Oy vermiyorum.

Çünkü seçimle alınan abdest ürkütülen kurbağaya çoğu vakit değmez. Çünkü Tayyip’e ve Ekmel’e verilen oylar faşizme gidecektir. Çünkü Demirtaş ve HDP gerçek bir alternatifi değil bir sosyal-demokrasi versiyonunu temsil ediyor.  Continue reading “Oy vermiyorum.”

Reklamlar

Ne Seçimi?

Barış Yıldırım

2014 yerel seçimleri için Fraksiyon’a yazılan bu yazı birçok açıdan hâlâ güncel: “Seçim aklı” bir kez çalışmaya başlayınca durmaz. Sürekli bir takım yüzde hesapları yapar. MHP’ye, Tayyip türevi adaylara bile oy ister. Organize edenlerin bile güvenmediği bir seçime hangi yüzle, hangi sol adına çağırıyorlar bizi? AKP giderse cehennemin dibine gider, ama yerine gelecek de cehennemini birlikte getirecek. Bozuk düzende sağlam çark, faşist düzende demokratik çark olunmaz.

Barış YıldırımFraksiyon.Org, 19 Mart 2014 

 

Tarih sahnesine nadiren çıkan büyüklükte halk kitlelerinin mevcut yönetme biçimi ile arasına bir Gezi boyu çizgiler çekildiğini gören bir solun hâlâ gaz bulutları altındaki sokaklardan oy toplamaya çalışması, olsa olsa kendi gücünün farkında olmayan Hopdediks’e benzetilebilir.

Asteriks’in can dostu Hopdediks, nazik ve iyi kalplidir, ama bazen kale duvarlarını yıkmak için koçbaşı değil onun başı kullanılır.

Ayaklanan halka seçim yolu göstermek

Gezi’nin ilk günlerinde yapılan Bilgi Anketi’nin sorularından biri “Bundan sonrası için öneriler”di. Erken seçim, 17 önerinin 14’üncüsüydü ve askeri müdahalenin biraz üstünde yer alıyordu (s.24). Bu ilk anketlerin temsil ediciliği konusunda soru işaretleri olmasına rağmen, gözlemlerimize de dayanarak rahatlıkla diyebiliriz ki: Gezi’yi yaratan kitleler seçimleri pek ciddiye almıyordu.

Yine de, büyük çoğunluğu devrimci düşüncelere aşina olmayan geniş kitlelerin, enerjilerini yönlendirebilecekleri gerçek bir alternatif olmadığı takdirde, yaklaşan seçimlere bel bağlaması şaşırtıcı sayılmaz. Fakat bu kitlelere gerçek bir alternatif yerine kıytırık bir belediye seçimini adres gösteren “sol, sosyalist, komünist” odakların haline şaşmak hafif kalır.

Durumları Hopdediks’ten de vahimdir. O hiç olmazsa kendi yoldaşları tarafından koçbaşı olarak kullanılır, bunlarsa her tarafından pislik atan, seçimlerinden de pislik akacağı aşikar olan bir sistemin seçim oyununu meşrulaştırmak gibi hazin bir işlev görmektedirler.

Aylardır ayaklanmalar yaratan halklara, sokakların değil seçim sandıklarının yolunu göstermek dünya solunun tarihine gelmiş geçmiş en vahim taktiklerden biri olarak yazılacaktır.[1. Seçime giren hareketlerin  günbegün sokaklara çıkan halkın da içinde olduğunu, zaman zaman sokakların da yolunu gösterdiğini biliyoruz. Ama enerjilerini asıl olarak seçime yoğunlaştırdıklarını, kapı kapı gezip bir takım umutsuz belediye başkanı adaylarına oy istediklerini de biliyoruz.]

Seçim aklı

Çizim: Tarık Tolunay

Siz seçimleri bir şeylerin çözümü olarak gösterirseniz, elbette birileri çıkıp sol adına MHP’ye, CHP’ye oy isteyecektir. Siz siyasal gündemi seçime boğarsanız, elbette insanlar tape beklemeye, Sonar  anket sonuçlarını gözlemeye, Fuat Avni’nin oligarşi içi psikolojik savaş manevralarına çanak tutmaya başlar.

Çünkü “seçim aklı” bir kez çalışmaya başlayınca durmaz. Sürekli bir takım yüzde hesapları yapar. Önce vicdan ya da alışkanlık gereği sol adaylara oy atmayı planlar; sonra bunların seçilemeyeceğini çocuklar bile bildiği için, seçilebilecek “daha az solcu” adayı düşünür; baktı onda da umut yok Sarıgül’e, Mansur’a, MHP’ye kadar gider.

Öyle ya, madem seçimlerde AKP’ye ders vermek önemli ve mümkün, sizin (Kürdistan dışında) hiçbir yerde potansiyeli %1’e bile yaklaşmayan adaylarınızla neden oyalansınlar?

Ya AKP giderse?

Bu soruyu artık ciddiyetle sormanın vakti geldi.

Emperyalistler –Genet’nin Hizmetçiler’indeki karakterler gibi– sultan kompleksine kapılan uşaklarından memnun değil. Gözden düşen gözdelerin nereye dek düştüğünü bilmek için Muhteşem Yüzyıl izlemeye gerek yok.

AKP bir gün gidecek ve biz oligarşinin sıradaki hükümetiyle baş başa kalacağız. Bu yüzden anti-AKP-fetişizmine meyleden söylemimize dikkat etmek zorundayız.

Oligarşi içi iktidar çatışması analistleri Çin’e verilecek silah ihalelerinden, Şanghay Beşlisi blöflerinden bahsededursunlar, emperyalistleri en çok ürkütenin devrime göz kırpan bir halkı sahneye çıkaran yönetme beceriksizliği olduğundan emin olabiliriz.

Bir ayda manşetle gelen bir ayda manşetle ya da tape mühendisliğiyle gidebilir. Berkin’in cenazesi bize Gezi’nin geri dönmeyeceğini, çünkü aslında hiç gitmemiş olduğunu gösterdi. Halkın öfkesi diktatörün ensesinde demoklesin kılıcı olarak zaten hep sallanıyor. AKP gidebilir ve öyle ya da böyle gidecek.

Bu olasılık karşısında, anti-AKP fetişizmine meyleden söylemimize dikkat etmeliyiz. Muhalefetin dilindeki hükümet karşıtı vurgunun, böylesine güçlü bir iktidar bloğunun varlığında artması bir yere kadar anlaşılır. Ama bu vurgu giderek tek vurgu olduğunda bize MHP’ye oy atmamızı öğütleyen solcu abilerin çıkmasında da şaşacak bir şey yok.

Faşist düzende demokratik çark olunmaz

Türkiye solunun çeşitli kanatlarının en temel sorunu hâlâ bu ülkede faşizmin daimi varlığını anlamakta güçlük çekmeleri gibi görünüyor.

Kimi zaman üstümüze boca edilen Poulantzas, Negri, Foucault kitaplarının sorgulanmamış dogmalarıyla akademik bir tonla; kimi zaman “şu olağanüstü dönem de geçsin, bu vesayet de kalksın” diye esnafça bir pragmatizmle asıl düşmanımızın faşizm olduğu ve faşizmin partilere aşkın, sisteme dibine kadar içkin bir nesne olduğu unutturulmak isteniyor.

AKP giderse cehennemin dibine gider, ama yerine gelecek de cehennemini birlikte getirecek. Bozuk düzende sağlam çark, faşist düzende demokratik çark olunmaz. Olunabileceğini söyleyen ya yanılıyor ya yanıltıyordur.

Halk seçimini çoktan yaptı

Bizi CHP/MHP oycusu, tape avcısı, Fuat Avni takipçisi, cemaat medetçisi yapan karanlığı sorgulamalıyız. Bu gecenin karasında, bize kapı kapı oy toplamayı marifetmiş gibi gösteren solun da fırçası var. Hepsine ısrarla aynı soruları sormalıyız:

Biz seçimimizi yaptık zaten, görmüyor musun? İsyan davullarımızın gümbürtüsü yerküreyi sarsıyor, duymuyor musun?

Görmen, duyman, anlaman için yüzde sıfır virgüllü seçim sonuçları mı görmen gerekiyor? Organize edenlerin bile güvenmediği bir seçime hangi yüzle, hangi sol adına çağırıyorsun bizi?

Ne seçimi kardeşim ne seçimi?

 @prometeatro | @yazilama


Dip/notlar

[Fraksiyon’dan çekilen yazılardan olan ve yerel seçimleri konu alan 19 Mart 2014 tarihli yazı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri vesilesiyle yeniden yayımlanırken biçimsel düzenlemeler yapıldı. 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve sol içi şiddet meselesine ilişkin olarak bkz. Oy vermiyorum.]

“Seçim Aklı” İnfoGrafik için Tarık Tolunay’a tekrar teşekkürler.

Seçim Bi Dur Allahını Seversen Zaten Ortalık Karışık!

Yine geldi seçim ayları. Vaktidir, Lenin alıntıları mecralarımızı kaplar: “Bolşevikler seçime girmemelidir, yok aslında, mutlaka girmelidir…

Rusya tarihinin farklı zamanlarında benimsenen taktiklere bakan herkes kendine bir dayanak bulacak ve bunların bir kısmı, Leninizm’den zerre taviz vermeden, belediye meclis üyeliği yahut muhtarlık için seçim kurullarının kapısına dizilmeyi başaracaktır. Yaşasın Leninist muhtarlar.

İhaleyi biraz düşük açtım. Zira dört işlemin birini bilen herkes, sol yelpazedeki herhangi bir partinin herhangi bir belediye başkanlığı alamayacağının farkında. Kürdistan’ın, bilemedin bir iki beldenin bunun ve bu yazının dışında olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde.

Buna rağmen kerli ferli solcu abilerimiz neden ciddi ciddi belediye başkanı olacakmış gibi davranmakta, neden yasal solun envai fraksiyonu bir ittifak toplantısından çıkıp yekdiğerine girmektedir?

Samimiyetle bir cevap bulmaya çalışalım.

Bizim göremediğimiz ne görüyor olabilirler?

  • Bunun bir açıklaması, bize (ve aritmetik biliminin temelini atmış ilk homo-sapienslere) aşikar gelenin bazı sol siyasetlere hiç de öyle gelmemesi olabilir.

Leninist dairede kalarak seçimlere girmek istenecekse az çok bir başarı kazanma ihtimali olmak zorundadır. Bu ilk açıklama buna inanıyorsa teorik olarak tutarlıdır. Ama ciddiyetle Ankara, İstanbul belediye başkanı falan olabileceğine inanan adaylara, bol şans dilemekten başka elden ne gelir?

  • İkinci bir açıklama, seçim oyununun böyle gerektirmesidir.

Öyle ya, seçimi kazanamayacağını baştan kabul etmiş “ezik” bir adayı kim ciddiye alır? Yalnız çapına bakmadan, “Bu seçimi alacağız, başka yolu yok” diye kasılan adayın ciddiye alınma performansı ne olur, bilemiyorum.

  • Bir de “Önemli olan kazanmak değil, yarışmak” denilebilir.

Gerçekten de seçimler siyasi ajitasyon ve propaganda için önemli bir fırsat sunarlar. Hareketler, partiler, platformlar seçim atmosferini kullanarak kendi gündemlerinin –şanslı günümüzdeysek devrimin– propagandasını yaparlar.

Üç açıklama içinde siyasi olarak en gerçekçi olan bu sonuncusu da bizi asıl konuya getirir:

Efendiler, bu elimizdeki serpuşun adı devrimci durumdur

Lenin candır, onunla başladık onunla devam edelim ve sosyalist tedrisatın ca leyli cala cula’sı devrimci durum teorisini hatırlayalım:

Bir ülkede siyasi, sosyal ve ekonomik kriz mevcutsa yani “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmeye razı olmadığı” zamanlardan geçiliyorsa devrimci durum var demektir. Yaşasaydı da bugünleri görseydi, Lenin’in ders kitabı örneği olarak kullanacağı bir dönem:

  • 21. Yüzyılın ilk büyük ayaklanmasını yaratmış halk kitleleri, bu destanın taze anılarıyla silahlanmış bir halde, faşizme karşı sokağa çıkmayı bekliyor ve sıklıkla da çıkıyor: sosyal krizi at cebe.
  • Tarihinin en borçlu dönemini yaşayan bir ülkede işsizlik herkesin kapı komşusu; Anadolu ve İstanbul kaplanları ceylan avlamaktan ziyade ceylan ithal ettiği için cari açık almış başını gitmiş; döviz, “o zaman yükselerek arşa değer belki başım” diyerekten 3 TL sınırına keşif saldırıları yapıyor: yani ekonomik krizi de at cebe.
  • “Koalisyonlar dönemi bitti, tek partili hayat oh ne rahat” diye malihülyalara dalanlar bile koalisyonun feriştahını yaşadıklarını “eğlenceli” bir deneyimle fark ettiler. Polisin bakanlara operasyon çektiği, binlercesinin sağa sola atanmaktan başının döndüğü, bu sersemlikten olacak, savcıların ve mahkemelerin sözünü dinlemediği, maşallah denilen savcının üç gün görevde kaldığı günler yaşıyoruz: bu da siyasi kriz. Etti mi milli kriz?

Mahir Çayan, bizim gibi ülkelerde böyle bir krizin ve devrimci durumun sürekli olduğunu tanıtlar, ama velev ki sürekli olmasın, bundan daha net olabilir mi? Kroniğini beğenmediyseniz akutu var.

Enerji emen seçim gündemi

Biz de oturup ciddi ciddi seçim konuşuyoruz. Şu şununla mı ittifak yapsınmış; falan ilin belediye başkan adayı filan abimiz mi olsunmuş; yoksa feşmekan abimiz üzerinde daha mı iyi bir uzlaşma sağlanırmış; Melih Mansur’a ne demiş, Sırrı Sarıgül’e ne etmiş; o cevabı nasıl koymuş; bu soruyu nasıl savuşturmuş vs. vs.

Oysa şu an seçimlere katılmalı mı yoksa boykot mu etmeli tartışması bile yersiz. Seçimlere karşı düpedüz kayıtsız olmalıyız. Kürdistan’da zaten su akar yatağını bulur.* Diğer yerlerde birileri belediye meclisi ya da ihtiyar heyeti üyesi olabilecekse gitsin olsun, bizi meşgul etmesin. Sonra bulunduğu konumdan devrime üstün hizmetler sunarsa Lenin madalyası hazır.

Kabul edelim HDP büyük şehirlerde seçim meçim kazanamaz; diğer umutsuz sol platform girişimlerinin onun kadar da şansı yok; CHP’nin faşizan adayları kazansa ne olur kazanmasa ne olur? Alt düzeyden belediye idari konumları için alınan abdest ise harcanan devrimci durumu derinleştirme fırsatına sahiden değmez.

Parlamento seçimi bile olmayan bu beşinci dereceden siyasi meseleyi gündemin üst sıralarına taşıyan herkes sosyal, siyasi ve ekonomik kriz bataklığında çırpınan egemenlere tutunacak dal uzatmaktan başka bir şey yapmıyor demektir. Seçim çalışmalarına ve tartışmalarına harcanan her birim enerji, Gezi ve artçı kavgaların deposundan benzin aşırmak demektir. Başbakanın sıkıştıkça sandık demesi niye sanıyoruz?

Size seçim diyenin ağzına terlikle vurun. “Yoldaş neden böyle yaptın?” derse “Tayyip konuşuyor sandım” dersiniz.


* Yurtsever belediyecilik geleneğinin en iyimser deyimle performans düşüklüğü, daha kötümser bir tahlille hezimeti ayrı bir tartışmanın konusudur.

Boykot Asıl Şimdi!

Barış Yıldırım

Barış Yıldırım

Düşmanından öğrenmeyen hiç kimseden öğrenemez.

Dünyayı o kadar güzel bir yer haline getirmek istiyoruz ki, sadece güzel düşünerek bir şeyleri değiştireceğimiz vehmine kapılmamız işten değil. Kötülüğe nefret duyarken, yüzümüzü “çirkinleştirme”yi ihmal edip kibar olmaya çalışırken haksızlığa ses çıkaramaz hale gelebiliriz.

Oysa sınıf kini nasıl olur, egemene bakmalı. İktidar perspektifi nedir, muktedire sormalı.

Geronimo, 1909′da bir savaş tutsağı olarak ölene kadar yarım yüzyılını toprağını işgal eden ABD’li beyazlarla savaşa hasreden bir Apaçi şefiydi. Ama direnişi öyle destansı, öyle saygı duyulasıydı ki, kısa sürede Amerikan kültürünün önemli bir unsuru haline geldi. Öyle ki, Amerikalı çocuklar, askerler zorlu bir manevra yapmadan önce “Geronimo!” diye haykırırlar. Görünüşe göre egemen, bir düşmanını daha azizleştirip tehlikesizleştirerek kendi kültürüne dahil etmişti.

Ama hayır, bu görünüş aldatıcıdır. Beyaz adam, belleğin mezarına düşmanını gömmüştür, düşmanlığını değil. Yoksa neden, aradan 100 yıldan fazla geçtikten sonra, sözde kültürünün bir parçası haline gelmiş Apaçi şefinin adını yeni düşmanları Bin Ladin‘e versinler?

Sınıf kini konusunda müthiş bir derstir bu. Ne yaparsan yap, hangi söylemi benimsersen benimse, hangi numaraları çevirirsen çevir, ne kadar derine gömersen göm, düşmanının düşmanın olduğunu asla unutma!

Sınıf düşmanımızda bu bilinç sağlam. Ne var ki biz, düşmanımızı gömmek şurada dursun, her gün ama her gün bir parçamızı toprağın altına gömdüğümüz halde, olanları affedip unutmaya dünden teşneyiz. Falan faşist filanca faşistten ne miktar daha iyi, şimdiki faşizm geçen haftanın faşizminden ne de güzel daha az vahşi gibisinden bakkal hesaplarıyla (yahut bu hesapların teori sosuna bulanmış daha ince biçimleriyle) vakit geçiriyoruz.

Sınıf bilinci ve dolayısıyla sınıf kini yoksa, dünyanın en doğru öncüllerinden dünyanın en yanlış sonuçlarını çıkarmak çocuk oyuncağıdır. Derdi dövüşmek olmayan meydanı zor beğenir.

Referandumda haklı olarak yükseltilen boykot bayrağı, 12 Haziran seçimlerinde aday olan bir iki sempatik ismin gölgesinde görünmez oldu. Kürt yurtsever hareketinin her alanda olduğu gibi seçimlerde de pragmatist ve iktidar perspektifinden uzak bir tutum takınmasında şaşıracak bir şey yok.

Ama adında devrim, sosyalizm gibi afili laflar geçen birçoklarının ya onların yedeğinde yahut da farklı bir kanaldan ama yine aynı parlamento çığırtkanlığıyla seçim meydanlarına koşmasına şaşırmaktan vazgeçmemeli.

Oysa sandıkla devrimin arasındaki farkın ne olduğunu anlamak için, Tayyip Erdoğan’ın laflarına şöyle anlayan bir kulağı açmak yetecek de artacak bile. “Kız mı kadın mı?” çukurluğunun gölgesinde kaldı ama aslında çok daha önemli bir şey söylemişti düzenin mevcut yürütme erkinin başındaki isim:

Pankartta şu yazıyor: Tek yol sokak, tek yol devrim. Tek yol sandık, demiyor. Biz bunların devrimden ne anladıklarını biliriz.

Olay bu kadar basit işte. Tek yol devrim, diyorsan, devrimden bunu anlıyorsan, sandık diye bir yol tanımıyorsun demektir. Sandığı, olsa olsa sandığın bir halta yaramadığını göstermek üzere kullanırsın, o kadar. Oysa şimdi bize sandığı gösteren solcuların tek işaret parmağı var!

Şimdiye kadar halkın hiçbir derdine deva olmamış bir adrese bir avuç insanı postalamak için, hep birlikte, düzenin kendini meşrulaştırma karnavalına alet olmamızı istiyorlar. Bırakın halkın üzerindeki faşizm paletlerini cilalamaktan başka işe yaramayan bir sirk olmasını, şimdiye kadar gidenlerin de halka şuncacık bir fayda sağlamamış olduğunu unutmamızı ve elimize tutuşturulan pusulalara bel bağlamamızı istiyorlar.

Bakın şu egemene ve hatırlayın sınıf kininizi.

Bu düzen bizim düşmanımız. Bu düzen binlerce insanımızı, tarihin görüp göreceği en vahşi ölüm ve işkence çarkları arasında kan lekeleri ve kemik sesleriyle öğüttü. Bu düzen yüzünden çocuklarımız daha bebekken öğreniyorlar el açmayı. Bu düzen daha birkaç gün önce, gaz odasına çevrilmiş sokaklarda boğdu bir yoldaşımızın kalbini, sonra da “üzerinde durmaya gerek” bile duymadı!

Biz de gidip o düzenin önümüze koyduğu sandığa gönül ve de onur indireceğiz, öyle mi?

Boykot, asıl şimdi yükseltmemiz gereken bayrak. Onlar 100 yıl önce öldürdükleri bir savaşçıya kinlerini unutmuyorlar da biz daha dün döktüğümüz kanı mı unutacağız? Düzenin başbakanı, devrimle sandığın farkını biliyor da biz mi bilmiyoruz?

Düşmanımızın ömrünü uzatmaktan başka yapacak daha güzel bir iş bulamayacak mıyız o güzel Haziran gününde?

Not: Yıldırım Türker, bu yazının ikinci paragrafında anıştırılan Brecht şiirini geçenlerde bir yazısında hatırlatı: “Kötülüğe karşı duyulan nefret yüzünü çirkinleştirir insanın/ Haksızlığa karşı bağırmak sesini kabalaştırır.” Yazıya başlığını veren slogan, Suzan Orhan’a ait.

Eski türküleri söylemenin tam zamanı: Seçim değil devrim! Sandık değil boykot!

Barış Yıldırım

Barış Yıldırım

Pir Sultan Abdal, “Bozuk düzende sağlam çark olunmaz” demişti. Emekçi, Orta Anadolu oyun havalarından bir ritim eşliğinde “Oylar kurşun oldu bize” diyordu. Devrimciler belki yüzyılı aşkın bir süredir “Seçim çare değil, devrim!” diye haykırıyor.

Neden biz hep bu eski türküleri söyleyip duruyoruz?

Çünkü sınıflı toplumların çarkı kurulalı beri, o çarkın dişleri arasında hep benzer biçimlerde eziliyoruz. Çağlar, coğrafyalar, devletler, siyasi düzenler değişiyor, onların hep üstte bizim hep altta olduğumuz doğrusu, tezgahların hep bu aşağılık başaşağılığı korumak için kurulduğu doğrusu değişmiyor. Primordiyal olanın bu denli aktüel olması bu yüzden.

Doğruların bu kadar eski olması, gerçeklerin çok eski olmasından.

Oligarşi dışı adaylara getirilen vetolar, sosyal ağların da yardımıyla hızla somut tepkilere dönüştü. Bu vetolar çok kısa bir süre içinde ‘YSK Darbesi‘ olarak adlandırıldı. Bu adlandırma, YSK’nın kararı öncesi seçimlerin pek bir demokratik, devletin pek bir gayri-faşist olduğunu imliyorsa, yanlıştır.

Bu ülkede seçimler hiçbir zaman demokratik olmadı. Daha da ötesi: Burjuva seçim sistemi hiçbir zaman demokratik olmadı. En az anti-demokratik halinde en az anti-demokratik coğrafyada bile!

(Bundan birkaç ay önce seçimlerde dezavantajlı grupların katılımı konusunda eğitim için ülkeye gelmiş bir yabancı uzmanın tercümanlığını yaparken, “Seçim seçim diyorsunuz da, seçimlerin sosyal yapıyı sadık bir şekilde yansıttığına inanıyor musunuz?” diye sormuştum. İşi dünyada seçimleri desteklemek olan uzman açık bir şekilde inanmadığını söylemiş ve söylediğini verilerle desteklemişti.)

“İleri demokratik” denilen ülkelerde de, dezavantajlı grupların en dezavantajlısı olan yoksul kitlelerin nüfustaki oranıyla parlamentodaki oranı arasında dağlar kadar büyük bir ters orantı var.

Faşizm bu son seçim kararlarıyla kendini unutanlara kendini hatırlattı.

Ortada bir ‘YSK Darbesi‘ yok, kesintisiz bir devlet ve iktidar geleneği var. Egemen sınıflar seçimlerde, çıkar ortakları dışındakilere karşı hile ve baskıyı şu veya bu oranda hep kullandılar. Bu son kararlar faşizmin kendi ‘demokrasicilik oyunu‘nu bile kendi koyduğu kurallara göre oynayamayacak kadar pervasız olduğunu gösterdi, hepsi bu.

Faşizm denen katır öyle inatçıdır ki iki üç makyaja pabuç bırakıp sahneyi terk etmez, bu son çiftesi kendini ağır hissettirdi, ama aslında en “yumuşak” göründüğü zamanda bile en “pek” çiftelerini savurup duruyordu.

İnanmayan hapishanelerde işkence altındaki binlere her gün katılan yüzlere baksın. Onlar marjinaldir, diyen, işsizlik ve yoksulluk bukağılarına karşı en küçük homurdanışların tepesine inen coplara baksın.

Sırrı Süreyya Önder, “Fırıncıya söyleyin ekmek de vermesin!” dedi. Bunu söyleyemiyorlarsa, kendilerini yeterince güçlü hissetmedikleri için. Söyledikleri zaman da oldu. Ekmeksiz bırakmak şurada dursun, krematoryumlarda sinir gazı dumanlarıyla boğdukları da oldu.

Seçimlerde kendilerinden olmayana bu zamana kadar tanıdıkları “özgürlük”ler de ya kendilerini yeterince güçlü hissetmedikleri içindi ya da parlamentoculuk oynayanların sokaklardan uzak durması işlerine geldiği için.

(Şu yazıyı yazdığım bilgisayar programı bana ‘krematoryum’ sözcüğü yerine ‘yakmalık’ sözcüğünü kullanmamı öneriyor. Yerinde bir öneri! Yakmalıklar, öldürmelikler, açbırakmalıklar hep bizim için. Seçilmelikler, arpalıklar, hükümsürmeklikler hep onlar için.)

Faşizmin bu son çiftesi, umalım ki bize düzenin değiştiğini, mücadele biçimlerinin de değişmesi ve şimdi parlamentoların asıl mücadele yeri olması gerektiğini söyleyenlere faşizmin dünyanın hiçbir yerinde kendi rızasıyla iktidardan el çekmediğini hatırlatsın. Faşizmin sözlüğünde “barış“ın ancak hasımlarının dizleri üzerine çöktüğü zaman gerçekleşen bir teslim alma eylemi olduğunu hatırlatsın.

Bunu hızla hatırlayan kitleler şu yazının yazıldığı gece saatlerinde sokakları haklı öfkeleriyle çınlatıyor.

(Elbette boykot taktiği, ikiyüzlü parlamenter rejimlerce de gerçekleştirilse, seçimler için tek taktik değil. Parlamentoların da yasal alanın da muharebe meydanının bir parçası olduğunu bize kimse değilse Lenin gösterdi. Ama faşizm koşullarında, parlamenter mücadeleyi başat mücadele taktiği olarak benimsemek şu kadim ve kötücül legalist sıfatını hak ediyor.

Halka hiçbir şey vermemiş ve hiçbir şey vermeyecek parlamentolarına göstermelik birkaç oligarşi dışı temsilciyi bile çok görüyorlar. Ve faşizmin bir tek alametifarikasını göstermek gerekse bu herhalde sıkı sıkı sınırladığı özgürlük alanının daracık yüzölçümüne bile tahammül edememesi olurdu.)

Şu eski Boykot ritmi şu eski “Seçim çare değil, devrim!” sloganına hiç bu kadar yakışmamıştı!