Peter Thomas’la Gramsci Üzerine: “Gerçek Marksist kuram devrimci politikayla iç içedir.”

Yaşayan en önemli Gramsci uzmanlarından Historical Materialism dergisi yayın kurulunda da bulunan Avustralya asıllı Marksist araştırmacı Peter D. Thomas, Aralık ayında Türkiye’deydi. 7-8 Aralık’ta “Dil, Madunluk ve Din” başlığı ile Felsefe ve Sosyal Araştırmalar Topluluğu Derneği (Fesatoder) tarafından düzenlenen II. Uluslararası Gramsci Konferansı’na katılan Thomas, 10 Aralık’ta Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’ndeydi.

2011′de Uluslararası Giuseppe Sormoni Büyük Ödülü’nü alan ve Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Gramsci Çağı: Felsefe Hegemonya Marksizm (The Gramscian Moment: Philosophy, Hegemony and Marxism) kitabı çerçevesinde düzenlenen ‘Gramsci Çağı: Dün, Bugün, Yarın’ konferansı için Siyasal’a gelen Peter Thomas’ı dolu bir salon bekliyordu. İbrahim Yıldız’ın editörlüğüyle İlker Akçay ve Ekrem Ekici tarafından çevrilen kitap (Thomas’la kişisel arkadaşlıkları da olan) Toni Negri’ye göre özellikle Gramsci’nin düşüncelerini İtalya’nın ötesine, İngilizce üzerinden tüm dünyaya taşıması bakımından önem taşıyor.

Gerçekten de Gramsci’nin 2000 sayfaya varan Hapishane Defterleri (Quaderni del carcere) 1960’lardan bu yana hem İngilizce konuşan dünyada hem de Türkiye’de büyük ölçüde irili ufaklı seçmelerle biliniyor. (İngilizce tam metin ancak 2007’de Columbia Üniversitesi tarafından basıldı. Türkçe’de de metin Kalkedon Yayınları tarafından üç cilt halinde sunuldu.) Gramsci üzerine yapılan incelemelerin bir çoğu da tam metni değil bu seçme metinleri temel alıyor. Buna, Peter Thomas’ın kitabına eksen olarak seçtiği Althusser’in Gramsci eleştirisi ve Perry Anderson’ın ünlü ‘Antony Gramsci’nin Çatışkıları’ makalesi de dahil.

Negri’ye göre Gramsci Çağı’nda Althusser ile Gramsci arasındaki benzerliğin reddedilerek farklılıkların vurgulanması, “Öyle ise böyle bir karşılaştırmaya ne gerek var?” sorusunu ortaya çıkarıyor. Gerçekten de Peter Thomas “Gramsci’nin ideoloji kavramı[nın] … Althusser’in ‘kuramsalcı olmayan’ [non-theoreticist] ideoloji düşüncesinin ‘öncüsü’ oldu[ğunu]” ve DİA’lar kuramının Gramsci hattının sürdürdüğünü söylese de “Althusser’in gözden geçirilmiş kavramıyla Gramsci’nin ‘bütüncül’ üstyapılar/ideolojiler nosyonu arasında yine de önemli farklılıklar” olduğunu ileri sürüyor:

“Althusser ‘genel olarak ideoloji’nin ve ideolojik olanın tarih-üstü kategoriler olduğunda ısrar ederken, Gramsci bu terimleri çoğullaştırarak hegemonik mücadele terimlerine dönüştürüyor ve kolektif anlamların ve değerlerin çekişmesi yoluyla birleşik toplumsal organların meydana getirilmesini öneriyordu.” (s.155-156 italik olan yerlerde aslıyla farklı bir anlama gelebilecek olan çeviriyi düzelterek veriyorum)

Oysa bana  Althusser sandığından çok daha fazla Hegelci olduğu gibi çok daha fazla Gramscici gibi geliyor. Peter Thomas bu itirazıma (17 Aralık 2012 tarihli bir sosyal medya yazışmasında) Althusser’in kendi kabul ettiğinden çok daha Gramscisi olduğuna katılmakla birlikte şöyle cevap verdi:

“Bir taslak olan DİA’lar metninde genel olarak ideolojiyle tikel ideolojiler arasındaki ilişki konusunda söylediğine de katılıyorum. Ama yine de kavramsal olarak sorunun devam ettiğini düşünüyorum: Althusser, genel olarak ideolojiden türeyen tikel ideolojileri kavramak için genelleyici [generic] bir ideoloji teorisi gereksiniyor. Oysa Gramsci ideolojiyi daha başından itibaren çoğullaştırıyor, bu da onun tikel ideolojilerin çok farklı yapısını ve işlevini anlamasını sağlıyor. Althusser’in daha sonraki bir metni ‘Marx in his limits’ bu konuda çok ilginç bir okuma geliştirir, burada Althusser devlete ilişkin genelleyici bir ideoloji teorisini açık bir şekilde kuramsallaştırır ve bunu Gramsci’nin hegemonya vurgusuna karşı çıkmak için kullanır.”

Bu tartışmayı daha ileriye taşımak için yalnızca Gramsci Çağı’nı ve Althusser’i değil Gramsci’nin bütün metinlerini de kapsamlı bir okumaya tabi tutmak gerekiyor. Gerçekten de Eric Hobsbawm Gramsci’nin yalnızca Marksizm için değil tüm beşeri ve sosyal bilimler için bir klasik haline geldiği söylese de Foucault’ya göre o “kimsenin doğru dürüst okumadığı, ama herkesin atıfta bulunduğu bir yazar.” Peter D. Thomas, 600 sayfayı geçen bu kitabında tüm bu kısıtlı okumaların ortaya çıkardığı Gramsci imgesine meydan okuyor. Gramsci’nin bir kültürel çalışmacı yahut liberallerin görmek istediği üzere, bir sivil toplum fetişisti olmadığını, hedefi devrim olan bir tarihsel materyalist ve Leninist olduğunu, hegemonya kavramının proletarya diktatörlüğüne alternatif değil tamamlayıcı olduğunu, bir profesyonel devrimci olarak Gramsci’nin her zaman somut devrimci durumu gözettiğini temellendirmek istiyor.

Thomas Siyasal’daki konuşmasına hapishanedeki Türk ve Kürt devrimcilere selam göndererek başladı (ve burası Mahir Çayan’ları yetiştiren Mülkiye olmasına rağmen, belki de Thomas’ın ve Gramsci’nin dert edindiği aydınlar ve devrimci hareket arasındaki kopukluktan dolayı, alkış burada değil de şu diplomatik “Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim” kapanış cümlesinde geldi.) Konuşması boyunca en çok vurguladığı öğeler Gramsci’nin tarihsel materyalist duruşu, örneğin kâr oranının düşme eğilimi gibi Marksist siyasi-iktisadın önemli meseleleri üzerine çok önemli katkılarda bulunmuş olması, Leninist devrime bağlılığı ve en önemlisi de her tür teorinin devrimci mücadeleyle sıkı bir temas içinde olması gerektiğiydi.

Çevirmenliğini yaptığım konferans sonrasında, Peter Thomas’la son kitabının çıktığı yayınevinde kısa bir sohbet gerçekleştirme fırsatı bulduk.  [1. Gerek bu sohbetin örgütlenmesine desteği gerekse Thomas’ın “Gramsci uyanışı” dediği sürece Türkçeden güçlü bir katkı dalgası sunmaları vesilesiyle Dipnot Yayınları’na ve Emirali Türkmen’e teşekkür etmem gerekiyor. Dipnot Yayınları Peter Thomas’ın kitabının yanı sıra Gramsci’ye Farklı Yaklaşımlar (der. Anne Showstack Sassoon), Gramsci’nin 1916-1935 dönemi yazılarından seçmeler içeren Gramsci Kitabı, Gramsci’ye Yeni Bir Giriş (Paul Ransome) kitaplarını ve Praksis’in ‘Yeniden Gramsci: Hegemonya, devlet ve pasif devrim sorunu’ başlıklı 27’inci sayısını yayımladı.] Türkiye’de hem devrimci mücadeleye hem de AKP’nin uzun iktidarına özel bir ilgi gösteren Peter’a onun da asıl kaygısı olan Gramsci kuramının pratik mücadeleyle ilişkisi bağlamında sorular sorduk (Siyasal’da yaptığı konuşma da Mülkiye Dergisi tarafından çevrilerek yayımlanacak.)

Emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmeyi bir alt-emperyalizm olarak tanımlayan Thomas’la bu durumun tam da sömürge olmanın tarifi olduğunu yeni-sömürgecilik ve emperyalizmin içsel olgu olması teorileri açısından tartışmak olası. Yine Türkiye’nin gelişmiş Batı kapitalist ülkelerinden önemli bir farklılığını görmeyen Thomas’ın görüşlerine karşılık, doğru dürüst bir işçi aristokrasisi oluşturmaya yetmeyecek bir ekonominin ortaya çıkardığı engin yoksulluk ve işsizlikle emperyalist sömürü mekanizmasından gelen karların toplumsal çelişkileri yumuşatmak amacıyla –her geçen gün daha az da olsa– bir takım sosyal hizmetlere aktarıldığı Avrupa “maduniyeti” arasındaki fark öne sürülebilir. Ancak tüm tartışmalar bu yana, toplumu temelden değiştirmek üzere ezilen ve sömürülen bütün kesimlerin cephesel örgütlülükler temelinde bir araya gelmesi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kürdistan’da da devrimin temel sorununu oluşturuyor. Bu da, bu topraklar da da Gramsci ‘momenti’ni yaşadığımız anlamına geliyor.

“Türkiye istisnacılığına yer yok”

Teşekkürler Peter bu görüşmeyi kabul ettiğin için. Mülkiye’de yaptığın konuşma sırasında pratik devrimci hareketlerle bunu teorisini yapan entelektüeller/aydınlar arasındaki ilişkiden bahsettin. Biliyoruz ki sen elbette Türkiye ve Anadolu bağlamının uzmanı değilsin ama yine de çok ilgilisin. Bu bağlantı hakkında neler söylemek istersin?

Aydınlarla sıradan insanlar arasındaki ilişki -Gramsci bunlara i simplici diyor- basit, sıradan, gündelik hayattaki insanlar. Bu Gramsci için temel konulardan biridir. Bunun iki nedeni var: İlki basit bir neden; Gramsci büyük bir hümanist ve toplumdaki herkesin bütün kaynaklara erişiminin olmasını istiyor ki bu kaynaklar içinde kültürel kaynaklar da var. Gramsci -Lenin ve Troçki gibi- kültür devriminin büyük bir savunucusudur; insanların eğitim ve fırsatlar yoluyla yeni kültürel süreçlere dahil edilmesini ister. İkinci neden de karar verici nitelikte siyasi bir nedendir. Gramsci tarihsel olarak, en derin siyasi dönüşüm süreçlerinin aydınlarla sıradan insanlar arasında bir ittifak, bir birleşim olduğu zaman ortaya çıktığını fark etti. Gramsci Hapishane Defterleri’nde Lenin’in eserlerinden sıkça bahseder ve der ki: Lenin’in eserlerinin en önemli yanı, aydınlar için keşfettiği tekil kavramlar, fikirler  değildir, halk içinde çok daha geniş bir hareket oluşturma biçimidir. Siyasetin böylece aynı zamanda hem öğrenme hem eğitim süreci olarak kavranması, Gramsci için kitlesel, katılımcı, demokratik bir devrimci hareket oluşturmanın temel kaygılarından biriydi. Sanıyorum bugün Türkiye’de -elbette bu konuda az bir bilgisi olan, Türkçe bilmeyen bir dışarlıklı olarak konuşuyorum- karşınıza çıkan güçlükler, meydan okumalar dünyanın başka yerindeki bir çok ülkeye benziyor, bence bu noktada bir Türkiye istisnacılığına yer yok. 40 uzun yıldır süren ve neoliberal bir karşıdevrim diyebileceğimiz bir süreçten yeni yeni çıkıyoruz ve kitle protesto ve direniş hareketlerinin tüm dünyada ortaya çıktığını görüyoruz. Şimdi belirleyici olan, farklı gelenekleri, gerek Marksist geleneği gerek uluslararası sol hareketlerin başka eleştirel geleneklerini miras alanların, içinde bulundukları hareketin sıradan insanlarla olan bağlarını güçlendirmenin yollarını bulmaya başlamaları gerekiyor. Bu iki anlama geliyor: Birincisi çok kişisel bir düzeyde, insanların mahallelere, toplantılara gitmeleri, insanlarla sosyal ortamlarda etkileşime geçmeleri gerekiyor, gerek entelektüellerle gerek toplumun farklı alanlarında çalışan insanlarla bir topluluk/ortaklaşalalık oluşturmaları gerekiyor. Bu ayrıca üniversitelerdeki kuramsal işçiler için de çok özgül bir anlama geliyor. Kuramın gerçekleşen hareketlerden esinlenmesi anlamına geliyor. Bu hareketlerin çözülmesi gereken gerçek sorunları görmelerine ihtiyaç var. Bu siyasi hareketleri çeşitli çok soyut akademik tartışmaların değil kuramsal çalışmaların temeli olarak almalarına, çalışmalarını gerçek hareketlerin gerçek sorunlarından başlatmak ve kuramsal çalışmalarını bu hareketet bir katkı olarak geliştirmelerine ihtiyaç var.

Gündelik hayata karşı eleştirel tutum

Devrimci hareketlerin, toplumu dönüştürmek isteyenlerin sıradan insanların sıradan hayatlarına nüfuz etmeleri gerektiğini söylediniz. İnsanların gündelik hayatlarını onu dönüştürmek için kavramaya çalışırken Gramsci’nin hangi kavramları bize fayda sunabilir?

Gramsci’nin çok ilginç kavramları var. Örneğin bir sense commune kavramından bahseder, ki bu bazen İngilizceye common sense (sağ duyu) olarak çevriliyor. Gramsci’nin kavramları çok zengin ve zor. O sense commune dediği zaman, gündelik tutumlardan ve kafamızdaki fikirlerden, ama aynı zamanda da bizim canlandırdığımız fikirlerden, yani sayelerinde yaşamımızı sürdürdüğümüz maddi fikirlerden bahsediyor. Ve Gramsci bu içinde yaşadığımız fikirleri, ister aydın olalım ister işçi ister başka bir şey, hepimiz bu gündelik sense commune‘ye katılıyoruz, adına para denen kağıt parçalarını alıyor ve bir takım metalar karşılığında, yiyecek yahut ihtiyaçlarımızı karşılayacak başka şeyler için birilerine veriyoruz. Hepimiz etkin olarak bu “sağ duyu”ya katılıyoruz.

Gramsci için, gerçekten devrimci siyasi bir hareket, insanların her gün hemhal oldukları gündelik hayatlara karşı takındıkları eleştirel tutumun bilinçli sürecinden başlaması gerekiyor. İnsanların dahil oldukları toplumsal ilişkilerin nedenlerini sorgulamaya ve onları dönüştürmek için yeni yollar aramalarından başlaması gerekiyor. Gramsci için bu eleştiri süreci, Marx’ın var olan her şeyin pervasızca eleştirilmesi dediği şey, çok geniş bir devrimci siyasi hareketin temelini oluşturuyor, yalnızca siyasi parti yahut siyasi partinin liderleri olarak bir siyasi hareket değil, güçlü ve herkesin toplumdaki bu devrimci değişimi geliştirmeye katıldıkları, gerçekten demokratik bir siyasi hareketi. Yani Gramsci bize insanlarla onların gündelik hayatlarında bağ kurmak ve eleştiri sürecini onların devrimci siyasi hareketlere katılımını sağlamak için çok güçlü bir kavram veriyor.

Sense commune ya da sağduyu’nun Türkçede de bir tarihi var, bu kavramı nasıl çevirmek gerektiği üzerine bir tartışma yürüyor. Türkçede bunu sağ duyu olarak çeviriyoruz, doğru duyu anlamı da var. “Buna ‘sağduyu’ demeyelim ‘sağgörü’ diyelim, zira bu bir duyu değil bir tür vizyon” diyenler oldu. Bazıları, “buna sağ demeyelim çünkü sağ yalnızca doğru, sağlıklı anlamına gelmiyor aynı zamanda sağ eldeki yahut sağcılıktaki sağ’ı da içeriyor, öyleyse ona solduyu diyelim” dedi. Türkçede bu solduyu kavramı zaman zaman kullanılıyor.

İngilizce çevirideki sorun da bu. İskoç Aydınlanması filozoflarından gelen bir geleneğimiz var. İngilizcede de sağ duyu (common sense) sözü çok olumlu bir anlam barındırıyor. Bir takım hedeflere ulaşmak için bir şeyleri nasıl yapmanız gerektiği konusunda bilgi veriyor. Ama İtalyancada sense commune sözünün olumlu bir anlamı yok, olumsuz bir anlamı var; sadece biz kabul ettiğimiz için, anne-babalarımız, okul vb. bize bu fikirlere inanmamız gerektiğini söylediği için kafamızda mevcut olan fikirleri anlatıyor. Biz eleştirel hale gelmeden, neden zengin insanların çok parası var da yoksulların hiçbir şeyi yok, neden toplum hiyerarşik olarak örgütlenmiş, neden ırkçılık var, neden cinsiyetçilik var diye düşünmeden önce[ki durum]. Yani şunu anlamak çok önemli: Gramsci için sense commune hepimizin başladığı yer, ama onun [İtalyanca’daki olumsuz anlamıyla] sağduyuyu eleştirme sürecinden yola çıkarak yeni bir buon senso, ‘iyi duyu’ dediği şeyi oluşturmak için sense commune‘nin ötesine geçmemiz gerekiyor.

“Türkiye sömürge değil bir alt-emperyalist ülke”

Devam edelim. Dediniz ki, Türkiye dünyanın sömürü, aydınların durumu vs. açılarından başka ülkelerinden pek farklı değil. Ama “devrimin yolu” denilen şey açısından baktığımız zaman, ben dahil kimilerinin emperyalizm dediği “metropol ülkeler”le kimilerinin sömürgeler dediği “çevre ülkeler” arasında bir fark yok mu? Ve bu açıdan bakıldığı zaman, hala emperyalizm ve sömürge kavramlarının bugünün dünyası açısından geçerli kavramlar olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye’yi de gözönüne alarak tabii…

Sanırım Türkiye söz konusu olduğu zaman emperyalizm kavramı Türkiye’deki durumu anlamak için son derece belirleyici. Türkiye bir sömürge değil, bir emperyalist güç, yahut emperyalist sistem içinde bir alt-emperyalist güç olarak işlev görüyor ve bölgede önemli bir emperyalist rol oynuyor, özellikle geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin Suriye devrimine karşı askeri manevraları da bunu gösteriyor. Ne yazık ki çok yakında, önümüzdeki aylarda ya da yıllarda İran’a karşı da bu emperyalist niyetlerin harekete geçtiğini göreceğiz. Bu anlamda, Türkiye hakim sınıfının kendisini çok kesin bir biçimde Amerika’nın kilit önemdeki bir müttefiki olarak, Amerikan emperyal tasarımına hizmet etme yönündeki konumlandırışını kavramak gerek.

Bir başka açıdan, sömürü kavramı bence Türkiye açısından karar verici önemde bir kavram. Türkiye az gelişmiş bir kapitalist ekonomi değil, oldukça kapsamlı bir biçimde gelişmiş bir kapitalist ekonomi, sömürü oranları, sermaye sınıfının üretim süreci içinde her gün işçilerden söküp aldığı ve kendisine mal ettiği artı-değer miktarı çok yüksek, birikim oranları da çok yüksek. Bu durum, çok çok saldırgan neo-liberal politikalar tarafından her gün daha da ileri taşınıyor; sosyal hizmetlerin, sağlık hizmetlerinin, eğitim ve okullaşma hizmetlerinin ve genel olarak sıradan insanların gelişimine ve esenliğine yönelik hizmetlerin tedarikine yapılan saldırılar bunun bir parçası. Bu yüzden Türkiye’nin Batı ülkeleri denilen pek çok ülkeyle birlikte oluşturduğu ortaklaşalığı anlamak çok önemli.

Sol hareketlerin farklı ülkelerde karşılaştıkları güçlükler her zaman farklıdır, çünkü farklı koşullara bağlıdır. Ama aralarında ortak pek çok  özellik de vardır. Türkiye’de kapitalist gelişimin kapsamı ve işçi sınıfının sömürüsü göz önüne alındığı zaman, sömürü oranlarının yüksekliği açısından, dünyanın yine gelişmiş kapitalist pek çok başka ülkesiyle paralellikler, benzeşimler görebiliriz. Burada kavranması gereken temel unsur, Lenin’in öğrettiği ve Gramsci’nin çok iyi anladığı derstir: Kapitalist siyasetin belirli bir biçimi, bir toplumun ekonomik ve üretim ilişkilerinde yoğunlaşır. Türkiye söz konusu olduğunda, bence, sömürü ilişkilerinin mevcut neoliberal hakim sınıfta bu sınıfın çeşitli fraksiyonlarında çok özgül bir biçimde yoğunlaştığını görüyoruz. Ama AKP’nin sözde feodal, teokratik boyutları bizi aldatmamalı. Aslında bu bir açıdan bakıldığından bu rejimin en önemli, en gerici yanı sayılmaz, bu yönetimin çok daha önemli olan yanı Türkiye halkı üzerindeki neoliberal ekonomik politikaları uygulamaları ve bütün bölgede desteklemeleri.

Modern Prens: madun sınıflar cephesi 

Elbette bir stratejisyen değilsiniz, başat olarak devrimin yolu üzerinde düşünen bir kuramcı da değilsiniz, ama yine de Gramsci’nin düşünceleri dahilinde kafanızda ne tür bir devrim yolu, devrim stratejisi var, bilmek isteriz. Konuşmanızda Gramsci’nin ‘modern prens’ metaforundan bahsettiniz. Bunun Gramsci açısından partiye işaret ettiğini, ama bugün başka şeyler de ifade etmekte olduğunu söylediniz. Bu başka şeylerin ne olduğunu biraz daha açabilir misiniz?

Gramsci için ‘modern prens’, onun tüm halkı anti-faşist mücadelede bir araya getirmeye ve çok önemli farklılıklara sahip kesimlerin Birleşik Cephe’de birlikte çalışmalarına olanak verecek yeni bir hareket ortaya çıkarmaya yönelik bir öneriydi. Sanıyorum bugün de benzer bir süreç görüyoruz: Toplum içinde, elbette Türkiye toplumu içinde de, farklı çıkarlara sahip gruplar arasında çok sayıda derin ve kapsamlı farklılıklar var ve bu toplumda ezilen ve sömürülen herkesin bir araya gelmeleri ve madun sınıflar (iktidar ağlarının dışında kalan herkes anlamında kullanıyor bu sözcüğü Gramsci) olarak koalisyonlar oluşturmaları gerekiyor. Madun sınıflar olarak mevcut hakim düzenin karşımıza çıkardığı zorluklara karşı koalisyonlar oluşturmak.

Bence, Türkiye’deki duruma bakacak olursak, iş yerlerinde, kilit sanayilerde aynı zamanda çeşitli toplulukların ihtiyaçlarına cevap vermek üzere bu toplulukların yaşam sürdüğü alanlarda  bu türden örgütler oluşturmanın çok güçlü olanakları var; Türkiye’deki devrimci süreçte çok kilit bir rol oynayabilecek feminist hareketten, LGBT kimliğine ve pratiklerine sahip birçok kişiden ve elbette Kürtler’den ve başka geçmişlerden gelen insanlardan [oluşturulacak bir hareket]. Farklı çıkarlara ve farklı kaygılara sahip bütün bu grupları mevcut egemen düzene karşı çıkacak bir siyasi kuvvet içinde bir araya getirmek bana en başta gelen siyasi mücadele gibi geliyor.

Dünyada son yıllarda hem çok naif hem çok esin verici şeylere tanık olduk. Occupy/İşgal hareketi çok demokratik, çoğunlukçu bir dille konuşmaya başladı, “Biz %99′uz” diye bir iddiayla ortaya çıktılar – ki bu bütünüyle doğru sayılmaz, burjuvazi %1′den biraz daha fazla, ama o civarda. Toplumda insanların büyük çoğunluğu ortak çıkarlara sahip ve somut ekonomik ve kültürel politikalar çevresinde birlikte çalışmanın ortak yollarını bulmaları, aralarında mevcut bulunan önemli farklılıklara saygı gösterebilmeleri ve bu farklılıkları toplumda temelden bir değişiklik yaratacak kitlesel bir siyasi hareket oluşturmakta kullanılacak kaynaklar olarak görebilmeleri gerek.

Gramsci’nin kuramında silahlı mücadele

Türkiye’nin devrimci tarihi büyük ölçüde silahlı mücadelenin tarihidir. Çok farklı gruplardan silahlı devrimci gruplar Türkiye’deki sol tartışmaları büyük ölçüde hegemonize ettiler. Gramsci’nin ‘sivil toplum’ kavramı (STK’lardaki gibi) bir çeşit hükümet dışı kuruluşlarla ilişkili olarak düşünüldüğü için, büyük ölçüde silahlı mücadele yürüten Türk ve Kürt ana akım devrimci hareketleri Gramsci’ye fazla yönelmediler. Sence sosyalizme giden yolda silahlı mücadele yürütenler için Gramsci’nin faşizm, emperyalizm yahut oligarşi (adına artık her ne derseniz) karşısında yürütülen böylesi bir mücadele için söyleyeceği şeyler var mı?

Bugün dünyada silahlı mücadeleyi tartışırken Gramsci temel başvuru noktalarından biri, çünkü bu konu, silahlı mücadele, Gramsci’nin çalışmalarındaki temel kaygılardan birini teşkil ediyor. Gramsci, içinde yaşadığı sürecin, devrimci ilerlemenin (Lenin, Troçki ve başkalarının kullandığı bir metafora yaslanarak) bir manevra savaşıyla gerçekleştirilebileceği bir dönemden, farklı siyasi mücadele biçimleri ve siyasi kuvvetlerin farklı bir araya getiriliş biçimlerini içeren bir mevzi savaşı dönemine geçiş süreci olduğunu düşünüyor.

Gramsci mevzi savaşını saldırgan bir savaş olarak tanımlıyor ve mevzi savaşında en belirleyici nokta, aslında mevzi savaşının, -bu terimi kullanacak olursak- iç savaşın başka amaçlarla yürütülmesi olması. Gramsci sonucu belirleyecek olanın yalnızca mevcut düzenin yenilgiye uğratılması değil, ama aynı zamanda, sosyalizm için mücadele sürecinde, sosyalizmi yaşayabilir bir ekonomik ve toplumsal düzen haline getirmek için ihtiyaç duyacağımız türden kurumların oluşturulmaya başlaması olduğunu düşünüyor.

Gramsci, Hapishane Defterleri’nde, Lenin’in çalışmalarının izinde, bir siyasi birikim, bir araya gelme süreci diyebileceğimiz şey üzerine düşünüyor. Gramsci bence burada, insanların ülkelerinin siyasi hayatına düzenli ve etkin olarak katılmalarını sağlayacak eğitim, deneyim ve kurumların birikmesinden bahsediyor. Gramsci özellikle Bolşevik devrim örneğiyle ilgileniyor. Oradaki kapsamlı okuma-yazma seferberliği üzerine düşünüyor ki bu çabalar tam olarak sıradan insanların, köylülerin siyasi hayata katılmalarını sağlamayı hedefliyor. Türkiye’de bugün pek çok farklı koşul var, kapitalist devletin birliğine karşı devrimci milliyetçilik unsurları gözleniyor, ama bunun yanı sıra Türkiye sivil toplumunun zengin siyasi hayatında sol kanat kuvvetlerin hegemonyasını inşa etme yönünde önemli bir dayanışma unsuru da görülüyor. Gramsci de siyasi iktidara meydan okuyabilecek derin ve sağlam bir  siyasi hareket için bunları öneriyor.

Silahlı mücadele asla bizim seçtiğimiz bir mücadele biçimi olmadı. Sosyalistlerin ve komünistlerin şiddet sever insanlar oldukları yönündeki bütün iftiralara rağmen biz her zaman gerçek şiddetin kapitalist sınıf ve emperyalist iktidarlar tarafından sıradan insanlara karşı uygulanan şiddet olduğunda ısrar etmeliyiz.

Engels’in dediği gibi, “Önce Mösyö Burjuvazi ateş etti…”

Halka karşı şiddet yöntemlerini sürekli olarak kullanmaya devam edecekler, hem açık bir biçimde askeri manevralarla hem de aynı zamanda emek ilişkilerindeki gündelik şiddet yoluyla; insanların bedenleri sermaye birikim sürecinde kelimenin gerçek anlamıyla sömürülmekte. Farklı tarihsel konjonktürlerde bu kuvvetlerin değişiklik gösteriğini görüyoruz. Bugün uluslararası olarak çok güçlü siyasi bir güç ve kitle hareketi oluşturmayı gerektiren bir konjonktürdeyiz. Bir kitle hareketinin toplumu temelden değiştirmesi, mevcut düzeni yenilgiye uğratmak açısından belirleyici önemde. Ama aynı zamanda daha bugünden sosyalist toplumu teşkil edecek yapıları inşa etmek gerekiyor.

Son bir soru. İstanbul ve Ankara’daydınız. Önce bir Gramsci Konferansı’na katıldın, sonra Gramsci Çağı başlıklı kitabınız için organize edilen özel bir etkinlik için Ankara’ya geldin. Bunlar genelde akademik çevrelerde gerçekleşti. Oysa sen Ankara’daki konuşmana hapishanelerdeki yoldaşlarımıza bir selam göndererek başladın – ki bu çok güzel bir dayanışma gestus’uydu. Peki tüm bu toplantılar olup biterken Türkiye’nin, Anadolu’nun canlı devrimci havasını soluyabildin mi? Yoksa daha ziyade akademik tartışmalarla mı hemhal oldun. Türkiye’de olmak nasıl bir histi bu anlamda?

Pek çok gruptan yoldaşlarla konuşma fırsatı buldum. İçinde bulunduğum bağlam daha çok üniversite çevrelerinin adakemik tartışma ortamlarıydı, başka siyasi alanlarda çalışan birçok insanla buluşma fırsatım olmadı. Ama her yerde, belki hiç karşılaşmadığım insanların içinde bulunduğu çok daha büyük bir toplumsal hareketin parçası olmaktan gelen çok güçlü bir yoldaşlık hissi duydum. Burada önemli olan, devrimci siyaset için farklı yerlerde, toplumun farklı kesimlerinde emek harcayan insanlar arasında iletişimin söylemlerini ve kurumlarını inşa etmek; siyasi topluluklarda önemli çalışmalar yürüten insanlarla üniversitelerde önemli siyasi çalışmalar yürüten insanlar arasında [böylesi bir iletişim yaratmak].

Yine dediğim gibi, bugün devrimci bir hareket için devrimci bir teoriye sahip olmak da önemli. Ve gerçek Marksist kuramın devrimci siyasetle yakın teması, iç içeliği hayati önemde. Umuyorum, azıcık da olsa, insanlara hem üniversitede yürütecekleri çalışmalarda hem de Türkiye genelindeki siyasi mücadelede kullanabilecekleri sözler sunabilmişimdir.

 

Bu yazı Mesele Dergisi’nin Ocak 2013 tarihli 73’üncü sayısında yayımlandı.

Reklamlar

Sinema ve İnsan Yüzü: István Szabó

Mephisto, Albay Redl (Colonel Redl) ve Julia Olmak (Being Julia) gibi unutulmaz filmlerin yaratıcısı István Szabó, 49. Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma’sının jüri başkanıydı. Macar ustanın festival sırasında verdiği sinema dersinin satır başlarını, yönetmenin çevirmenliğini de üstlenen Barış Yıldırım bir araya getirdi.
BY-Szabo_Roportaji

Altyazı, Ocak 2013 

Macar yönetmen István Szabó [2012] Ekim ayında Uluslararası Yarışma’nın jüri başkanlığını da yaptığı [49.] Altın Portakal çerçevesinde Akdeniz Üniversitesi İletişim ve Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle 11 Ekim tarihinde bir söyleşi gerçekleştirdi. Söyleşinin çevirmenliğini yaparken aldığım ayrıntılı notları yazıya döktüm. Szabó söyleşide yaptığı konuşmanın ilk dakikalarını, Altın Portakal Açılış Töreni’nde Onur Ödülü’nü alırken anlattığı bir imgeyi tekrarlayarak başladı. Açılış töreninde şöyle demişti:

Bir yönetmen olarak çalışmaya başladığım zaman, kendime şu soruyu sordum: Bir filmi biricik yapan, eşsiz kılan şey nedir? Sözlerle edebiyatta, sahne üzerinde tiyatroda, resimde dışa vurulamayan şey nedir? Bize yalnıza hareketli resmin, filmin gösterebileceği şey nedir? Buna tek bir cevabım var: Yaşayan insan yüzü. Âşık bir genç kızın yüzü değil, bunu resme dökmek kolaydır. Kıskanç bir genç kızın yüzü de değil, bunun resmini çizmek de kolaydır. Ama birisi geçip giderken, aşktan kıskançlığa dönen bir yüz… Hareket, yaşayan yüz, seyircinin önünde bir duygu nasıl doğup başka bir duyguya dönüşüyor… Bu ancak filmle verilir. Ve yüz bir aktöre, bir aktrise aittir. Bu yüzden bu ödüle teşekkür ediyorum ama ödülümü bütün aktör ve aktrislerle, bütün erkek ve kadın oyuncularla paylaşmak istiyorum.” [1. Yukarıda videosu yazıda içerilen bu konuşma: VidiVodo‘dan. Açılışı törenini aklımda kaldığı kadarıyla festival sırasında “Seyir Notları: Altın Portakal Açılış Töreninde Szabó’dan Sinema Ontolojisi Dersi” başlığıyla Mimesis Tiyatro Portali’nde yayımlamıştım]

Szabó’yla son filmi The Door’un (Kapı) gösteriminden sonra karşılaştım. Filmini kurgu aşamasında yüzlerce kez gören tüm yönetmenler gibi gösterimde salonda yoktu. Gösterim sonrası gerçekleşecek söyleşiden önce bana sorduğu ilk soru “Gülen var mıydı? Kaç kişi güldü?” oldu. Gerçekten de gösterim sırasında ustanın yaratmaya çalıştığı gülüşler mevcuttu. Memnun oldu. Szabó daha sonra (jürinin basın toplantısında) kendi sinemasına sinmiş iktidar sorununu şöyle tarif edecekti: “Bir kafede kahve içen iki aşık genci ben çeksem, kesin içeri üniformalı biri girip kimlik sorar!”

Bu kısa girişten sonra sözü yönetmenin söyleşisinin metnine bırakıyorum. [2. Szabó’ya bunları yayımlamayı düşündüğümü söylemiş ve sözlü rızasını almıştım, ama bunlar bir video kaydından yapılan transkriptler değil bir çevirmenin notları olduğu için yönetmenin yaklaşımını bütünüyle yansıtmayabilir.]

***

Öncelikle sinema görüşüm üzerine bir şeyler söylemek isterim. İnsan kendini yalnızca tarihle/hikayeyle [history] anlatır. Farklı dönemlerin farklı anlatımları vardır. Yazı, müzik, sahne. Mesele, çağın temel türü ile iletişmektir.

1895’in 28 Aralık’ında Paris’te Luminiere kardeşlerin girişimiyle birlikte hareketli resim, iktidara geçti ve 20. Yüzyıla damgasını vurdu, gerçekliği, hatta hakikati belirler oldu.

Nasıl? Basit bir örnek vereyim. TV kameraları bizim bu sohbetimizi çekip akşam haberlerinde yayımlamak istiyor. Patron ise muhabirlerden bu sohbetin hiç de ilginç olmadığını göstermelerini istedi. Bu durumda kamera boş sandalyelere döner. Bu gösterdiği gerçekliktir, gerçekliğin bir parçasıdır, onda herhangi bir şeyi hareket ettirmeden, ondan bir şey çıkarmadan aktartmıştır.

Ama bunu tam tersini de yapabilir. Patron eğer salonun tıklım tıklım dolu olduğunu göstermelerini isterse, salonun o kısmını çeker. İlgi dolu yüzleri, güzel kızları konferans izlerken gösterir. Bu da gerçekliğin bir parçasıdır. Gerçekten de böyle görüntüler var salonda.

Ama hakikat başkadır.

Film yapmaya başladığım zaman, kendi kendime, film yapmanın biricik özelliği nedir? Hareketli resim diğer türlerin, müziğin, tiyatronun, resmin vs. yansıtamadığı neyi yansıtabilir? Bence bu sorunun tek bir cevabı var: Yaşayan insan yüzü. Bir duygudan bir başka duyguya geçen insan yüzü.

Aşık bir genç kızın yüzünü resme dökebilirsiniz. Kıskanç bir genç kızın yüzünü de resme dökebilirsiniz. Ama duyguların önünüzde değişmesini, bir duygudan bir başka duyguya geçen yüzü ancak hareketli resimle yansıtabilirsiniz. Böylece yüzler değişirken fikirler de seyircinin gözleri önünde değişir.

Yüz dedik, insan yüzü. Ama yüz birine aittir. Bu “biri”, uzun metrajlı filmde oyuncudur; aktör ve aktristir. Film tarihinde farklı dönemlerde farklı yüzler öne çıkar. Bunlar seyircinin duygularını temsil edecek yüzlerdir. Bu tarihe bakacak olursak bu dönemlerin aşağı yukarı 10 yılda bir değiştiğini, 10 yılda bir farklı yüzlerin öne çıktığını görürüz. Dönemler değişirken yüzler de değişiyor ve her değişikliğin ardında tarihsel, politik ve ekonomik değişiklikler yatıyor.

1930’larda seyirci için en önemli kadın Greta Garbo’ydu. Neden? G. Garbo’nun yüzü neyi temsil ediyor, neyi ifade ediyor. Garbo’nun yüzünün en önemli özelliği onurdur, şereftir. ‘30’larda Avrupa’da Hitler herkese üniforma dağıtıyordu. Bunu gören dünyanın diğer ülkeleri de insanlara üniforma dağıtmaya başladı. Güvenli olmanın yolu üniformadan geçiyordu. Bir gruba ait olmak, güvenli olmak… Ama insanlar ruhlarının derinlerinde bir yerde kendileri olmak, onurlarını korumak istiyorlardı. Garbo’nun yüzü bunu gösteriyordu.

Savaş vardı, tehlike vardı. Ama insanlar yalnızca savaşmıyorlardı, dans da ediyorlardı. Tam da savaşı, tehlikeyi unutmak için. Bu ortamda yeni bir yüz ortaya çıktı. Marlene Dietrich’in yüzü başlı başına tehlikeye meydan okumanın yüzüydü.

Savaş bitince insanlar şunu fark ettiler: Hayatı kaybetmek çok kolay. Bu yüzden de hayatın hazcı yönlerine, yemeye içmeye yöneldiler. Aşk, beden, hayatın tadına varma… Marilyn Monroe’nun yüzü bunu temsil ediyordu.

Sonra kadın hareketi, haklar için mücadele ortaya çıktı. Jane Fonda ve Vanessa Redgrave’in yüzleri güçlü kadın yüzleriydi. Toplumda kadınlar bankacı, polis, asker olabilmeye başladılar. Erkekler kadar soğuk ve katı yürekli olabildiklerini gösterdiler. Faye Dunaway ve Catherine Deneuve, soğukluğun güzelliğini gösteren yüzlerdi. Ve sonra çalışan kadın geldi: Julia Roberts.

Peki bugünün kadınının temsilcisi kim, hangi aktris? Bilmiyorum. Toplum da bilmiyor. Bugün kadın anne mi, lider mi? Toplum için de kadının rolü belli değil.

İnsan yüzlerinin sinema tarihindeki izini erkek oyuncularda da sürebiliriz. 2. Dünya Savaşı’nda Clark Gable, Robert Taylor gibi kaslı, güçlü, kötü şeylere karşı iyi şeyler için savaşan erkekler öne çıktı. Savaşta şeytanın adı “Alman”dı.

İnsanlar savaşta makineli tüfekle insan öldürüyorlardı, ama savaş sonrası döndükleri toplumda sorunlar makineli tüfekle çözülmüyordu. Kompleksli, yerini bulamayan, gözlerinin bile nasıl olduğunu tam olarak bilemediğimiz erkek yüzünün temsilcisi James Dean’di.

Toplumun kahramanı askerler değildi, mesela üniversite profesörleriydi artık. Bu durumda Anthony Perkins gibi yumurta kafalı erkeklerin zamanı gelmişti. Sonra Kennedy öldürüldü, kardeşi Robert Kennedy öldürüldü, Martin Luther King öldürüldü. Silik profesörler işe yaramıyordu artık. Kavga etmeyi bilen erkekler, Alpaçino, Dustin Hoffman gibi erkeklerin önü açılmaya başladı.

Vietnam savaşıyla birlikte, soğuk kalpli makineli tüfek kullanan, ama yakından bakınca, yakın çekimde, istasyonda bekleyen yalnız ve mahzun küçük oğlan çocuğunu görebileceğimiz erkekler çıktı: Sylvester Stallone. Bilgisayar ve teknolojinin yarattığı insanlarsa bir anda buluta dönebilen, hatta politikacı bile olan Arnold Schwarzenegger gibi erkekler.

On ya da yirmi yılda bir erkek ve kadın tipleri değişiyor. Karakterler değişiyor çünkü hikaye hep aynıdır: Kız erkeği sever, erkek kızı. Sorun ne tür bir kız, ne tür bir erkek olduğudur. Kız bir Çingene erkek bir Macar olabilir mesela. Kız Arnavut, erkek Sırp. Kız İrlandalı, erkek Londralı. Kız siyah, erkek beyaz. Kız Güney Koreli, erkek Kuzey Koreli.

Soru kimin temsil edildiği, kimin acılarının temsil edildiğidir. Bir yönetmen arkadaşı Humphrey Bogart’tan küçük bir rol oynamasını ister. Bogart “Sen benim arkadaşımsın, sorun değil, oynarım,” der. Yönetmen “Ama,” der “tek çekimlik çok kısa bir rol.” Bogart yine kabul eder. “Diyalogu da yok.” Bogart, “Kısa ya da uzun olması, kaç ekim olması, diyalogunun olup olmaması benim için önemli değil,” der. “Önemli olan filmde acıyı kim çekiyor. Filmde acıyı çeken bensem, oynarım.” Çünkü bu kişi, seyircinin duygularını temsil eden kişidir.

Romanları filme dökmek zordur. Tolstoy’un Harp ve Sulh’ünü düşünelim mesela. Yazar bize Nataşa Rostova yahut Pierre Bezuhov’un gözlerini, saçını, yüzünü tasvir eder. Ama bunlar gözümüzde canlanırken tanıdığımız insanların, diyelim ki annemizin, arkadaşlarımızın yüzleriyle karışır. Film yönetmeni ise gelip, hepsinin yerine bir Audrey Hepburn koyar mesela. Bu durumda sizin kafanızdaki yüzle ekrandaki yüz çatışır. Eğer ekrandaki yüz duyguları (aşkı, kıskançlığı) temsil ediyorsa kabul ederseniz, etmiyorsa etmezsiniz.

20 yıl kadar önce ölen bir yönetmen arkadaşım anlatmıştı: O zamanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na ait bir küçük bir kasabada liseyi bitirdikten sonra Budapeşte’ye gitmek istemiş. Sonunda bunu başarmış, bir gazeteci olmuş, filmcilerle tanışmış, senaryolar yazmaya başlamış. Çok da başarılı olmuş. Bir süre sonra babası Budapeşte’ye onu görmeye gelmiş.

– “Nasılsın?” diye sormuş. ­­– “Çok iyiyim sağol.” – “Ailenden istediğin bir yardım var mı?” – “Hayır.” – “Para?” – “Hayır, istemiyorum.” Babası, – “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. – “Film yapıyorum,” demiş. – “Yalan söyleme.” – “Söylemiyorum baba, film yapıyorum.” – “Oğlum, yalan söyleme.” – “Söylemiyorum baba.” – “Ben senin babanım, babaya yalan söylenmez.” – “Yalan söylemiyorum baba, film yazıyorum ben.” – “Bak,” demiş babası, “Ben cahil bir insanım, kasabada büyüdüm, ama ben bile bilirim ki film yazılmaz, çekilir.”

Arkadaşım bunun üzerine yönetmen olmuş. Çünkü büyük ekranda gördüğümüz her şey kameranın önünde gerçekleşir. Yeterince hakiki değilse, bir yalansa verdiğimiz parayı hak etmemiştir, çünkü biz hakikati görmek için sinemaya gideriz. Duygularınız yoksa tartışabilirsiniz. Mesaj verirsiniz, eleştirirsiniz, anlatırsınız. Ama (filmde gördüğümüz) gerçekliğin ardında bir yaşam deneyimi vardır.

Gözlerinizi kapatın ve Şarlo’yu gözünüzün önüne getirin. Kısa bir ceket, uzun bir pantolon. Büyük ayakkabılar, ama Londra beyefendilerine özgü kusursuz beyaz bir gömlek, şapka, kravat, baston. Sadece bu görüntüye bakarak bile bu adamın bir arka planı olduğunu görebilirsiniz. Bu adam 1920’lerde ne yapıyordu? Filmde gördüğümüz manzara Amerika’dır, ama kostüm Londralıdır. Belli ki bir göçmendir. Yeni Dünya’ya servet kazanmaya gitmiş. Kazanamamış. Ama onurunu koruyor. Ve tüm bunları, kamera önünde tek bir resimle aktarabiliyor.

Filmler bize muazzam bilgiler verir. Amerikan filmlerini severim, sevinç doludurlar. Amerikan filmlerinde gördüğümüz nedir? Anne-kız, baba-oğul, öğretmen-öğrenci, polis-şüpheli. Hepsi insan karşıtlıklarından hareket eder ve bir zihniyet, yaşam, felsefe ortaya çıkarır. Jean pantolon ve beysbol şapkasını düşünün. 1930’larda kovboyların blue jean’i filmlerle birlikte yaygın bir şekilde satılmaya başladı. Beysbol şapkası da öyle. Çünkü filmler bir zihniyet yaratır.

Trudeau'nun pirueti
Trudeau’nun pirueti

20 yıl önce İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth) konferansında İngiltere Kraliçesi bir resepsiyon verdi. Kraliçe geldi, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda vd. ülkelerin hepsinin temsilcileriyle selamlaşmaya başladı, tüm tören canlı yayında veriliyordu. Kanada Başbakanı Pierre Trudeau, uzun boylu, yakışıklı bir adamdı. Kraliçeyle selamlaştı ve Kraliçe arkasını döner dönmez bir piruet [balede tek ayak üzerinde dönüş] jesti yaptı. [3. Bu jestin bir fotoğrafı şurada görülebilir.] Ve filme çekilen bu tek olay, Kanadalıların ulusal onurunun simgesi oldu. Trudeau öldüğünde tabutu trenle getirildi. Yol boyunca binlerce insan bekliyordu ve Trudeau’nun tabutunu taşıyan tren geçerken herkes piruet yapıyordu. İşte bu filmin gücüdür.

Sinema anlatmak ister. Bundan 200-300 yıl önce insanlar, anlatacakları bir şey varsa, ellerine bir gitar alıp şarkı yapıyor, sonra bar bar, meyhane meyhane dolaşıp şarkılarını söylüyordu. Şarkıları, başka insanların duygularını temsil etmiyorsa, sesi, sözü, ezgisi iyi değilse gittikleri barlardan kovuluyordu. Ama iyiyse, insanlar onu yemeye içmeye davet ediyordu. Bugün de işimiz budur. Anlattıklarımızı beğendirmek.

“Starlar toplumun talepleri midir yoksa sinema endüstrisinin rol modelleri midir?” sorusuna yanıt olarak şunu söyleyebilirim. Gerçek starlar para babalarınca yaratılmazlar. Kısa vadeli starlardan, TV’lerin, bankaların yarattıklarından bahsetmiyorum. Sizin için önemli olan, kalbinizde yeri olan starlardan bahsediyorum. Bugün nefes almak kadar önemli bir duygu güvenliktir. Size bu güvenlik duygusunu verebilenler star olur. Politikacılar vardır, parayla o noktaya gelmişlerdir, ama bir yüz, jest, bakış, aptalca bir hareket onlara olan güveninizi alır götürür. Çünkü uzun vadede yalan kazanmaz.

“Senaryo yazmaya karakterle mi, hikayeyle mi, bir resimle mi başlarsınız?” diye soruldu. Bunun bir cevabı yok, reçetesi yok. Her film farklıdır. Ben insanlarla konuşurum, radyo dinler, TV izlerim, gazete okurum. Yavaş yavaş gördüğüm şeyler, insanların anlattıkları bir araya gelerek hikayeler oluşturmaya başlar. Bu hikayelerden biri beni meşgul etmeye başlar. Yani ben hikayeyi yazmam, hikaye beni yazar.

Başka sinemacıları izlerim. İyi bir öğrenciyim. Notlar alırım, takip ederim. Ama Türkiye filmleri benim ülkemde iyi bilinmiyor. Az sayıda Fransız ve İtalyan filmi izleyebiliyoruz. Çek filmleri, Polonya filmleri bile yok bize yakın oldukları halde. Yine de Polonya, Fransa, Çek filmlerini bu ülkelerin kültür merkezlerinin düzenlediği film haftalarında görebiliyoruz. Piyasada Türkiye, Japonya, Rusya filmleri değil Amerikan filmleri var yalnızca. Tabii sizlere yalan söylemek için bazı Türkiyeli yönetmen isimlerini ezberledim, isterseniz söyleyebilirim!

Müzik ve hikaye dengesine ilişkin bir soru soruldu. Filminizin konusu Beethoven’ın 5. Senfonisi bile olabilir. Burada da bir denge yakalamanız gerekir. Bazı yönetmenler çok fazla müzik kullanıyor. Öğrenciyken bir proje üzerinde çalışıyordum, günlerce uğraştığım halde bazı çekimleri bir araya getiremiyordum. Hocama sordum, “Müzik kullan” dedi. Bu doğru değil.

Bir gün havaalanına gitmek için bir taksiye bindim, taksi şoförü klasik müzik dinliyordu. Bu pek alışıldık bir şey değil. Neden klasik müzik dinlediğini sordum ve bana harika bir cevap verdi: “Hayat öyle çılgın ki, trafik öyle çılgın ki, başlayan ve biten bir şeyler dinlemek istiyorum.” Başladığı zaman başlayan, bittiği zaman biten şeydir klasik müzik.

Yüzlerden bahsettik. Ama bugünün Avrupa’sının yüzü kim? Böyle bir erkek ya da kadın yüzü yok. ABD yüzlerini takip ediyoruz yalnızca, Avrupa yüzlerini bilmiyoruz. Neden böyle? Bir takım cevaplarım var, ama emin değilim, tek bildiğim bugün hikaye anlatmak isteyen bir yönetmen kendi deneyimlerine dayanmak zorundadır.

100 yıllık Avrupa tarihi çağdaş yönetmenlerce anlatıldı. 2. Dünya Savaşı, kaybedilen devrimler, ölümler, Hiroşima’nın kayıpları. Polonya’da Andrzej Wajda, İtalya’da Vittoria De Sica, Fransızlar, Macarlar, hepsi kaybedenlerin öykülerini anlattı. Ama bugün Varşova’da, Budapeşte’de, başka yerlerde gençler artık kaybedenlere değil kazananlara ait olmak istiyor. Ve bugün, Amerikalılar kazanıyor.

Son olarak bir anekdotla bitirmek istiyorum: 2. Dünya Savaşı sırasında Londra. Savunma Bakanı, Başbakan Churchill’i ziyaret ediyor ve savaş için para istiyor. “Savunma için para lazım, biliyorum,” diyor Churchill, “ama peki nereden bulacağım?” Kültür’den kesin,” diyor Bakan. Churchill’in cevabı: “Kültür olmadıktan sonra neyi savunacaksınız?”


Szabó , István, ve Barış Yıldırım. «Sinema ve İnsan Yüzü: István Szabó.» Altyazı, Ocak 2013: 30-34.

* Yazilama‘daki yazılar çoğunlukla yazar tarafından ilk yazıldığı şekliyle yer alıyor ve web’de okunmak üzere düzenleniyor. Dolayısıyla burada gördüğünüz metinler, referansı verilen kaynaktan küçük farklılıklar gösterebilir. Referans vermek isteniyorsa ya orijinaline başvurulması ya da kaynak olarak Yazılama’nın gösterilmesi önerilir.