Karaburun 2014 günleri

Karaburun’da dokuz yıldır bir Bilim Kongresi düzenleniyor. Bu yıl (2015) 3-7 Eylül arasında düzenlenecek Karaburun Bilim Kongresi’nin teması “Dünyada bir hayalet dolaşıyor.” Birkaç yıldır kongrenin hemen öncesine denk gelen günlerde bir de Karaburun Ekonomi Politik Okulu gerçekleşiyor. Ön kayıtla herkesin katılabileceği okulun derslerinin bu yıl yapıldığı “Belediye Salonu”na doğrudan gelip plastik sandalyelerden birine oturursan da kimse sana “niye geldin” demiyor, üstelik çay veriyor. Continue reading “Karaburun 2014 günleri”

Reklamlar

Bilgeliğin üç düzeyi ya da slogan edebiyatından yana

Dünya halklarının diline yerleşen "El pueblo unido..." sloganının yer aldığı şarkıyı yapan Kübalı müzik grubunun albüm kapağı
Dünya halklarının diline yerleşen “El pueblo unido…” sloganının yer aldığı şarkıyı yapan Kübalı müzik grubunun albüm kapağı
“Klişe” denen şey biraz doğrudur biraz yanlış. Basmakalıplarda hem bilgelik vardır hem saçmalık. Bilgelik üç aşamadan oluşur: Klişeler düzeyi, klişe ikonlarını kırma düzeyi ve klişelerin hem hakkını verip hem onları aşma düzeyi. Bu bilgeliğin sıklıkla gözden kaçtığı yerlerden biri de “slogan edebiyatı” diyerek aşağılanıp geçilen sloganlı/slogancı sanat.
Bu konuları tartışan ve 2009 Eylül’ünde 80’den Sonra temasıyla yapılan Karaburun Bilim Kongresi’ne sunulan bu bildiri,  Evrensel Kültür’ün Kasım 2009 sayısında yayımlandı. Dergide  yayımlanırken küçük değişikliklere uğrayan yazı, burada web’de okunmak üzere düzenlendi.

Evrensel Kültür, Kasım 2009 

Saklanan sarı samanın zamanının geleceğini duymuşuz ve inanmışızdır. Bir süre sonra ortalık süprüntülerle dolup taşınca bu atalar sözünün hikmetinden kuşkuya düşeriz. Giderek, şu baş döndürücü dijital çağda, eski bir disket sürücüsünün ya da renkleri birbirine karışan bir monitörün bir gün işe yarayacağını düşünmek saçmalıktan başka ne olabilir, demeye, o an kullanmadığımız her şeyi çöpe savurmaya başlarız. Ama bir gün, üzerinde çoktan kaybettiğimizi sandığımız pek değerli bir belgenin adı yazılı bir disket görünce ve bozuk monitör on yıl kadar hiçbir işe yaramadan dolaba kurulmuş otururken kitaplarımızın karton kutularda sıkış tıkış beklediğini fark edince bazı samanların uzun vadede işe yaradığını bazılarının ise yaramadığını anlarız. Klişe, biraz doğrudur biraz yanlış. Basmakalıplarda hem bilgelik vardır hem saçmalık.

Günlük yaşam örneği derdimizi anlatmaya yetmez belki, ama sezgisel bir arkaplan oluşturmaya katkı sunabilir.

Asıl örneklerimizin ilki popüler kültürden: Son dönemlerin iyi çekilmiş Amerikan dizilerinin birinde şöyle bir replik vardır: “Bir insanın ölüm karşısında bu kadar tuhaf davranması için ya hiç ölüm görmemiş olması gerekir ya çok ölüm görmüş olması.” [1. “Anyone who’s that awkward either has no experience around death or too much…” (House’un repliği) 1. Sezon 4. Bölüm. Yaratıcısı: David Shore ve Paul Attanasio. Bölüm yönetmeni: Newton Thomas Sigel. Bölüm senaristi: Peter Blake. İlk yayın: 7 Aralık 2004.]  (House M.D. 2009) Bu cümlede aslında iki değil üç tutum söz konusu edilmektedir: İlki, hiç ölüm görmeyen ve bu yüzden “tuhaf” davranan kişinin tutumu. İkincisini biz çıkarsayabiliriz:  Makul düzeyde ölüm gören ve “tuhaf” davranmayan kişinin tutumu. Üçüncüsü, çok ölüm gören ve bu yüzden “tuhaf” davranan kişinin tutumu.

İkinci örneğimiz Brecht’ten gelsin: Ünlü Galileo Galilei oyununda, Galileo’nun engizisyon karşısında dünyanın döndüğünü reddettiğini öğrenen öğrencisi Andrea “Kahramanları olmayan ülkeye yazıklar olsun!” der. Galileo’nun cevabı şu olur: “ Kahramanlara ihtiyacı olan ülkeye yazıklar olsun.” (Brecht 1938-1939) Bu iki yargıya üçüncüsünü biz ekleyebiliriz: “Kahramanlara muhtaç olacak kadar acınacak bir hale düşmüşken kahramanları olmayan ülkeye yazıklar olsun!”

Bu çalışmada sık sık üçlemelerden bahsedeceğiz ve her seferinde onları ait oldukları ‘düzey’lerin numarasını vereceğiz. Dünyayla ve yaşamla her ilişkimizde bilinçli ya da bilinçsiz bazı yargılara ulaşırız, bazı tutumlar alırız. O yargılardan ya da o tutumların içinde hareket ederek yaşamı sürdürür, başka yaşamlara bakarız. Bu çalışmada bu tür tutum ve yargıların hepsine ‘bilgelik’ adını verecek ve belirli bağlamlarda üç bilgelik düzeyi olduğunu öne süreceğiz.

Burada daha baştan hatırlatmamız gereken bir şey var, o da ‘bilgelik’ sözcüğüne yüceltici bir anlam katmadığımız. Yargı ve/veya tutum üreten her tür bilgi birimine ‘bilgelik’ diyoruz. Bu anlamda yemek yaparken soğanı ne kadar kavuracağımız da bir bilgelik sayılabilir silahlı mücadeleyi bir devrim stratejisinin neresine konumlandıracağımız da, ne bileyim, dostumuzla, sevgilimizle ne zaman hemhal ne zaman papaz olacağımız da. Bu üç düzey hakkında bir his edindiğimizden emin olduktan sonra onları her daim güncel bir konuya, genelde sanat ve politika arasındaki ilişkiye, özelde de sloganın sanattaki yerine uygulamaya çalışacağız.

Bilgeliğin üç düzeyi

Bu üç düzeyi şöyle tanımlıyoruz:

  1. Klişeler düzeyi: Harcıâlem olana sorgulamadan bağlanma düzeyidir. Bu düzeyde sloganların, klişelerin tek doğru olduğu düşünülür.
  2. İkona kırıcılık düzeyi: Harcıâlem olanı külliyen reddetme düzeyidir. Bu düzeyde slogan ve klişelerdeki yanlışlıklar ya da eksiklik fark edilir. ‘Putları kırma’ düzeyidir.
  3. Hakkını verme düzeyi: Harcıâlem olandaki hakikat payının bilincinde olma ama bunu yaparken sorgulamayı elden bırakmama düzeyidir. Basmakalıplardaki bilgelikler fark edilmiştir, fakat klişelerin klişe olmaktan gelen sınırlılıkları unutulmaz.

İlk bilgelik, klişeleri üreten, böylesine genel(de)geçer gerçeklere parmak basandır. Klişeler içlerinde bir hakikat düzeyi barındırırlar. Zaten etimolojik olarak matbaalarda kullanılan bir parça anlamına gelen ‘klişe’ kendinde kötü bir şey değildir; klişe iyi hazırlanırsa alınan sonuç iyi, kötü hazırlanırsa kötü olur. İkinci bilgelik, klişeleri reddeden, bilincin kapılarını gerçeğin başka yönlerine açandır. Üçüncü bilgelik, klişelerin ardındaki büyük gerçeklerin farkında olan, bir gerçek, sırf klişe oldu diye ona gözünü kapayacak kadar ‘klişe’ biri olmayan, ama aynı zamanda, klişelerin gizleyebileceği başka gerçeklere gözünü açık tutandır.

Yazının başında andığımız örnekleri (epeyce serbest bir yorumlama çerçevesi içinde) bu bağlamda düşünecek olursak:

Hiç ölüm görmeyen insanın ölüm karşısındaki tutumu bu olay karşısındaki harcıâlem duyguya uygun olarak çok duyarlı olacaktır. Bir yerden sonra ölümü hiç umursamama gibi bir düzeye gelinir ki pek çok tıp personelinin yaşadığı durum budur. Üçüncü düzeye erişen ise bir taraftan ölüm denen bilinmezlik karşısındaki yüksek duyarlılığı koruyacak ve onun hakkını verecek ama bir taraftan da o hiç ölüm görmeyenin şaşkınlığı, paniği içinde olmayacaktır.

Tehlikede olan bir ülke söz konusuysa, ülkenin kahramanlara ihtiyacı vardır, diye düşünülür, “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.” Bu klişeden gına gelmiş olan ise odağı başka yere kaydırır ve asıl acı olanın kahramanlara ihtiyaç duyacak kadar kötü duruma düşmüş bir ülke olduğunu söyler. Bireysel kahramanlığın tarihte belirleyici olmadığını, toplumları kurtaranın kitleler olduğunu bilenler bile belirli bir bağlamda bireysel kahramanlığa da ihtiyaç olabileceğini teslim edecektir. Tarihin öyle dönemeçleri olabilir ki bir bireyin kahramanlığı ya da korkaklığı ülkesinin/halkının mücadelesi üzerinde muazzam etkiler doğurabilir. Zapata’dan Mahir Çayan’a, Spartaküs’ten Bobby Sands’e pek çok örnek düşünülebilir. Tek başına bireysel kahramanlığın çare olmadığını, tarihin motorunun kitleler olduğunu bilen, fakat tarihin belirli bir anında bireylerin kahramanlığının o motora paha biçilmez bir enerji sağlayabileceğinin de farkında olan, ilk iki bilgelik düzeyinin ötesine geçmiş, ikisini de içeren fakat ikisinin de ötesinde olan üçüncü düzeye ulaşmış demektir.

Bu üçlü yaklaşımın Hegel’in tez-antitez-sentez üçlemesiyle paralellik gösterdiği fark edilmiştir. [2. Bu üçlü formülleştirme ilk kez Fichte tarafından üretilmiş ve Hegel tarafından sadece bir kez kullanılmış olsa da daha çok Hegel’e atfedilir ve bunun yersiz olduğu pek de söylenemez.] Gerçekten de Hegel “doğruluk negatif olanı da içerir ki buna yanlış denilebilir,” (Hegel 1977, 27) [3. İngilizce kaynaklardan yapılan alıntılarda çeviri bana aittir.] diyerek doğruluk ve yanlışlığın iç içe geçmişliğini vurgular. Hegel’in Mantık’ında geliştirilen (ve Marx tarafından ayakları üstüne, yani maddi yaşam üstüne oturtulan) bu diyalektik yaklaşım (ya da “yöntem” [4. Hegel’in diyalektiğinin bir ‘yöntem’ olup olmadığına dair tartışmalar var. Onun kategorilerinin dünyaya ‘uygulanan’ şablonlar değil dünyaya bakıldığı zaman ‘görülen’ örüntüler olduğu söyleniyor. Bu tartışmaların konumuzla doğrudan ilgisi yok, fakat belki bu iki yaklaşım arasında da diyalektik bir ikilik görmek gerekiyor. Fillerin hortumu olduğu sonucuna vardıktan sonra bir şeyin ‘filliğini’ anlamak için hortumu olup olmadığına bakma ‘yöntem’ini kullanmak çok abes olmasa gerek. ]) çok daha kapsamlı bir uygulanma alanına sahiptir.

Hegel kendi felsefi projesinin iki yanlış tutumun ötesinde olduğunu düşünür. Bunlardan ilki resimsel düşünce anlayışıyla hakikati kavramakta yetersiz kalan sağduyu ya da ortakgörüdür; ikincisi ise bunun tam tersi olan, sadece resimsel düşünceyle değil hiçbir şekilde ifade edilemeyen bir belirsizliktir. (a.g.e., s.43) Oysa hakikat bu ikisinin de hakkını veren ve fakat onların ötesine geçenin varacağı yerdir ve de yürüyeceği yoldur.

Burada Marx’ın hürmetle “İhtiyar” diye seslendiği Hegel’in felsefesinin içeriğine yaptığı o önemli müdahaleden bahsetmediğimiz fark edilmiştir, Hegel diyalektiğini pek geleneksel biçimde uygulamadığımız da. Üçlü kategorilerde Hegel’i ilgilendiren çeşitli tutum ve yargılardan çok ‘evrensel tin’in kendini açmasıdır. Biz burada onun felsefesinin biçimini çeşitli fenomenlere dair doğru bir tutuma ve kavrayışa varmak için bir yöntem olarak kullanıyoruz aslında. Amacımız kavrayışımızın ufuklarını bütünü içine alacak şekilde genişletme. Çünkü bizim kavrayışımız bilgelik denizinin sadece yüzeyinde kalırsa, yani kendini ilk ya da ikinci düzeyle sınırlarsa ezen sınıfların ideolojik hegemonyalarını kurmaları kolay olur. İlk iki düzeyin ikisi de zaman zaman işlerine gelir onların, ama hiçbir zaman arzu etmeyecekleri şey bizim üçüncü düzeyde, yani bütün bilgeliklerin hakkını gerektiği ölçüde verdiğimiz düzeyde davranmamızdır. [5. Bilgeliğin üç düzeyini, Emma Goldman’ın “Eğer dans edemeyeceksem, devriminizin bir parçası olmak istemiyorum,” sözüyle ilişkili olarak ve didaktizm tartışması bağlamında bu çalışmada da yararlanılan çeşitli yazılarda tartışmıştık: (Yıldırım, Bilgeliğin Üç Düzeyi 2009; Yıldırım, Şu didaktizm dedikleri 2009). Devrimin “ciddi” bir iş olduğu, öyle dans etmeye ya da “Nevski bulvarında gezmeye” benzemediğini ilk düzey söyler. Ancak, çok güçlü bir gerçeğe işaret ettiği için böylesine yaygın kabul gören bu düzey devrim gibi muazzam bir bütünü kavramaya yetmez. Emma’nın içinde dans olmayacaksa devrime katılmak istememesi klişeleri yıkma düzeyine karşılık gelir. Bu iki bilgelik düzeyine de ihtiyacımız var. Devrimin ciddi bir iş olduğunu hatırlamaya da devrimin sadece çıplak “devrimci faaliyet”e bırakılamayacak kadar ciddi bir iş olduğunu bilmeye de. Fakat devrimin teorisini ve pratiğini gelecek binyıllara taşıma niyeti olanlar, bu iki düzeyde de saplanıp kalamaz. Dansın, eğlenmenin, sanatın elbette çok önemli olduğunu fakat devrim denen büyük hareketin toplumsal, tarihsel önemini göz ardı edip kültürel meseleleri önkoşul olarak sunmanın devrim kaçkınlığı olduğunu bilmeliyiz. Tarihsel Emma’yla hesaplaşmak için değil, bugün yaşayan küçükburjuva aydın kültürelciliğiyle hesaplaşmak için.]

Slogan edebiyatından yana

Charlie Chaplin, başyapıtı Büyük Diktatör’ün sonunda, Hitler kılığında, 5 dakikadan uzun bir süre boyunca nutuk atar. Sahne, sonu hariç tümüyle omuz ve bel çekiminden mikrofon karşısında duran Chaplin’i gösterir; Hitler kılığı hariç, herhangi bir meydanda herhangi bir sosyalist ajitatör gibidir. Zaten faşizmin maskesini düşürdüğü, gençleri faşizm için değil halk için askerlik yapmaya çağırdığı, iktidarın halka ait olduğunu haykırdığı uzun bir ajitasyon-propaganda konuşmasıdır bu. [6. 1990’larda devrimci bir gençlik dergisinin arka kapağında bu konuşma metninin kaynak belirtilmeden, olduğu gibi, bir bildiri olarak yayımlandığını görmüştüm.]

Daha iki ay önce, buraya çok yakın bir yerde, Seferihisar’da, Şili’nin efsanevi Nueva Cancion [7. (İsp.) Yeni Şarkı]  grubu Intı Illimani bir konser verdi. Konserde en çok istek alan fakat grubun “Bizim başka şarkılarımız da var, bazen konserlere sadece onu söylemek için çağrılıyoruz gibimize geliyor,” diyerek söylemeyi reddettiği bir şarkı vardı: ‘¡El Pueblo Unido Jamas Será Vencido!’ [8. Aslında şarkının sözleri Quilapayún grubuna, müziği Nueva Cancion’un önde gelen bestecilerinden Sergio Ortega’ya aittir. Allende hükümetini desteklemek için 1973 Temmuzunda bestelenmiş ve Ortega ve Quilapayún tarafından kaydedilmiştir. Inti Illimani, şarkıya popülaritesini kazandıran gruplardan biridir.] Bu şarkıya adını veren cümle ‘Birleşik Halk Asla Yenilmez!” diye çevrilebilecek bir slogandır ve bu cümle şarkıda da ezgisiz, eşliksiz, sadece bir slogan olarak haykırılır.

Sanattan ajitasyon ve propagandayı kovmamız, hele sloganı bütünüyle persona non grata [9. (Lat.) istenmeyen adam] ilan edip sınır kapılarına bile yaklaştırmamamız gerektiğini söyleyenler belki Nueva Cancion’a burun kıvırabilir ama Büyük Diktatör’ü sanatlıktan tenzili rütbe edebilir mi, emin değilim. [10. Geçen yıl buradaki “Bugüne Sanatla Bakmak” başlıklı bildiride bir şeyi sanat ya da sanat değil diye etiketlemenin ne kolay ne de meşru olduğunu göstermeye çalışmıştık. (Yazının metni için: Yıldırım, Bugüne Sanatla Bakmak 2008) Ama velev ki etiketlenebilsin, yine de Chaplin’i sanatçı, Büyük Diktatör’ü iyi bir sanat eseri saymamanın pek kolay olacağını sanmıyorum.]

İki örneğin sanat gibi engin bir evren için pek de fazla sayılmayacağı söylenebilir. Oysa bu tür unsurların başarıyla kullanıldığı tek örnek bile “Sanatta ajitasyona, propagandaya, slogana yer yoktur,” diye özetlenebilecek toptancı düşünceyi safdışı etmeye yeter. Ama bizim buradaki argümanımız örneklere değil daha basit bir ilkeye dayanıyor: Hayatta yeri olan hiçbir şey sanata yasaklanamaz.

Öğretmek, ikna etmek, örgütlemek, slogan atmak, ajitasyon ve propaganda… Hayatın istisnasız her alanı gibi bunlar da sanatta yer almayı hak ediyor. Yenisömürgeci emperyalizmin dünyayı arkaplan olarak çizdiği cehennem karikatürü düşünülürse, bunun sadece hak değil, etik ve/ya politik bir görev olduğu söylenebilir. Sanatçı bize vücut dışkılarından ya da cinsel fantezilerden bahsedebilecek ama mesela emperyalist işgalin kötü, ona karşı çıkmanın iyi bir şey olduğunu söyleyemeyecek öyle mi?

Peki, nasıl oldu da en çok da sanatın özgür olduğunu, hiçbir şekilde sınırlandırılamayacağını bağıra çağıra ilan edenler iş slogana gelince bu özgürlüğe bir istisna tanımaya karar verdiler? Onları çileden çıkaran neydi?

Sanat teorisinin ilk bilgeleri bize sanatın her zaman öğretici olması gerektiğini söylediler. Sloganlara da, ahlaki öğütlere de bol bol yer vardı. Ama tarihin saati Aydınlanma’yı geçip 20.yy’a dayandığında didaktizm neredeyse kötü sanata eşit kabul ediliyordu. Brecht’in dâhiyane müdahalesi bile bu yanlış eşitliği kafalardan tam olarak silmeye yetmedi. Yine de İkinci Paylaşım Savaşı sonrası dünyayı saran devrim rüzgârlarıyla birlikte politik sanat da yükselişe geçti. Türkiye’de de benzeri bir süreç yaşanıyordu. 1980 öncesinin militan sanatçıları sloganları ve net politik söylemleri yoğun olarak kullanan eserler ürettiler. [11. Burada bu akımın önde gelen ozanlarından yakınlarda kaybettiğimiz Aşık İhsani’yi analım.] 1980 sonrasında, düşün dünyasında yapısalcılık sonrası çeşitli versiyonlarıyla yükselen apolitik dalgayla birlikte bu net politik çalışmalara gerek dünyada gerek ülkemizde dudak bükmek temel tavır oldu. [12. Emperyalist sistemin dünya çapındaki krizine paralel olarak yalnızca devrimci yükselişlere değil politik sanatsal yükselişlere de tanık olacağımız rahatlıkla öngörülebilir. Ama bu öngörü bizi burada ilk elden ilgilendirmiyor.] Bu değişim bilgeliğin ilk iki düzeyi dediğimiz düzeylere karşılık gelir. Oysa bir de üçüncü düzey vardır.

Bazı gerçekler o kadar çok söylenirler ki, dillere pelesenk olurlar, etki güçleri azalır. Bir anlamda çok etkili oldukları için etkisizleşmişlerdir. Benzer bir süreci sanatsal alandaki klişelerde de yaşarız. Klişeler buluş olarak doğar, çok kullanışlı bir teknik olarak büyür, tam da çok kullanışlı olup çok kullanıldıkları için klişe olarak ölürler. Bir başka deyişle, onları klişe yapan, engin güçleridir. Fakat bazı sanatsal anlarda birileri o klişelerin kalıbına yeni bir ruh doldurur. Dirilen klişe artık daha güçlüdür; hem o engin tarihsel gücü hem de içine üflenen yaratıcı ruhu birleştirirler. Klişelerin klişe olduğunun farkında olarak onlara bu yeni ruhu üfleyenler bilgeliğin üçüncü düzeyinde hareket edenlerdir. [13. Klişeyi diriltme meselesini 2009’un bol Oscar’lı filmi Slumdog Millionaire bağlamında, burada da faydalandığımız bir başka yazıda ele almıştık (Yıldırım, Holly-Bolly ya da Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği 2009). 2009’un devrimci kültür olaylarından Bandista müzik grubu da bu konuda bir örnek olabilir. Şarkı sözlerindeki bütün slogansılığa, hatta sanatsal düzey açısından epey de tartışılır bir yerde takılmış olmalarına rağmen, üstelik de ortaya koydukları yenilik düzeyi pek de ahım şahım olmadığı halde hatırı sayılır bir etki gücüne ulaştılar. Bu konu şu yazılarda ele alınmıştı: (Yıldırım, Bandistalarımız ve Kültürümüz 2009; Yıldırım, Yenilikçilik ve Tutuculuk 2009)]

Sloganlaşan gerçekler de benzer bir klişeleşme sürecinden geçerler ve içlerinde klişelerde olduğu gibi büyük bir güç taşırlar. Bilgelik odur ki, en basmakalıp sözün ardındaki gerçeğe ulaşmayı başarır. Ve yine bilgelik odur ki, söylene söylene üstü pas kaplamış söylemlerin üstünü kazımayı, altındaki değerli gerçeği açığa çıkartmayı başarır. Bunu başarmak için de yeni yöntemler yaratırken, eski yöntemleri de geliştirir. Bunun için “slogan edebiyatından yana” olmak gerekiyor. Slogana da hayatın başka zenginlikleri gibi sanatsal eserlerin içinde bir yer var çünkü.

Slogan oldukları için içerdikleri gerçeğin alılmayıcıları etkileme güçleri zayıflayan ve fakat tam da içerdikleri gerçek çok güçlü olduğu için bir zamanlar slogan olmuş, şimdi de alılmayıcıları etkileme potansiyelini sönmüş volkanların dibinde yatan magma gibi taşıyan bu unsurun gücünü bilgeliğin ikinci düzeyine takılarak göz ardı etmemek gerek.

Ne var ki, şeylerin diyalektiğini bütün yanlarıyla kavrayan üçüncüsü bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz düzey olsa da bilgeliğin her düzeyinin hakkını vermek gerekir. Zaten ancak o durumda üçüncü düzeye ulaşmış olabiliriz. Sanattan hep eğitici olmasını isteyenler, hep bir takım gerçekleri haykırmasını isteyenler gibi sanatın sıkıcı bir öğütçübaşı olmasını istemeyenler de belli bir haklılığı temsil ediyorlar. İkincilerin yakınışlarını haklı kılan, slogan içeren sanatın kötü yapıldığı zaman kötülüğünü haykırdığı sloganların gürültüsü ardına gizlemeye çalışan bir gürültücülük eğilimine girmesi.

Oysa dünyanın ve ülkemizin devrimci sanat geleneği bu alanda çok önemli iyi örnekler de verdi. Başka iyi örneklere ve 1980 sonrasının klişeleri yıkmaktan ibaret “bilgeliğinin” ötesine geçmek ve harcıâlem olana saplanmadan onun rüzgârını yelkenine dolduran bir kültür ve sanat anlayışına bu fırtına öncesi sessizlikte, bu şafaktan önceki koyu karanlıkta her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Sözü Geçen Çalışmalar

Brecht, Bertolt. «Galileo Galilei.» Tiyatro Oyunu. Çeviren Sevil Sümer. 1938-1939. XII. Bölüm.

Hegel, G. W. F. Phenomenology of Spirit. Çeviren A. W. Miller. Oxford University Press, 1977.

«House M.D.» TV Dizisi. 2009.

Chaplin, Charlie. «Büyük Diktatör.»  Sinema Filmi.

Yararlanılan Önceki Yazılar [14. Karaburun Kongrelerine bildiri hazırlamak, bir önceki sene çeşitli vesilelerle, çeşitli özgül konular bağlamında tartıştığım kültürel-sanatsal meselelere yönelik yaklaşımlarımı teorik bir yazı çerçevesinde derleyip toparlamak için hayırlı bir vesile oluyor. Burada kendi yazılarımın yayım bilgilerini kaynakça atıfları olarak değil buradaki çalışmayı ortaya çıkaran malzemeyi göstersin diye veriyorum.]

Yıldırım, Barış. “Bugüne Sanatla Bakmak.” Evrensel Kültür (Doğa Basın Yayın), no. 202 (Ekim 2008).

—. «Bandistalarımız ve Kültürümüz.» Evrensel Gazetesi, 18 Mayıs 2009.

—. «Bilgeliğin Üç Düzeyi.» Evrensel Gazetesi, 4 Mayıs 2009.

—. «Şu didaktizm dedikleri.» Evrensel Gazetesi, 8 Haziran 2009.

—. «Yenilikçilik ve Tutuculuk.» Evrensel Gazetesi, 29 Haziran 2009.

—. “Holly-Bolly ya da Melodramın Kaçınılmaz Hafifliği.” Evrensel Kültür (Doğa Basın Yayın), no. 208 (April 2009).


Yıldırım, Barış. «Bilgeliğin üç düzeyi ya da slogan edebiyatından yana.» Evrensel Kültür, Kasım 2009.