

Bir ayda manşetle gelen bir ayda manşetle ya da tape mühendisliğiyle gidebilir. Berkin’in cenazesi bize Gezi’nin geri dönmeyeceğini, çünkü aslında hiç gitmemiş olduğunu gösterdi. Halkın öfkesi diktatörün ensesinde demoklesin kılıcı olarak zaten hep sallanıyor. AKP gidebilir ve öyle ya da böyle gidecek.

Bu olasılık karşısında, anti-AKP fetişizmine meyleden söylemimize dikkat etmeliyiz. Muhalefetin dilindeki hükümet karşıtı vurgunun, böylesine güçlü bir iktidar bloğunun varlığında artması bir yere kadar anlaşılır. Ama bu vurgu giderek tek vurgu olduğunda bize MHP’ye oy atmamızı öğütleyen solcu abilerin çıkmasında da şaşacak bir şey yok.

Faşist düzende demokratik çark olunmaz

Türkiye solunun çeşitli kanatlarının en temel sorunu hâlâ bu ülkede faşizmin daimi varlığını anlamakta güçlük çekmeleri gibi görünüyor.

Kimi zaman üstümüze boca edilen Poulantzas, Negri, Foucault kitaplarının sorgulanmamış dogmalarıyla akademik bir tonla; kimi zaman “şu olağanüstü dönem de geçsin, bu vesayet de kalksın” diye esnafça bir pragmatizmle asıl düşmanımızın faşizm olduğu ve faşizmin partilere aşkın, sisteme dibine kadar içkin bir nesne olduğu unutturulmak isteniyor.

AKP giderse cehennemin dibine gider, ama yerine gelecek de cehennemini birlikte getirecek. Bozuk düzende sağlam çark, faşist düzende demokratik çark olunmaz. Olunabileceğini söyleyen ya yanılıyor ya yanıltıyordur.

Halk seçimini çoktan yaptı

Bizi CHP/MHP oycusu, tape avcısı, Fuat Avni takipçisi, cemaat medetçisi yapan karanlığı sorgulamalıyız. Bu gecenin karasında, bize kapı kapı oy toplamayı marifetmiş gibi gösteren solun da fırçası var. Hepsine ısrarla aynı soruları sormalıyız:

Biz seçimimizi yaptık zaten, görmüyor musun? İsyan davullarımızın gümbürtüsü yerküreyi sarsıyor, duymuyor musun?

Görmen, duyman, anlaman için yüzde sıfır virgüllü seçim sonuçları mı görmen gerekiyor? Organize edenlerin bile güvenmediği bir seçime hangi yüzle, hangi sol adına çağırıyorsun bizi?

Ne seçimi kardeşim ne seçimi?

 @prometeatro | @yazilama


Dip/notlar

[Fraksiyon’dan çekilen yazılardan olan ve yerel seçimleri konu alan 19 Mart 2014 tarihli yazı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle yeniden yayımlanırken biçimsel düzenlemeler yapıldı. 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve sol içi şiddet meselesine ilişkin olarak bkz. Oy vermiyorum.]

“Seçim Aklı” İnfoGrafik için Tarık Tolunay’a tekrar teşekkürler.

Okmeydanı Emri Berkin’den Alır

Dünkü provokasyon bugün Okmeydanı’na sahip çıkmayalım diyeydi. Biz şimdi Berkin’in evi, sokağı, mahallesi saldırı altındayken buna karşı çıkmakta tereddüt ediyorsak, Mahzuni’nin zevzeklerinden biriyiz demektir. Yazık öyleyse Berkin’in ardından yürüyen ayaklarımıza.
Hak etmedikleri bir onuru yaşamışlar!

berkin-elvan-funeral

Belinde parabellum kimi kurtardın zevzek?

Bu taşlamayı Mahzuni Şerif, 2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı‘ndan sonra söyledi.

İyi tanıdığımız bir saz ve söz sanatçısı, yanında silah olduğu halde Madımak Oteli’ni kuşatan faşist güruha karşı kullanmaktan çekinmiş, sonunda “Yaşamak görevdir bu yangın yerinde” diyen Metin Altıok’tan “Kurtulamam tor elinden dertliyim” diyen Nesimi Çimen’e dek 37 can yakılarak öldürülmüştü.

Bu hikaye ne anlatıyor?

Türküyü dinlerken düşünelim mi?

 

Maraşlar, Sivaslar olsun biz yalnızca ağıt mı yakalım?

Bu öykü her şeyden önce, gerektiği anda ateşlenmeyen silahın, o silahın tek başına öldürebileceğinden çok daha insanın ölümüne neden olabileceğini anlatıyor.

Maraş‘ı, Çorum‘u, Sivas‘ı yaşamış bir ülkede, bir Alevi mahallesine, başka bir mahalleden elinde sopalarla, bıçaklarla gelip saldıracaksın ve onlar da Auschwitz‘i bekleyen gettolar gibi elleri kolları bağlı bekleyecek öyle mi?

Bilmeyenler olabilir, olağandır, ama uğruna bu ülkenin en büyük cenaze törenini düzenlediğimiz çocuğumuzu, yoldaşımızı, kardeşimizi tanıyalım: Berkin ElvanHalk Cepheli bir devrimcidir, eylemcidir, direnişçidir (“15 yaşında devrimci mi olur?” diye mızmızlananları şuraya alalım).

Berkin’in mahalle arkadaşları ve yoldaşları, mahallelerini savunmak için çatıştıysa diyecek bir şey yok, keşke o kışkırtılmış genç orada olmasaydı, keşke ölmeseydi ama size bıçak çekene boynunuzu uzatmazsınız. (*)

Üstlenme değil özsavunma

Başkakan “Olayı DHKP-C üstlendi” dedi. Görünüşe göre nesnel bir tarifti. Ama yalnızca görünüşe göre. Bu aslında iktidarın provokasyon söylem mühendisliğinin zekice bir uygulamasıydı. Çünkü ortada bir üstlenme değil, bir özsavunma olayının anlatımı vardı. Web’e girip biraz dolaşan herkes, devrimci hareketlerin eylemleri nasıl üstlendiğini görecektir.

Okmeydanı’ndan devrimciler yaptıkları açıklamada yaşadıkları saldırıyı ve geliştirdikleri özsavunmayı şöyle anlatıyor:

AKP’li sivil faşistler silahlanarak devrimcilere saldırdı. Cepheliler bu saldırı karşısında kendilerini ve halkı savunmak için silahlanarak karşılık verdi. Çıkan çatışmada sivil faşistlerden biri öldü ikisi de yaralandı. (‘Okmeydanı Abluka Altında Herkesi Okmeydanı’na Çağırıyoruz!’)

Anlaşılıyor ki, iktidar, daha önce Ali İsmail‘i döverek öldüren palalılarına göz kırpmış, onlar da Okmeydanı’nı başka yerlerle karıştırmışlar. Yazık olmuş. Ama Okmeydanı’nın ara sokaklara sıkıştırarak halktan insanları öldüremeyecekleri, Sivas’taki gibi insanları diri diri yakamayacakları bir yer olduğunu bilmeliydiler.

Dün bu güruh polisin mahalleyi boğduğu terörün ve akrep araçlarının koruması altında Berkin’in ailesinin evine ulaşsaydı ne olurdu? “Maraş, Çorum, Sivas ve Okmeydanı” mı diyecektik?

Faşizmin 13 Mart tarihli cinayetleri

Böylece biz dün Berkin’imizi toprağın altına ve yıldızların üstüne emanet ederken, faşizm iki kişiyi daha öldürmüş oldu,

  1. Kalbindeki pille gaza maruz kalıp ölen bir polisi
  2. Kışkırtılıp sokağa salınan bir genç çocuğu.

Dersim’de ölen polis memurunun Cemaat operasyonları sonucu Manisa’dan oraya sürüldüğü söyleniyor. Simit satmayı değil halka saldırmayı seçti, ama onu halk değil, kendi devleti öldürdü.

Okmeydanı’nda ölen (ve nasıl öldüğünü hâlâ bilmediğimiz) Burak Can, komşu mahalleye elde bıçak/sopa saldıran, linçe gitmiş bir güruhun içindeydi. Ölümüne asıl olarak korumaya çalıştığı iktidar sebep oldu.

Dünkü provokasyon, bugünkü saldırıya sessiz kalalım diyeydi

Dün bu provokasyonu yaptılar. Mahalleyi gaza boğdular. Başka bir mahalleden getirdikleri faşistleri silahlandırıp Okmeydanı’na saldırttılar. Bir gencin ölümüne neden oldular.

Ardından önce “Sokaktan çekiliyoruz” diye kıyamet koparan troller geldi. Bu trolleri Gezi’den tanıyoruz, halk sokağa çıkmasın diye “Bu gece çok kötü şeyler olacak, durum çok kötü” deyip duruyorlardı (bkz. Panikçinin Ağzına Terlikle Vurun). Dün de aynısını yaptılar.

Nasıl yapmasınlar, milyonlar sokaktaydı milyonlar!

Elbette onları içeri sokmak isteyecekler. Ne yazık ki, bazen saçma sapan yerlerde uyanan “sağduyu”muz kimi noktalarda bu “oyun”a ikna edildi.

Oysa bize lazım olan solduyudur. Halkı evine göndermek sağ’ın işidir, iktidara karşı kalkan her kaşı desteklemek sol’un.

Ülke tarihinin en büyük cenazesini neredeyse en ufak olay olmadan tamamlayan ve bu örgütlülükleriyle burjuva gazetecilerin bile takdirini toplayan devrimciler, neden durduk yere birine saldırsın, düşünelim.

Bugün Okmeydanı’nda bütün geleneklerden devrimcilerin faşist saldırıya karşı ad hoc bir anti-faşist cephe olarak el ele verdiği haberleri geliyor.

Dünkü provokasyon havasını bugün Okmeydanı’na, Berkin’in mahallesine karşı saldırı sırasında, dayanışmamızı korkak alıştıralım diye yarattılar.

İçimiz tek bir konuda rahat olmalıdır:

Okmeydanı’nda Berkin’in yoldaşları ve arkadaşları ne yaptılarsa emri Berkin Elvan’dan alarak yapmışlardır.

Biz şimdi Berkin’in evi, sokağı, mahallesi saldırı altındayken buna karşı çıkmakta tereddüt ediyorsak, Mahzuni’nin zevzeklerinden biriyiz demektir.

Yazık öyleyse Berkin’in ardından yürüyen ayaklarımıza.

Hak etmedikleri bir onuru yaşamışlar!

 


(*) Dün olup bitenlere dair:

Berkin Elvan Sözlüğü

Berkin Elvan
Resim: Müge Atala
Berkinler için tematik sözlük… ’16 Haziran’dan ‘Halkın Adaleti’ne…

16 Haziran

  • Türkiye proletaryasının bu toprakların ilk işçi ayaklanmasını yarattığı günlerin ikincisi (1970)
  • Berkin Elvan’ın başından vurulduğu gün (2013)

12 Mart

  • Kontrgerillanın Gazi’de yaptığı katliama on binlerce kişinin isyanla yanı verdiği gün (1995)
  • Berkin Elvan’ın yüz binlerce halk tarafından toprağa verildiği gün (2014)

 

Berkin Elvan 15-16 Haziran ve 12 Mart Gazi’den Gezi’ye kurulan kutsal köprüdür.

16 Haziran’da vuruldu, 12 Mart’ta uğurluyoruz.

Tarih devrime göz kırpıyor, el sallayalım…

Yürümek

  • ODTÜ’lüler 10 bin kişiyle Kızılay’a yürüdü.
  • Okmeydanı, kapılarına bir ekmek asılı evlerin önünden yürüdü.
  • Liseliler yürüdü, tüzel okullar yürüdü, belki tarihleri boyunca ilk kez bu kitlesellikte özel okullar yürüdü.
  • NTV binasının önüne doğru tek başına bir adam yürüdü.
  • Berkin’in arkadaşları fotoğrafını basmak için para almayan kırtasiyelerden çıkıp sokağa yürüdü.
  • Bir TOMA kalabalığın üzerine yürüdü.

Herkes kendi meşrebince yürür.

Kimi insanlığına, kimi cehennemine…

Keça Kurdan

Bir Kürt halayı. “Kürt kızı” anlamına gelir ve kadınları erkeklerle birlikte kavgaya çağırır.

Berkin  yukarıdaki videoda Grup Yorum’un söylediği bu ezgiyle halay çekiyor.

İyi bakın bu halaya, söylenen şarkıya, birleşen omuzlara.

  • Bu halay Kürtlerin ve Türklerin,
  • Bu halay kadınların ve erkeklerin,
  • Bu halay mavi yakalıların ve beyaz yakalıların,
  • Bu halay devrimin halayı.

Tüm sanat tarihi bu kadar yüklü bir politik imge üretememiştir.

Çocuk

Hukuk belgelerine bakarsak 18 yaşın altında, reşit olmamış birey. Halkların tarihine bakarsak yalnızca birey. 16 yaşında işkenceye direnen, 18 yaşında bir şehir gerilla birliğine komuta eden “çocuk”lar gördü bu tarih.

Bir başka anlama göre bir anne ve babanın dünyaya getirdiği insandır çocuk. Ama Berkin hepimizin çocuğu oldu, okul arkadaşlarının, ondan küçük kardeşlerinin bile, yeniden dirilttiği bir halkın çocuğu…

“Bir ülke evlat acısı çektik.”

Uğur Kaymaz, Doğan Teybaba

Kürdistan’ın Berkinleri (ya da Berkin, İstanbul’un Uğur’u ve Doğan’ı).

Uğur Kaymaz 12’sinde Kızıltepe’de, Doğan Teybaba 13′ünde Silopi’de, Berkin Elvan 14′ünde, Okmeydanı’nda vuruldu. İsyanın ve serhıldanın şehitleri oldular.

Biraz da onları yüz binlerle uğurlamaya gidemediğimiz için, adlarını kolay unuttuğumuz için Berkin’in cenazesine gittik. Şimdi yüz milyon olsak acımız hafiflemez.

Sonra soruyor diktatör: “Ben ne yaptım, adam mı öldürdüm, bir şeyler mi çaldım?

Cevabı biliyoruz da sen o cevabın seni sürükleyeceği cehennemi bilmiyorsun.

  • Sen bal kaymak yerken Berkin ekmek bile alamadı.
  • Sen bankaları boşaltırken Uğur’la Doğan’ı yoksulluğunda bile yaşamaya bırakmadın.
  • Sizin çıkarınız bir bizim acılarımız bir.

Bu yüzden acıları karşılaştırmıyoruz, acıları kardeşleştiriyoruz.

Çünkü böyle sarılır yaralarımız.

Devrimci

Tarihle birlikte Berkin’in uğruna öldüğü dönemece yürüyenler.

Berkin Elvan devrimciydi. 18′inci doğum gününden bir gün önce devrimci olunamayacağı burjuva hukukun batıl inancıdır.

Berkin Elvan direnişçiydi. Ekmek almaya giderken vuruldu, bunu faşizmin suratına hep çarpacağız. Ama Gezi Ayaklanmaları’nın bir “küçük general“i olduğunu biliyoruz.

Sosyalistler yoldaşını, direnişçiler omuzdaşını, anne-babalar çocuklarını yitirdi.

Şehit

Önceki maddede geçen “yitiş” halinin geçici olmasıdır.

Berkin Elvan devrim şehididir. Bu yüzden cenazesinde yoldaşları “Devrim şehitleri ölümsüzdür!” diye haykırdı.

Şehit kavramından korkmamalı. Çoklarının sandığının aksine dinsel bir kavram değildir, ne etimolojik ne tarihsel olarak.

Şehit, tanıklık ettiği değerler yaşadığı sürece yaşar,

yeni kuşaklar o değerler için ölümü göze aldığı sürece ölümsüzdür.

Cenaze

Berkin’in cenazesi 12 Mart 2014 günü Okmeydanı Cemevi’nden yüz binlerce kişi tarafından kaldırıldı.

Ağladık, çok ağladık, gaz bombalarının yaşarttığı göz ne ki. Ama yalnızca ağlamadık. Berkin’in bir ucundan girdiği halaylara da girdik.

Çünkü biz Berkin’i karanlığa gömmedik, bir dünyayı karanlıktan çıkartmaktayız.

Halkın Adaleti

Berkin’in cenazesinde sıkça atılan sloganlardan biri: “Yaşasın halkın adaleti!

Halkın adaleti, halkın savaşçılarının emri Berkin’den alması demektir.

Ve bu emrin ifası, 40 yıldan beri kıyamete bırakılmamıştır.

Berkin’in Uyanacağı Sabah

BibJthEIYAAAgKI

Berkin uyanacak.

Artık içiniz rahat değil mi? Bunu dediğimiz için gülüyorsunuz belki. Ölüler uyanamaz diye biliyorsunuz.

Fazla rahatlamayın. Berkin uyanacak.

 

Bir sabah bir işçi çıkacak evden. Köşeden bir simit alacak. Suratında beş bin yıllık asıklık, vardiyaya girecek. O gece eve dönmeyecek.

Bir akşamüstü bir kadın pencereden bakacak ve o güne dek hiç bakmadığını anlayacak. O akşam kimse ondan yemek beklemeyecek. Sonraki akşam da. Sonraki yüz akşam da.

Bir ikindi üzeri ofiste bütün kapılar birden açılacak. Gözleri ağrıtan ışıklı dörtgenler kapanacak. Kimse asansör beklemeden merdivenlere yönelecek.

 

Sınır boylarında sigara yüklü katırlar başıboş bırakılacak.

Hapishane hücrelerinin sürgüleri açık demir kapılarda başıboş sallanacak.

Neşeli bir köpek düğün var sanarak köyün bir ucundan diğer ucuna  koşturup duracak.

Hastane yatağında ölmek üzere olan bir adam kulağına fısıldanan şeyi duyunca aylardır ilk kez gülümseyecek.

Kör bir kız bastonunu almadan sokağa fırlayacak.

Bir silah patlayacak, bir şarkı başlayacak, bir halay kurulacak.

 

Ve Berkin uyanacak…

 

Rahatlamayın. Gevşemeyin.

15 yaşına komada girmiş kuş kadar bir çocuğa üzülüşümüze karşı nefretinizi azaltmayın.

O şimdi hepimizin çocuğu, lisedeki sınıf arkadaşlarının bile. Çocuğumuzu toprağa verirken bizden gazınızı, copunuzu, merminizi esirgemeyin.

O çocuk toprağın iki metre altında diye, sakın ha, silahınızın kabzasını bırakmayın.

Çünkü Berkin uyanacak.

Çünkü Berkin bir halk olarak uyandığında size kahrolmaktan başka yol kalmayacak.

 

Berkin Elvan’ın uyanışıyız.

Korkun o sabahtan!