Sosyalistler ve HDP Tartışmasının Neresindeyiz?

Barış Yıldırım

Sosyalistler ve HDP tartışmasının envanterini güncelliyoruz (7 Mart 2014).   Sosyalistlerin HDP’de ne işi var? sorusuyla Sosyalistler ve HDP ilişkisini tartışmaya açtığımızdan bu yana kırgınlıklar ve hakaretlerin yanı sıra emek içeren önemli katkılar da geldi, Fraksiyon dışından ve içinden takip edebilidimiz kadarıyla 30 kadar yazı yazıldı ve bunlar önemli bir külliyat oluşturdu. Tartışmanın ana etaplarını ve yürüdüğü yerleri listeleyen bu envanter  bir “noktalı virgül” niyetine çıkartıldı.

 

Sosyalistlerin HDP’de ne işi var? derken, bir parça “provokatif” duran bu sorunun ilk etapta sert bir tepki çekeceğini tahmin ediyordum. Tepki beklediğimden daha sert oldu. Değer verdiğim bazı dostlar bana kırıldı. HDP’nin içinde belli bir ağırlığı olan isimlerden değilse de gönlü orada olanlardan işi hakarete vardıranlar oldu.

İnsanlık, siyasette doğru bir teorik konum ararken tartışmaktan daha iyi bir yöntem bulmamıştır. Gaye böyle yüce olunca, bu gayeye doğru giderken karşılaştığımız kırgınlıklar, hatta hakaretler daha kolay katlanılır oluyor.

Benim soruyu sormamın ardından tartışmaya yapılan girdilere dair kapsamlı bir karşı-analiz hazırlayacağım, ama ondan önce bu tartışmanın neresindeyiz, bu tartışmaya sunulan katkılar nerelere dağılmış halde gibi sorulara bir yanıt getirmek için bu derlemeyi yapıyorum.

Kaçırdığım yazılar, yorumlar illa ki vardır, tamamlayan dostlar şimdiden sağolsun.

Önce yazıların kronolojik bir listesiyle başlayalım

Açıklama: Sonu * işaretli yerler bu derlemenin 17 Şubat 2014′teki ilk yayımından sonra eklendi, 12′inci madde ve devamındaki bütün yazılar da öyle; başlıklarının altı çizili yazılar Fraksiyon.Org yazıları (son güncelleme: 7 Mart 2014)

  1. Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var? (Barış Yıldırım, Fraksiyon, 6 Şubat 2014)
  2. Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var? (Alp Altınörs, Fraksiyon, 10 Şubat 2014)
  3. HDP’ye Sağlı Solu Giriş (Kod: 101) (Doğan Emrah Zıraman, Fraksiyon, 12 Şubat 2014)
  4. Sömürgecilik, Sömürgeciliğin Siyasi krizi, HDP ve Halkların Görünmeyen Eli: Rojava (Aynel Ömer, Fraksiyon, 12 Şubat 2014)
  5. Alevilerin Neden Bir ‘PKK’si olmalıydı? (Evren Barış Yavuz, Fraksiyon, 13 Şubat 2014)
  6. Seçimler İçin Bir Güzergah Denemesi (Atıf Güney, Fraksiyon, 14 Şubat 2014)
  7. HDP Nereye? (Sungur Savran, Gerçek Gazetesi, 14 Şubat 2014)
  8. HDP dayanaksız hayaller yaymaya devam ediyor! (Kızıl Bayrak, 11 Şubat 2014)
  9. HDP ve sosyalist solda ‘fırsat maliyeti’ meselesi (E. Atilla Aytekin, Sol.Org, 16 Şubat 2014)
  10. HDP ve Sosyalistlerin Yeri Üzerine (Cihan Çabuk & Doğan Çetinkaya, Başlangıç Dergi, 16 Şubat 2014)
  11. Altınörs’e Cevap: Tarihin Ters Yüz Edilmesinden Oportünizme (V.U. Arslan, Bolsevik.Org, Tarihsiz)
  12. HDP’nin –Bazı– Sosyalistlerle Ne İşi Var? (Eren Buğlalılar, Fraksiyon, 17 Şubat 2014)
  13. HDP ne yana, radikal demokrasi ne yana düşer? (Çetin Gürer, Emek ve Toplum, 17 Şubat 2014)
  14. Bir Koalisyon Olarak HDK/HDP (Hikmet Acun, Fraksiyon, 17 Şubat 2014)
  15. HDP Tartışmaları, Sol ve Üslup (İsmail Güney Yılmaz, Fraksiyon, 17 Şubat 2014)
  16. Bir oksimoron: “HDP devrimci-Marksist değil oyum CHP’ye!” (Gökhan Kaya, Turnusol, 18 Şubat 2014)
  17. Barış Sorunu Üzerine – Lenin – Gül Evren, (Gül Evren, Siyasi Haber, 18 Şubat 2014)
  18. HDP Sosyalist Değil Ama İçinde Sosyalistler Var (TSİP: Kitle Dergisi, Şubat 2014, Sayı: 138)
  19. Terminolojik ‘Gazel’ Ne Kadar Realitedir? (Ali Galip Sayılgan, Özgür Meydan, 11 Şubat 2014)
  20. (Devrimci) Kültür Endüstrisi’nin Eşek Tacirleri (Mustafa Karakalem, İştiraki, Şubat 2014)
  21. Bir tartışmaya bir ön not: Karaşınlar (Karaşınlar, 17 Şubat 2014)
  22. Yok Aslında Birbirimizden Farkımız Ama Biz Osmanlı Sosyalist Fırkasıyız (Kontra Salvo, 18 Şubat 2014)
  23. Sistemleşmiş Sol Söylem ve HDP (Osman Oğuz, Fraksiyon, 21 Şubat 2014)
  24. Sosyalizm İşi ya da Bir İş Olarak HDP (Osman Özarslan, Fraksiyon, 21 Şubat 2014)
  25. Halkın En İleri Politik Bölüklerinin İçinde Mücadele Edilebilir, Edilmelidir (Mehmet Çelebi, Fraksiyon, 21 Şubat 2014)
  26. Sosyalistlerin HDP’de çok işi var! (Gökcan Aydoğan, Siyasi Haber, 24 Şubat 2014)
  27. Sosyalistler ne yapar? (Kurdistan 24, 26 Şubat 2014)
  28. HDP’ye Sağlı-Sollu Giriş (Kod-102) (Doğan Emrah Zıraman, Fraksiyon, 5 Mart 2014)
  29. HDP ve Bağzı Müphem Sosyalizm Algıları (Cem Bahtiyar, Fraksiyon, 5 Mart 2014)
  30. “Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var” Öyle mi? (İbrahim Yalçın, kişisel blog, 6 Mart 2011)

Takip eden başlıklarda bu yazıların temel argümanlarını yer yer eleştirel notlarla aktarıyoruz.

1. Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var? ve öncesi…

Bir Kürt ve sosyalist olarak Kürt Yurtsever Hareketi’nin siyaseten tuttuğu değişken konum başından beridir beni ilgilendiriyor.

Epey hararetli geçen son tartışmayı başlatan yukarıdaki yazıdan önce de bir dizi yazı yazdım. Bu tartışmaya ilişkin olarak okunabilecek bazılarını ana başlıklar halinde özetliyorum. Bana gelen tepkilerin neredeyse yarısı, Kürt hareketi karşısındaki konumumu yanlış biliyor/değerlendiriyordu. Kimse kimsenin bütün külliyatını bilmek/okumak zorunda değil, ama yine de işi hakarete ya da mahkumiyete vardırmadan önce “Bu arkadaş bu konuda başka ne demiş?” sorusunun sorulması çok aykırı bir beklenti olmasa gerek.

Parlamento seçimi bile olmayan bu beşinci dereceden siyasi meseleyi gündemin üst sıralarına taşıyan herkes sosyal, siyasi ve ekonomik kriz bataklığında çırpınan egemenlere tutunacak dal uzatmaktan başka bir şey yapmıyor demektir.  … Size seçim diyenin ağzına terlikle vurun. “Yoldaş neden böyle yaptın?” derse “Tayyip konuşuyor sandım” dersiniz.

Bir Not: Sosyalist kafa nasıl çalışır?

Bu notu, Mısır, Ukrayna, Venezuela ve Rojava süreçlerini halk ayaklanması kavramı çerçevesinde değerlendirdiğim Ayaklanma Sosyalist Bir Sanattır başlıklı yazıya düşmüştüm. Sosyalistler için tartışmanın ne anlama geldiğini, gelmesi gerektiğini değerlendirdiğim bu pasajı da ekliyorum. 

«… Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var? diye sorduğumuzdan bu yana Sosyalistler ve HDP konulu bir tartışma hem bu sayfalarda hem de birçok sol mecrada oldukça canlı bir biçimde yürüyor. Sanırım bir doyma noktasına ulaşan bu tartışmaya yapılan girdilerin ışığında, soruyu ilk soran olarak bir yazı yazacağım.

Ancak, üstüne, [ayaklanma yazısında da geçen] “sosyalistler şöyle davranmalıdır”, “yok böyle davranmamalıdır” türü öneriler de düşünülecek olursa, birilerinin “Sosyalistler ne yapacağını sana mı soracak?” demesi gayet mümkündür (ve aslında diyorlar). Bu soru şu tür bir soruyla genişletilebilir: “Biz 5 bin deniz mili uzaklıktaki Venezuela’da; 1500 km uzaktaki Ukrayna’da; araya orduların set çektiği Rojava’da şu tutumu alsak ne olur almasak ne olur?

Sosyalistler yalnızca ekonomide değil kültürde de “demokratik”tir, her bireyin sözü değerlidir ve her birey dünyanın erişebileceği her köşesi, her ayrıntısı, her meselesi için düşünce ve “laf” yetiştirmekle yükümlüdür. Doğru tutumlar yalnızca dünyayı daha doğru anlamamızı sağlamakla kalmaz, tavırlara dönüştükleri zaman hem bugüne hem tarihe bazı etkilerde bulunabilirler. Biz, burjuvalardan farklı olarak fikirlere, içeriklerine göre davranırız, onları dile getiren kişilerin “özgül ağırlık”larına göre değil.

Benim böyle bir ağırlığım yok, bu yüzden aklında yukarıdaki türden sorular olabilecek arkadaşlara naçizane tavsiyem şu olacaktır: Bir fikir duyduğunuzda ilgilenmiyorsanız dinlemeyin, yanlış buluyorsanız karşı çıkın, ama fikirlerin varlığından, dile gelişinden rahatsız olmayın; bu her şeyden önce kendi zihinsel yetilerinizi aşağılamak olur.

Mao Yoldaş şöyle demişti: “Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın!” …»

2. Sosyalistlerin HDP Dışında Ne İşi Var?

Benim sorduğum soruya birkaç gün sonra HDP’nin içinden gelen ve emek içeren bir yanıt.

Alp bu yazıda komünistlerin girdiği bazı cephe örneklerini sıralıyor ve HDP’nin de bu tür bir cephe olduğunu imliyor. Ayrıca benim yazımda geçmeyen ama getirilebilecek eleştirilerinden biri olan “Kuyrukçuluk” kavramı üzerine bir analize girişiyor.

Bu cevabın birçok açıdan cevap olamamak ve –bir satranç analojisi kullanacak olursak– ilk yazıda zaten yapılmış bazı hamleleri yapılmamış varsaymak gibi bir eksisi var.  Tartışmaya yapılan en kapsamlı girdilerden biri olan bu yazının değerlendirmesi elbette yukarıda sözünü verdiğim daha ayrıntılı bir karşı-analizin konusu (demiştim, fakat, tartışmaya katılan külliyatın miktarı göz önüne alınınca bu karşı-analizi tek tek yazılar üzerinden değil eğilimler üzerinden yapmaya karar verdim, bu yüzden Alp’in önemli yazısını tartışmayı bu envanterin bu güncellemesinde yapmak istiyorum.)*

Alp Altınörs’in üç tuhaf tartışma hamlesi

1. “Cepheler gereklidir” [Tabii.]

27 Mart 2014'te ODTÜ'de Alp Altınörs bu tartışmamıza doğrudan atıfla bir konuşma yaptı (sonuçlara ulaşabilirsek paylaşacağız)

Alp ilk olarak (web üzerindeki tartışma programında da garipsediğim bir tutumla) sosyalistlerin sosyalist olmayan cephelerde yer alabileceği konusunda beni ikna etmeye çalışıyor. Kendisi bir “devrimci cephe” çağrısıyla bitmiş, açıkça “bir anti-faşist cephe içinde [yalnızca] sosyalist olanları barındırmadığı için programında sosyalizmi öngörmeyebilir yine de sosyalistler onun içinde yer alabilirler, üstelik böylece sosyalizme doğru yürüyüşlerine taktiksel bir katkı sunmuş olabilirler” demiş bir yazıya karşı haşiv niteliğinde bir cevap.

Elbette sosyalistler cepheler içinde yer alırlar ve almalıdırlar, sorun bu cephelerin önderliği ve daha da önemlisi cephe olup olmadıkları meselesidir. HDP’nin kendine dair söylemleri ilginç bir biçimde cephe bile olmayan bir çatı olmakla “halkların umudu” bir parti olma arasında salınıyor. Bu salınımın her iki ucu da bir cepheye denk düşmüyor, ama ortalarında bir yerde cephe benzeri bir noktadan geçtiği için HDP bileşenlerinden isteyenler onu oradan tutuyor.

Yine Alp’e ülkemizdeki devrimsel adımın “demokratik devrim” olduğu ve bu devrim sürecinde anti-faşist cepheler oluşturulması gerektiği konusunda katılıyorum, lakin “önderlik talep edilmez koparılıp alınır” diyerek HDP içinde önderliği (sosyalistlerin) alacaklarını imleyen Alp’in tam da ilk yazıda belirttiğim nedenlerden dolayı boş bir umut içinde olduğunu düşünüyorum. Yurtsever hareket sosyalistleri çekebilirse kendi sosyalist olmayan “radikal demokrat” çizgisine çekecek, çekemezse de o verdiğim geçmiş örneklerde olduğu gibi çatının altından çıkıverecektir.

Ayrıca (ulusal) mantık ve (kitlesel) matematik de bunu gerektirir. Net bir biçimde postmodern siyasi duruşlar içinde konumlanmış ve bir grubun ezici (gerçekten ezici) çoğunluğunu oluşturan bir yapı neden sizin sosyalizminize gelsin ki? Onu sizden öğrenmelerine gerek yok, zaten biliyorlardı, bilinçli olarak unutmayı seçtiler. Bilinçli amnezinin çaresi bu vakte dek bulunamamıştır.

2. “Kuyrukçu değiliz.” [Hmmm…]

Alp yazısının ilk kısmında beni zaten kabul ettiğime ikna etmeye çalışırken, ikinci kısmında, kuyrukçuluk/uvriyerizm tartışmasıyla daha da tuhaf bir hamle yapıyor ve “söylemediğimi söylemiş olsaydım olmadığım ne olurdum”u göstermeye çalışıyor.

Öncelikle, HDP içindeki siyasi hareketlerin tutumuna, tam da alınganlık ettiği üzere “kuyrukçuluk” diyebilirdim. Demedim çünkü

  • Birincisi, bu siyasi terim bugün artık daha ziyade bir “küfür” olarak algılanıyor. İnsanlar küfürbazlarla tartışmaz.
  • İkincisi, bu, tartışmayı başka bir yerden kurmak olurdu. Benim yazıdaki derdim kimin kimin peşine takıldığı değil, sosyalistlerin temel ilkelerinden (sosyalizmden) uzaklaşma yoluna neden girdiğiydi.

Ancak hiç de bu kavram, Alp’in çıkardığı soykütükteki ilk kullanıldığı anlamda (“işçi kuyrukçuluğu”) kullanılmak zorunda değil. Kavramlar gelişir, değişir, genişlerler.

3. “Bir de ulusalcılar var.” [Eee?]

Alp’in üçüncü tuhaf hamlesi ise “CHP’ye sıçramak” diye adlandırılabilir.

Tam da Lenin’in eleştirdiği kitle kuyrukçuluğunu yapan ve ajitasyonunun içeriğinde Kürt ulusu üzerindeki boyunduruktan söz etmeyen, pratik eyleminde bu boyunduruğa saldırmayan, Türk milliyetçiliğiyle uzlaşan kitle kuyrukçuları ise büyük sosyalistler pozundalar!
Tabii, bu aynı politik güçlerin aynı zamanda Kemalist askeri-sivil bürokrasinin partisi CHP’yle dirsek teması hiçbir zaman kesilmediği gibi, pek çok durumda açık-örtük ittifak ilişkilerine girdikleri de görülmüştür. (Bunun en son örneği, HDK’yı sözüm ona “soldan” eleştiren ÖDP’nin kimi ilçelerde* üyelerini CHP listelerinden aday göstermesidir.)

Arkadaş, ilk yazıyı yazan kişiyi tanımasa bile (ki tanıyor) onun CHP’yle, ulusalcılıkla en küçük bir alışverişi olmayacağını bilecek kadar güçlü bir siyasi birikim ve deneyime sahiptir. Öyleyse CHP’yle konumuzun ne alakası var? Üstelik CHP hakkında söyledikleri doğru olmasına rağmen, Sırrı Süreyya Önder, CHP’yle “örtük” değil “açık” ittifak ilişkisine girdiğini zaten söylemişken, bu doğruluğun ne kadar anlamı var?

Alp’in  yazısı, ilk yazıdaki itirazların istisnasız hepsinin geçerli olduğu bir HDP tanımıyla bitiyor.

HDK, 12 Eylülcü faşist rejimin ve onun mevcut iktidarının yoğunlaşan krizine radikal ve devrimci bir yanıtı hazırlamak isteyen halk güçlerinin buluştuğu ve yoğunlaştığı bir siyasal alandır. Komünistlerden Kürt devrimcilerine, ilerici demokratlardan anarşistlere, çevrecilerden LGBTİ hareketlerine, Ermenilerden Çerkeslere ve bütün ulusal topluluklara kadar büyük bir ezilenler yelpazesinin ayağını HDK’ya basması, bu yüzdendir.
Bu yüzdendir ki HDK/HDP aydın, devrimci gençliğin akıl ve isyan yüklü katılımlarıyla büyütülmeyi hak eden bir cepheleşmedir.

3. HDP’ye Sağlı Solu Giriş (Kod: 101)

Emrah bu yazıda kendi deyişiyle “orta yolcu” bir tutum izlemiş. Sosyalist olmanın tutumlarına ilişkin olarak benimle hemfikir olurken HDP’nin faşizme karşı değerli bir cephe olduğunu vurgulamış. Özellikle de “benden değilsen düşmansın” diye özetlenebilecek bazı “tartışamama” sosyal-medya hallerimizi eleştirmiş.

4. Sömürgecilik, Sömürgeciliğin Siyasi krizi, HDP, Rojava

Daha önce Barış M. Yıldırım adıyla yazarken şimdi Aynel Ömer adını kullanan, daha önce de “Devrimciliğin/Devrimci Olamayışın Varoluş Krizi” çerçevesinde ve Kürt hareketi ekseninde bir polemik yaptığımız (bkz. [1], [2], [3], [4], [5]) dostum bu yazısında sömürgecilik kavramını ve bu kavramın Kürdistan’a uygulanışını savunuyor ve ekliyor:

HDP’nin ‘sosyalist’ olmaması nedeniyle ondan uzak durmak, aynı gerekçelerle İHD’den, Cumartesi annelerinden, üç-beş ağaç için başlayan Gezi eylemlerinden, Türk bayrağı taşıyan TEKEL işçilerinden vs. uzak durmak anlamına gelecektir.

Sömürgecilik kavramının pratikte tam da onu ana akım haline getiren hareket tarafından yüzüstü bırakıldığını düşünüyorum, ama bu konuyu daha sonra açacağım.

Rojava bağlamında diğer katkılar

  • Ayaklanma Sosyalist Bir Sanattır yazısında yalnız (bırakılan) ve (yalnızca) güzel(lenen) Rojava’yı kısaca tartıştım.
  • Aynı konuda Metin Adıyaman’ın tam da bu güzellemelere bir örnek olan ve postmodern siyasal çerçeveden (“radikal demokrasi”) bakan bir Rojava yazısı mevcut.
  • Süleyman Altunoğlu’nun Rojava’yı geçmişi ve bugünüyle ele alan, Rojava deneyiminin değerini görmesine rağmen onun bir devrim olmadığını da açık açık söyleyen önemli yazısı Rojava Devrim Değil, 30 Mart Özerklik Getirmeyecek gözden kaçmamalı.

5. Alevilerin Neden Bir ‘PKK’si olmalıydı?

Evren Barış’ın bu yazısı doğrudan HDP tartışmasına referansla kaleme alınmamış olsa da PKK’nin Kürt halkının “Labrys”i (devrimci şiddet “balta”sı) olarak önemini vurguluyor ve Alevi kimliğinin bu araçtan yoksun olmasının sonuçlarını ele alıyor.

6. Seçimler İçin Bir Güzergah Denemesi

Bu yazı tartışmaya “yeni bir başlama noktası” hayal ederken sorunun (“sosyalistler seçimde ne yapacak?”) eksik değil hatalı olduğunu ileri sürüyor. Atıf Güney, benim Seçim, Bi’ Dur Allahını Seversen… yazısında “Önemli olan kazanmak değil, yarışmak” başlığı altında ele aldığım duruşu benimsiyor:

HDP’nin veya seçimlere giren diğer sol adayların seçimleri kazanması elbette önemli. Ancak daha önemlisi, siyasal alanın nasıl kurulduğu, hangi birimler üzerine tanımlandığı ve bu alana katılımın hangi biçimlerde gerçekleştiğidir. Bu da ancak, daha geniş bir siyaset stratejisine bağlı olarak, bir örgütlenme çalışması olarak düşünülebilir.

7. HDP Nereye?

  • HDP Nereye? (Sungur Savran, Gerçek Gazetesi, 14 Şubat 2014)

Sungur Savran, “Quo Vadis HDP?” dediği bu yazısında Fraksiyon’da başlayan tartışmaya referansta bulunmasa da “HDP ışık hızıyla Marksizmden uzaklaşıyor” tespitiyle ilk yazıya paralel bir tutum benimsiyor.

Yine ilk yazıda değinilen HDP’nin “Yeni Siyaset Arayışları” toplantısında davet edilen Die Linke, Syriza, CTP gibi yapıların kimliğine odaklanan ve HDP’ye gölgesini vuran Laclau-Mouffe’cu radikal demokrasi (çok fazla hata payı içermeden “sosyal demokrasi” diye de okunabilir) çizgisini eleştiren yazı dostlar arası “sert eleştiri”nin önemini vurguluyor:

HDP kurulduğunda biz “iltihak öyküsü tamamlandı” yazınca bazı dostlar bizim “sert” yazdığımızdan şikâyet ettiler. Ama geldiğimiz yer ortada değil mi? HDP’nin içindeki sosyalist akımlar arasında yer alan Yeşiller ve Sol Gelecek akımı bu gelişmelerden ancak mutlu olabilir. Biz DSİP’in de çok şikâyet etmesi için bir neden olmadığı kanısındayız. Ama ya SODAP? Ya TÖP’ten gelen kadrolar? Ya SDP? Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi’nin “yeniden kuruluş”tan anladığı Marksizmi terk etmek miydi? ESP? EMEP? Marksist Tutum?

Biz şimdi “sert” yazmazsak, Türkiye’de Marksizmin geleceğine karşı görevimizi yerine getirmekten kaçınmış olmaz mıyız?

DİP çizgisindeki Gerçek Gazetesinde HDP Nereye? sorusu, yine büyük ölçüde Avrupa reformist partileriyle ilişkili olarak başka yazılarda da soruluyor:

  • HDP Nereye (2): Syriza ve Çipras ne tür bir alternatif öneriyor? (Savaş Mihail)
  • HDP nereye (3): Die Linke ya da parti fikrinden arınırken Karl’dan ve Rosa’dan korkarak bölünmek (Aziz Şah)

8. Yerel seçimler ve HDP:
HDP dayanaksız hayaller yaymaya devam ediyor!

Kızıl Bayrak’ta çıkan bu yazı burada başlattığımız tartışmaya (yine referans vermeden) eklemlenerek HDP’nin “demokratik özerk yönetim” talebiyle AB’nin “özerk-yerel yönetim şartı” arasındaki tekinsiz ilişkiye dikkat çekiyor. (Süleyman Altunoğlu’nun bu tartışma dışında sonraki süreçte yazılmış bir yazısı da bu konuyu vurguluyor)

9. HDP ve sosyalist solda ‘fırsat maliyeti’ meselesi

Sol.Org cephesinden gelen bu yazı, HDP’ye yönelik eleştirilere hak vermekle birlikte sosyalist solun HDP içinde yer almasının nedenlerini saptamaya çalışıyor. En önemli neden olarak bir burjuva iktisat terimi olan “fırsat maliyeti” sunuluyor. “Kürt hareketiyle birlikte hareket etmediklerinde, bağımsız davrandıklarında, ya da başka sosyalistlerle ittifak yaptıklarında” kaybedecek bir şeyleri olmayan sol hareketlerin, Kürt hareketiyle birlikte davrandıklarında kısa vadede kazanacak şeyleri olduğu için bu yolu tuttukları söyleniyor.

Aytekin, yine de, bu yöndeki eleştirilerin teorik zeminde kaldıkları sürece pek etkili olmayacağını, bir alternatif geliştirmek gerektiğini düşünüyor. Onun aklındaki alternatif Sol Cephe. “Biz işimize bakalım, zaten kazanırız” demeye getiren Aytekin, Sol Cephe’nin de HDP’yle özünde aynı hata içinde olduğunu, bu hatanın da halkın devrimci enerjisini seçimlerle heba etmek olduğunu, içinde bulunduğu konum gereği, “gözden kaçırıyor.” [Atilla Aytekin bu yoruma şu notu düşüyor: “‘Biz işimize bakalım, zaten kazanırız’ demiyorum, ‘başarılı olmazsak eleştirimizin bir kıymet-i harbiyesi yok’ diyorum.”*]

10. HDP ve Sosyalistlerin Yeri Üzerine

“Sosyalist solun merkezinin oluşturulmasına yönelik bir sürecin başlatılması” anlamında “yeni bir başlangıca” çağrı yapan Başlangıç Dergi’de yayımlanan bir yazı, bir partinin programında sosyalizm olup olmamasını çok önemsemiyor. Bu önemsememe, yazarlara göre, “idealist olmamak”, çünkü “sözü öncelememek” anlamına geliyor. Ancak şu tespitin, ilk yazıdaki “BDP’nin seksiyon örgütü HDP” analiziyle birlikte hiza tuttuğunu söyleyebiliriz.

HDP “batı yakası”nda uzun soluklu derinlikli bir mücadele hattının ürettiği bir ihtiyaç sonucu kurulan bir parti değil. Kürt Özgürlük Hareketi’nin başarısız olduğu bir bölgede, hem ulusal hem de bölgesel düzeyde yaşadığı sıkışmışlığa deva olması için düşünülen araçlardan bir tanesi olarak gündeme geldi. Yani bir nevi bir “proje” partisi.

Sorunu burada değil projenin pratikte mümkün olmamasında gören yazarlar Kürt Hareketi “makas değiştirmezse” Kürdistan dışındaki Kürtlere de diğer halklara da siyaset götüremeyeceğini düşünüyor ve HDP’yi “ÖDP sendromu yaşamışlar için kötü bir tekrar” olarak görüyor: “Toplumsal tekabüliyeti ve gerçekliği olmayan örgütlerin bir ittifakı” olarak HDP “Rojava’da sürmekte olan devrime dahi kendi hareketini tam anlamıyla motive edebilmiş değil.”

Tartışmanın hemen diğer tüm taraflarından farklı olarak bir “birleşik cephe” ya da “demokratik cephe”ye ihtiyaç olmadığını söyleyen yazarlar “ulaşılması gereken bir burjuva düzeni, kertesi, aşaması” (demokratik devrim ihtiyacı?) görmüyor. Yazarlar Kürt hareketiyle mutlaka omuz omuza olmanın gerekliliğini vurgularken HDP’nin yolunun ve araçlarının “solun yükselmesi”, “gerçek toplumsal hareketlerin örgütlenmesi, bunların sistem karşıtı bir anlayışla ilişkilendirilmesi ve solun toplumsallaştırılması” hedeflerini gerçekleştirmekten ziyade “ket vuracak bir siyaset dünyası” yarattığını söylüyor.

11. Altınörs’e Cevap: Tarihin Ters Yüz Edilmesinden Oportünizme

Sürekli Devrim Hareketi’nin (Marksist Bakış) yazısı “Kürt ulusal hareketinin temel belirleyen olduğu Halkların Demokratik Partisi (HDP)’de yer alan sosyalist örgütler, büyük çelişkiler içersindeler” tespitiyle başlıyor ve Kürt Hareketi’nin Gezi’ye katılımındaki zayıflığına dair verdiği özeleştiriyi samimi bulmuyor. “Stalinist” Halk Cephesi politikasına karşı Troçkist “Birleşik İşçi Cephesi”nin savunusunu yapan yazı “HDP, devrimci proleter bir eğilim olmasa da sol bir güçtür. Dolayısıyla HDP ile ittifak kurmak, kendi başına hatalı değildir. Hatalı olan örgütsel bağımsızlığın bozulması, bağımsız sınıf tavrının terk edilmesidir” tespitiyle Sungur Savran’ın da eleştirdiği “iltihak” tavrını mahkum ediyor.

Yazı, Alp’te doğru olanı (demokratik devrim için halk cephesi) yanlış olarak ve yanlış örneklerle (örneğin Syriza’yı bir halk cephesi örneği sayması) mahkum eden bir Troçkist savunuculuk girişimi. Ancak Alp’in “Kemalizm” eleştirisini bağlamsız olarak benim yazıma karşı getirmesindeki kolaycılığa yaptıkları son vurguya katılıyorum.

12. HDP’nin –Bazı– Sosyalistlerle Ne İşi Var?

Eren, tartışmaya Kürt hareketinin uzlaşma eğiliminin ayrıntılı ve evrimsel bir tarihiyle katılıyor. Antropolojik bir kavramı (“anlam kaybı”) kullanan yazar, orak-çekiçli bayrağıyla savaşan bir gerilla hareketinin parlamentoyu mabet kabul eden bir (silahlı) reformist harekete dönüşürken kendi varoluşu anlamını yitirmesini tarif ediyor. Oysa devlet kendi “anlam”ını hiç yitirmemiş, katliamlarına, baskılarına, hapishane inşaatlarına, kontrgerilla eğitimine olanca hızıyla devam etmiştir.

Kürt hareketinin temsil edici yayınlarından ve isimlerinden oldukça ayrıntılı bir arşiv sunumu yapan Eren yazısını şöyle bitiriyor:

Ve tüm bunlar olurken, “devrimci hareketin eşiğindeyiz” diyenler, seslerini yükseltip de, “senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?” demiyorlar. Aksine, 17 Aralık’ta başlayan oligarşi-içi kapışmadan sonra esen “sağ rüzgarlar” teorileriyle AKP’ye örtük destek vermenin teorik zemini hazırlanıyor. Birlikler bozulmuyor, ‘cephesel partiler’ dağılmıyor.

Dağılmaz. Çünkü herkesi bir araya getiren, sosyaliste devrimi, Kürde bağımsız Kürdistan’ı unutturan bir mabet etrafında bir araya gelmiş hepsi: Parlamento.

Kıblesi hâlâ halka ve devrime dönük olanların, bütün tarihi düzene güvence vermekle geçmiş bu ittifakın neden uzağında durduğu umarım açık olmuştur.

13. HDP ne yana, radikal demokrasi ne yana düşer?

Tartışmaya HDP içinden kısmi bir katılım. Çetin, temelde “bol malzeme sunan”  Sungur Savran’ın yazısıyla bir diyalog kurmayı tercih etmiş.

Elbette, HDP’nin Marksist bir parti olup olmadığını tartışmak Marksistlerin işi olabilir, hem de en sevdiği işi olabilir. Bu Marksistlerin “iç meselesi”. Aslında HDP’yi de ilgilendirmez bu iç mesele, zira hem program ve tüzüğünde “sosyalizm”, “proleterya dikatatörlüğü”, “işçi sınıfı”, “Marksizm” gibi kavramlara yer vermiyor hem de kendine Marksist bir partiyim demiyor. Dolayısıyla bunu zikretmeyen bir partinin Marksist olup olmadığını tartışmak gereksiz bir uğraş. Marksist olmayan ancak devrimci olan bir partiye Marksist mi değil mi diye soru sormak totolojidir.

Totolojiler konusunda hassas olan Çetin dostumuz özetle “HDP Marksist değildir çünkü Marksist değildir” demiş, böylece topu zımnen ve niyet etmeksizin HDP içindeki Marksistlere atmış olmuş. Çetin’in yazısının devamı HDP, BDP ve DTK’nın (ayrıca Zapatistaların) “radikal demokrasi” kavramının Laclau ve Mouffe’a referansla kullanılmadığını ısrarla vurguluyor.

Ancak bu vurgu iki açıdan faydasız:

  • Öncelikle, bir kavramın kullandığınız halinin yaygın kuramsal kullanımından farkını açıklamıyor, sadece farklı olduğunu söylüyorsanız, bir şey söylememiş olursunuz. “Söylemek zorundasınız” demiyorum, orası teorik hassasiyetinize kalmış, ama bir kez konuyu açtınız mı böyle kurtulamazsınız.
  • İkinci olarak, Laclau ve Mouffe referansları HDP’nin Alternatif Mücadele Biçimleri toplantısında birden çok kez geçti ve ben buna Çetin’in ya da başka birinin itiraz getirdiğini duymadım.

Yazı, bir siyasi hareketin dışında kalmak ve onu eleştirmenin onunla dayanışmaya engel olarak konulduğu talihsiz bir sonuçla kapanıyor.

14. Bir Koalisyon Olarak HDK/HDP

Bu yazı yalnızca HDP’nin değil HDK’nın da bir cephe değil koalisyon olduğu tespitine yaslanıyor ve Türkiye solundan birçok grubun bu koalisyona iltihak ettiği, politikasının  “demokratik devrim” değil “radikal demokrasi” olduğu tespitlerinde Sungur Savran’ın vurgularıyla büyük ölçüde ortaklaşıyor. “HDK, ideolojik olarak ÖDP’nin Kürtlerle barıştırılmış halidir” diyen yazara göre bu koalisyonda ÖDP’nin “kendisi dışarıda, fikri iktidarda”dır.

15. HDP Tartışmaları, Sol ve Üslup

İsmail Güney, HDP’nin bir seçim ittifakı olarak yola çıkmasına rağmen bunun ötesinde “kodlanması”nı sorun olarak görmekle ve ilk yazının “HDP ve Kürt ulusal kurtuluş hareketinin yakın/güncel durumuna dâir eleştirel veçhesine” katılmakla birlikte, sosyalistlerin HDP’de bir işi olabileceğini düşünüyor: “Yüreği orada olan mücadeleye oradan enerji verebilir.” Ne var ki bunun karşısındaki duruşa karşı verilen RSDİP örneklerini, Tekel işçilerine destek kıyaslarını argüman olarak zayıf buluyor ve bu argümanları ayrıntılarıyla çözümlüyor.

İsmail’in en önemli vurgusuysa “Devlet Fraksiyon’u kapatsa da kurtulsak” noktasına bile varabilen sol için tartışma üslup(suzluğ)u. “Yaw bu Fraksiyon size n’etmiş” diye SSÖ makamından soran yazı şöyle bitiyor:

Peşimizde onlarca kolluk, copları ve silahlarıyla koştururken sığınacağımız ilk yer birbirimizin kurumları olacak. Ya da kim bilir belki aynı yerde vurulup düşeceğiz, cenazelerimiz aynı sokaklarda omuzlanacak, ki  mâlum bu ülkede vurulup, düşmemiz için 7/24 devrimcilik yapmamız da gerekmiyor hani…
Yani biz hepimiz bir kavimiz dostlarım, dilimiz aynı, farklı lehçelerle iş görüyoruz.
Aramızda da bu dilin standart biçimiyle yani “dostça” konuşmalıyız.

16. Bir oksimoron: “HDP devrimci-Marksist değil oyum CHP’ye!”

Bu tartışmaya yapılan en ciddiyetsiz “katkı”lardan biri olan bu metin, “HDP’li olmayan CHP’lidir, dombilidir, taocudur” diye özetlenebilecek bir varsayımla yazılmış. Kafası oya öyle takık ki yaptığımızı “HDP’ye neden oy vermemeliyiz” tartışması sanıyor. Ufku yasal siyasetten bir santim öteye geçemediği için de bir sosyalist HDP’ye oy vermiyorsa başka bir  yasal sol gruptandır ve CHP’ye oy verecektir sanıyor. Yazının tek olumlu yanı kısa olması, espri niyetine okunabilir. (Bu yazının yazarı Urla’da HDP’ye yapılan saldırıların ardından “Urla’da HDP’nin ne işi var” sorusuyla “ırkçılıktan akraba” olduğunu söyleyecek kadar terbiyesizleşti.*)

17. Barış Sorunu Üzerine – Lenin – Gül Evren

Ciddiyetsizlik konusunda üsttekine yaklaşan bir başka “HDP’ye karşı çıkan şovenisttir, CHP’lidir, taocudur, dombilidir” yazısı. Lenin’in 1915’te Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bitirilmesine dair Barış Sorunu yazısını kendi barış fetişizmine uyarlayarak (aslında arsızca manipüle ederek) iki absürt şey yapıyor:

  1. Emperyalist bir savaşla Kürt halkının haklı savaşını bir tutuyor (bkz. Einstein).
  2. Aslında bugün artık tam anlamıyla yalnızca devrimci sosyalistler tarafından savunulan, Kürt hareketi tarafından pratikte yüz üstü bırakılmış Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı üzerinden sosyalistlere saldırmaya çalışıyor.

Hem karşıt fikirleri hem Lenin’i Prokrustes Yatağı’na yatırıp kesip biçtiği akıl yürütme sonunda da (aslında başında) “‘Sosyalistlerin HDP’de ne işi var?’ diye soran ‘darkafalı’ sosyalistlerin, sordukları sorunun siyasal sonuçlarının ulusal darkafalılık ötesinde şovenizmle malül olduğu” sonucuna ulaşıveriyor (yazım hataları orijinal metne ait). Dar kafalıda hiç olmazsa kafa vardır, dersek kimse gücenmesin.

18. HDP Sosyalist Değil Ama İçinde Sosyalistler Var

TSİP’in Kitle dergisinde yayımlanan bu yazı

TSİP olarak HDP’nin kuruluş çalışmaları başlamışken bu girişimden bir şey çıkmayacağını, bu girişimin de tıpkı benzerleri gibi sosyalist hareketlerin tasfiyesi üzerinden prim yapmaya çalışacağına döne döne vurgu yaptık. Hal buyken kendilerine sosyalist ya da komünist diyenler ne adına ve niçin bu partide yer almış olabilirler?

tespitiyle başlıyor ve büyük ölçüde tartışmayı açan yazının argümanlarını ve düşünce çizgisini takip ediyor ve listeliyor.

19. Terminolojik ‘Gazel’ Ne Kadar Realitedir?

Alp’in yazısına açık ve sert bir eleştiri olan bu gevşek dokunmuş metin (yazarı bağımsız Kürdistan’ı savunan bir Türk sosyalisti), HDK’nın “antifaşist neyse de, antiemperyalist bir yanı”nın olmadığını savunuyor. HDP’nin bir “cephe örgütü” olarak savunulması argümanına “öyleyse adı neden parti?” diye cevap veren yazar, Alp’in Lenin’e atıfla bahsettiği “kuyrukçuluk” (uvriyerizm) teriminin hiç de ille “işçi kuyrukçuluğu” olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. Yeni kurulan Kürt sanayicileri derneği KÜRDSİAD’ın Kürt hareketi ve “kuyrukçu”larının asıl “şimendiferi” olduğu vurgusuyla sona eren yazı, postmodern “radikal demokrasi” kavramının HDP bileşenlerinin zaman zaman kullandığı işçi sınıfı söylemiyle uyumsuz olduğunu hatırlatıyor.

20. (Devrimci) Kültür Endüstrisi’nin Eşek Tacirleri

Fraksiyon’la (“orası burası” ) Gezi’nin hemen sonrasında yaşadığı bir tartışmanın hazım sürecinin ürünü olduğu anlaşılan bu yazı “sosyalizmin ne’liği ve devrimin nasıl’lığı üzerine … faş edilen fikirlerin” trafik polisliğine soyunuyor . Temel amacı saldırmak olan, yapay bir dil ve yapay referanslarla akademik bir hava katılmaya çalışılan bu içeriksiz nesri tartışmaya gerek ve değer görmüyorum.

21. Bir tartışmaya bir ön not: Karaşınlar

Bu kısa not “HDP’nin seçim konjonktüründeki varlığı ile, başlı başlına bir ‘özne’ olma uğraş ve çabası birbirinden (gerek teorik gerekse politik) ayrıştırılmalı” teziyle HDP’yi yalnızca bir seçim platformu olduğunu imliyor ve onun bir “cephe” olduğu yönündeki yine HDP içinden savunulara karşı çıkıyor. Yapılanı “kaba teorik tartışma” olarak adlandıran yazar(lar), görünüşe göre, HDP’nin içinde Kürtlerin (ya da “Kürt Özgürlük Hareketi”nin) mevcudiyetinin her türlü eleştiriye deva olduğunu düşünüyor.

22. Yok Aslında Birbirimizden Farkımız Ama Biz Osmanlı Sosyalist Fırkasıyız

Emek harcayarak HDP içindeki ve dışındaki çeşitli sol kesimlerin parti tüzüklerine bakan yazar “bazılarının kullandığı marksizm, leninizm, komünizm, devrim gibi ‘dikkat çekici’ sözcük, tanım ve kavramlar hariç tutulup tanımlara bir bütün olarak bakıldığında, neredeyse hepsi az çok aynı hedefi tarif ediyor: Sosyalizm…” sonucuna ulaşıyor. Ne yazık ki bu envanter çabası dışında yazıda pek argümantatif emek yok. Özellikle ilk yazının genel olarak emekten yana, çevreye duyarlı, hatta anti-kapitalist olmanın sosyalist olmak anlamına gelmediği temel argümanını es geçerek bir cevap verme fırsatını kaçırıyor.

23. Sistemleşmiş Sol Söylem ve HDP

Tartışmayı açan yazıyı “HDP Siyaset Akademisi’ne ‘Hangi kafadan kurtulmalıyız’ bahsinde ders olarak” öneren Yeni Özgür Politika yazarı Osman Oğuz, yine de tartışmanın “HDP’ye yönelik sol içindeki önemli bir yaklaşımı görünür kılması açısından değerli olduğunu düşünüyor.”

Türkiye sol hareketini söylemini “salt karşıtlığa indirgeme”, özellikle Gezi’de “politikayı bir ‘gösteri sanatı’ olarak görme”yle eleştiren Oğuz’un bu tespitleri elbette performans teorisi açısından tartışılmayı hak ediyor, ancak “gösteri sanatı”nı yazar gibi pejoratif kullanmadığımızı not düşelim. Yine de yazar bu eleştirisine herhangi bir zemin sunmuyor, çeşitli biçimlerde yeniden ifade etmekle yetiniyor, dolayısıyla ne bu yazıda, ne referans verdiği diğer yazısında tam olarak ne kast ettiğini anlamak güç.

Halen bir proje olan HDP’nin mükemmel olmasa da “sosyalistlerin öncülük ettiği birlik projeleri içinde en kapsayıcı ve kitleselleşmeye en yatkın olanı olduğu”nu düşünüyor, lakin neden sosyalistlerin, öncülük ettiği bu birlik projesinin sosyalist olmadığına (tartışmanın ilk sorusuna) bir yanıt getirmiyor. Yazı tartışmaya sunduğu girdiyle değilse de tartışabilmesiyle ve sonucuyla önemli:

Esas olan, halkların özgürlüğünü hedefleyen projelerin üzerinde yaşayabileceği “demokratik zemini” yaratmaktır. Gezi ve Rojava‘nın birlikte verdiği oldukça somut mesaj da budur: Kendinizi örgütlemeye çalışmayı bırakın! Özgürlüğün üzerinde yükseleceği toprağı ekin!

Bu sonuç, Gezi ve Rojava’nın verdiği dersleri anlama açısından ne kadar önemliyse “kendinizi örgütlemeye çalışmayı bırakın” çağrısıyla da o kadar anlamsız. Ne yazarın geldiği hareket ne de herhangi bir hareket bunu bırakamaz. Kendini örgütlemekle özgürlüğü örgütlemek bir ve aynı iştir.

24. Sosyalizm İşi ya da Bir İş Olarak HDP

Osman Özarslan “son yıllarda Marksistler arasında yapılmış en nitelikli polemiklerden birisi” olarak tanımladığı tartışmayı HDP’nin sol için bir “iş”, bir ikbal vaadi olduğunu söyleyerek bitiriyor: “Sol, HDP’nin en çok milletvekili olabilme ihtimalini sever.”

Özarslan solu Kürt sorununu “esastan tartışamamak”la, Kürt hareketi ve yörüngesindeki hareketleri de PKK ve Öcalan’ı eleştirilemez bir tabu kılmakla eleştiriyor ve PKK’yi dört çizgide tanımlıyor: Faşizme direnen PKK; muhaliflerini şiddet yoluyla tasfiye eden PKK; çeşitli alanlarda kurumsallaşan PKK; ilkeli değil “işlevsel”, pragmatik PKK.

Özarslan’ın Türkiye soluna yönelik (birçoğuna katılmadığım) eleştirileri daha da sert. Öncelikle böyle bir solun mümkün olduğu halde var olmadığını söylüyor ve varolduğu kadarını da “esnaf”lıkla, enternasyonalist değil “kültürel, folklorik, milli” olmakla eleştiriyor. İçine ulusalcıları da kattığı Türkiye solunun “olmadığı” tespitini spekülatif bir demografiye dayandıran yazı (ulusalcılar beyaz Türk; Kaypakkaya çizgisi ve MLKP’nin çoğu Kürt vs.) Türkiyeli solcuları Kürt hareketinin entelektüel önderliğine soyunmakla, bir kısmını da Kürt önderliğinin dağılmasını beklemekle suçluyor.

Yazı hem Kürt Yurtsever Hareketi’ne hem Türkiye soluna karşı açık sözlü ve sert eleştirileriyle dikkat çekiyor.

25. Halkın En İleri Politik Bölüklerinin İçinde Mücadele Edilebilir, Edilmelidir

Çelebi’nin yazısı Türkiye bağlamını Osmanlı’dan bu yana ele alıyor ve “eninde sonunda bir seçim beraberliği” olarak gördüğü, asıl niteliğini anlamayı ise seçimlerden sonraya ertelediği HDP’ye ve sol harekete dair şu tespitleri yapıyor.

  • “HDP içinde pekala olunabilir. Sosyalist komünist bir parti de kurulabilir. Hatta cepheler de kurulabilir.”
  • “Asıl sorun şudur ki: Komünist bir parti ve/veya hareket, ve/veya cephe ideolojisi gereği sınıfsal ve etnik, sosyolojik cins ayrımcılıklarına karşı bütünsel bir hareket olmak zorundadır.”
  • “Mevcut kitlesel sol hareketlerin temel açmazı [HDP de dahil olmak üzere] üzerinde yükseldikleri tabanların paradigmasını esas almış ve bu minvalde politika yapıyor oluşlarıdır.”
  • Farklı toplumsal kesimlere sendikalizm, feminizm, etnik mücadele, halkçılık önermenin anlamı yoktur, “komünist bir hareket, kabaca zaten bunların diyalektik bir toplamı veya bütünü”dür.
  • Sosyalistlerin HDP’de çok işi var! (Gökcan Aydoğan, Siyasi Haber, 24 Şubat 2014)

26. Sosyalistlerin HDP’de çok işi var!

Öncelikle “Esasen bu yazı sayesinde ölü sinir uçlarına sinyaller gitmiş, çoktan başlaması, derinleşmesi gereken tartışma emeklemeye başlamıştır” diyerek tartışmayı selamlayan bu yazının teşekkürüne teşekkür edelim. Yazı hemen ardından, benim duruşumun devrimci bir öz taşımakla birlikte “sosyal ve sınıfsal mücadeleleri ayrı” gördüğünü, bu ikisi arasında bir tercihe zorladığını, böylece de diyalektikten koptuğunu iddia ediyor.

Ne zaman “diyalektik” sözünü duysam elim Hegel’e gider. Fenomenoloji’nin önsözü, karşıtların bir olduğunu kabul edeyim derken “bütün ineklerin kara olduğu” bir geceye düşme tehlikesine karşı bizi uyarır.

Aydoğan benim Erdoğan’ın demagojik söylemleriyle HDP’nin söylemlerini eşitlediğimi sanmış. “Sanmış” diyorum çünkü yazıda o alıntıyı söylemin değil eylemin önemli olduğuna (sanırım yazar da bu konuda bana katılacaktır) uç bir örnek olarak verdiğim açık.

İlk yazının argümanlarını ana hatlarıyla anlayan (her zaman değil, örneğin ben HDP’nin iki yüzlü olmadığını söylemiştim, olduğunu değil, yazar bazı yerleri yanlış anlamış) ve bunlara tek tek cevap veren emeği için kutlanması gereken yazı şu temel hususları savunuyor.

  • Sosyalizmsiz sol” denilen [yazar buna katılıyor gibidir] HDP, sosyalizme giden yola “üzerimizdeki ölü toprağını kaldırarak” katkı sunabilir [Başka türlü mücadeleler daha çok sunabilir.]
  • HDP işçi direnişlerine gerek ziyaretlerle gerek parlamentoda aldığı sözlerle destek vermiştir. Zaten “ülke grevlerle kaynıyor, devrimciler binlerce işçiyle mitingler düzenliyor da HDP’liler sıcak yataklarından çıkmıyor” diye bir şey yok. [iki yanlış bir doğru?]
  • Zizek ve nicesine “her fırsatta Marks’ı aştığını iddia eden” sıfatı yakıştırmazken [arkadaşın kaygısı olmasın, yeri gelince “yakıştırır”ım] Öcalan’a bu neden reva görülüyor? Öyle dese de demese de Öcalan referans alınabilir ama referans alınan sadece o değildir.
  • Birlik çabaları bu zamana kadar başarısız olduysa da çaba harcamaya devam etmeliyiz, PKK’nin o kadar “gerici odak” varken sosyalistlerle birlik yapmasına şükredilmelidir [ifade benim].

Bu yazının önemli bir sorunu, kendini benim gözlemlerime simetrik karşı gözlemlerle yanıt vermekle rağmen kendi gözlemlerini kanıt sayması. Örneğin, verdiği linkte şimdi HDP’li olan BDP’li milletvekillerinin soru önergelerinin ilk 40-50’sini taradım. Orada arkadaşın “binlerce soru önergesinden %80’i emek/ ekoloji/ kadın/ polis terörü üstüne, bunların içinde de kabaca %60 oranında sendikal haklar/işten atılma/ işçi düşmanı yasalar/ yoksulluk/ yandaş sendika üyeliği/çiftçinin sorunları gibi konular üzerinedir” iddiasının hiç de temellenmediğini gördüm. Emek ve yoksulluk sorunu üzerine olan önergeler en fazla %20 civarında. Kadına karşı şiddet ve çevre sorunları çok daha baskın; elbette bunlar da emek mücadelesinin bir parçası ama o mücadelenin eksen parçası olan emekçi hakları meselesi apaçık gölgede.

Bu konuda felsefi bir tartışmaya girmek istemem ama arkadaş argümanını “diyalektik”le açtığı için hatırlatmalıyım: Diyalektik sıklıkla, bir çokluğun canının istediği yerini vurgulayınca bütünün hakkını vermek sanılıyor. Hayır, diyalektik karşıtların hem birliği hem mücadelesidir ve bu mücadelede çelişkinin başat yönünü ve baş çelişkiyi nasıl tanımladığımız bizim dünya görüşümüzü belirler.

Öte yandan elbette mesele soru önergeleri değil. Ben üşenmeyip onun önerdiği taramayı yaptım, ona da bir haber taraması öneriyorum: HDP/BDP milletvekilleri ne kadar emek sorunlarına gösterdikleri duyarlılıkla ne kadar “diğer” konulardaki duyarlılıklarıyla biliniyorlar, gözlemlesin.

Aydoğan savlarımın çoğuna karşı çıksa da çoğu sosyalist olan bir partinin sosyalist olmaması konusundaki eleştirilerime katılıyor. Ama yine de “bu topraklardaki en devrimci olasılık” dediği HDP[‘nin] başarısı halinde başarısının meyvesi sosyalizmden başka bir şey olamaz” iddiasıyla “bir birlik girişimi olarak şimdilik başarısız” bu çabaya destek çağrısı yapıyor [niye?]. İlk yazıdaki devrimci cephe tartışmasını “utangaç final” diyerek eleştiren yazar, hem yanlış hem haksız hem de Türkiye’nin önemli devrimci damarlarını yok saymasıyla HDP’nin boyunu aşan bir iddiaya sahip: “bu coğrafyadaki tarihsel ve yeni tüm dinamikleri doğrusuyla yanlışıyla HDP içerisinde barındırmaktadır.” 2009 Karaburun Bilim Kongresi’nde trajik bir örneğini görmüş olduğumuz üzere, reformist sol kendini sıklıkla bütün sol sanır. Ne ironi…

27. Sosyalistler ne yapar?

Bu yazı HDP’yle İran’da çeşitli liberal, radikal ve sosyalist kesimleri birleştiren Tudeh partisi arasında bir benzerlik kuruyor. Bu benzerlik birçok açıdan yanlıştır: Tudeh (İran Kitle Partisi) huruluşunda daha heterojen bir yapı olmasına rağmen hızla sola kaymış ve siyasi arenada bırakalım sosyalisti “komünist” bir parti olarak davranmıştır, emperyalist varlıkların kamulaştırılması talebi ve işçi grevleriyle öne çıkmıştır.

Tudeh, başka kuvvetlerle halk cephesi girişimleri yapmıştır ama sağlam örgütsel yapısıyla gevşek bir çatı partisiyle karşılaştırılamaz. Zaten yazarın SDP örneği üzerinden yaptığı “HDP bileşenleri kendi özgünlüklerinden bir şey kaybetmiş midir? Ben göremiyorum” tespiti tam da HDP’nin Tudeh gibi organik bir parti olmadığını gösteriyor.

Aslında kendi kendisiyle tartışan (ve sık sık kendini çürüten) yazar iki oluşum arasındaki farkı görebiliyor. Ama belli ki Sovyetlerin “İran’da günün koşulları içinde ‘saf’ bir komünist parti kurulamayacağı, bu nedenle Tudeh’in kendisini komünizm ve Marksizm’den ayırması gerektiği” yönündeki fikrini HDP’nin “kendini Marksizm’den ayırması”nın doğru bir tutum olduğu şeklinde yorumluyor. Bu konuda HDP içindeki Marksistler ne der bilemiyorum, ama sosyalist olmamak aşkına Sovyetlerin İran politikasına ve başarısızlığıyla ünlü Tudeh örneğin bile sarılmak mümkün demek.

Beni “Kürt Hareketini ve HDP’yi son derece niteliksiz iddialarla karalamaya çalışan zat” olarak tanımlayan yazı, ilk yazının ana tezlerine yönelik “bu iddiaların neresinden tutup düzelteceğimi bile bilemiyorum, baştan sona yanlış zira” diyerek güçlü ve nitelikli bir argümanla beni mat ediyor. Sonuç olarak tüm istediği “başarısızlık senaryoları üretmeden önce [HDP’ye] bir şans verilmesi.” O koca koca iddialardan sonra ne kadar mütevazı bir talep. En iyisi yazının sonundaki şarkıyı dinleyelim, gerçekten güzel.

28. HDP’ye Sağlı-Sollu Giriş (Kod-102)

Emrah üniversitelerde her alanın giriş derslerinin değişmez kodunu (101) verdiği ilk yazısının devamı olarak bunda, yine kendi deyimiyle, “orta yolcu” değil, içinde “reformist bir damar” olduğunu kabul ettiği “HDP’ye yönelik daha olumlu bir tutum” takınıyor.

Türkiye solunun birlik konusundaki başarısız tarihini aktaran Emrah çözümü “cephe”ler oluşturmakta da değil “bir araya gelme”lerde buluyor. Ne var ki bu bir kavram değil bir tarif, bu yüzden Emrah’ın ne kast ettiği anlaşılmıyor. Zira cepheler de zaten “bir araya gelme pratikleri”dir. Emrah yazının sonunda retorik bir hamleyle benim Fraksiyon.Org’da ne işim olduğunu soruyor ve bir web portalinde olsun “bir araya gelme” pratiği olarak Fraksiyon modelinin HDP’de yaşanacak daha büyük çaplı bir deneyimin mümkünlüğünü gösterdiğini düşünüyor.

Emrah’ın da yazısında belirttiği üzere, bu yazının oluşumu sürecinde görüş alışverişinde bulunduk. Yine de bu sonucun, benim sorduğum soruya bir cevap oluşturduğunu düşünmüyorum. Daha ilk yazıda sosyalistlerin bir araya gelmesinin, cepheleşmesinin yalnızca mümkün değil gerekli de olduğunu zaten vurgulamıştım (bu veriliyken 20 gündür beni, Alp’ten başlayarak, sosyalistlerin cepheleşmesinin mümkün ve gerekli olduğunu ikna etmeyi görünce ilk duygum, samimi bir hayret). Sorun HDP’nin kendisine atfettiği abartılı umutlarla sosyalizmle arasına çizdiği kalın çizgi arasındaki çelişkinin, HDP’yi böyle bir alternatif kılmaması ya da ilk yazıda tarihinden ayrıntılı olarak bahsettiğim gibi bir Alternatif kılması.

29. HDP ve Bağzı Müphem Sosyalizm Algıları

Cem Bahtiyar’ın yazısı Sovyetler’in Paris Komünü’nün devamı, Komün’ün ise bir “demokratik halk iktidarı” girişimi olduğu doğru tespitine dayanıyor ve Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet”inin Marx’ın Paris Komünü için kullandığı “demokratik cumhuriyet” kavramına güncel bir yorum olduğunu öne sürüyor: ilk yazıda da bahsettiğim Ertuğrul Kürkçü iddiası.

Böylece “Bakmayın siz HDP’nin programında sosyalizm olmadığına, aslında Öcalan’ın demokratik cumhuriyet dediği zaten Marx’ın dediğiyle aynı, o da zaten sosyalizm” sihirbazlığıyla liberalizm şapkasından sosyalizm tavşanı çıkartılmaya çalışılıyor.

Benim sosyalizmden anladığımın müphem olduğunu düşünen yazarın na-müphem tanımına bakalım. “Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan halklar, inançlar ve kimliklerin, demokratik bir ulus haline gelerek yerel/özerk yönetimler halinde örgütlenmesi ve konfederal bir yapıda birleşmesi”, “reel sosyalizm tecrübelerinin daha da derinleştirilmiş bir hali”ymiş.

Öcalan gibi “Marx’ı aşmak”tan değil onu “derinleştirmek”ten bahsedince sorunlar çözülmüyor ne yazık ki? Sosyalizm hakkında müphem olmayan bir şey varsa o da üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti olmasıdır. “Özerklik, konfederasyon” vs. siyasi biçimlerdir (üstelik, zaman zaman sosyalist deneyim bu biçimleri kullansa da dünya siyaset sahnesine burjuvazinin soktuğu biçimlerdir), oysa sosyalizm her şeyden önce bir üretim biçimidir.

HDP’nin bu üretim biçimini programatik olarak benimsemekten ısrarla uzak durması, yazarın sandığı (ya da sanmak istediği) gibi “zaten aslında sosyalist” olduğundan değil, olmadığından.

Yazı, HDP’nin emekçi kitlelerle kurduğu zayıf bağa yönelik eleştiriyi “Henüz genç bir girişim” olmasıyla karşılamaya çalışmış. Bu pek iyi bir kaçış yolu değil. BDP-HDP geleneği yıllardır mecliste ve belediyelerde, yıllardır da emekçi kitleler konusunda çok zayıf bir performansları var. Ha bir de “TKP ve ÖDP’nin emekçilerle bağları daha kötü” gibi bir yersiz karşılaştırma da yapmış yazar, ama “üç yanlış bir doğru etmez”i hatırlatmaktan hicap duyduğumdan konuyu yarı-sessizlikle geçiştirmek istiyorum. Yazarın Laclau kavramı olarak bildiğimiz “radikal demokrasi”sinin Rus Devrimleri’nin de hedefi olduğu yönündeki fikre ise nereden kapıldığını bilmiyorum.

30. “Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var” Öyle mi?

Öyle mi?” gibi güçlü bir argümanla başlayan bu oldukça savruk kişisel blog yazısı, HDP eleştirilerinin bir “lobi”nin ürünü olduğunu düşünüyor. Lobi kelimesini kullanmasa da “kendini sosyalist, hatta komünist olarak tanımlayan kim [sic] çevreler”in yaptığının “karalama kampanyası”, “halklar arası birlik, beraberlik ve mücadeleye ideolojik saldırı kampanyasının payandası” olduğunu söylüyor ve “Cafe Bar’ların [pek de gitmem, iyi mi?] buğulu köşelerinde ‘sosyalistlik’ yapan” bu “çevre”lerin daha önce de Ertuğrul Kürkçü’ye “militan sosyalist maskaralıklarıyla … karalama kampanyası” düzenlediğine [neden bahsettiği konusunda fikri olan var mı? interneti taradım, bulamadım]. Vehmediyor. Bundan sonra paranoyanın ipini iyice koparan yazı ulusalcılarla birlikte “halklar arası birlik ve dayanışmanın temellerini dinamitlediğimi(zi)” iddia ederek sürüyor [biz kim acaba, Fraksiyon mu? Ama yazarlarımızın en az yarısı bana katılmıyor]. Kendi paranoyasına inanan yazar, sözlerini Kemal Kılıçtaroğlu’na [sic] saldırarak ve bizi AKP, Ergenekon ve HDP arasında bir seçim yapmaya zorlayarak bitiriyor.

Tartışmanın diğer mekanları: Yorumlar, sosyal medya, Ekşi Sözlük, forumlar…

Okur Yorumları

Yukarıda bahsedilen yazıların hemen hepsinin altında yer alan okur yorumları, tartışmaya oldukça uzun, kimi zaman da anlamlı katkılar barındırıyor.

Benjamin, gazetelerdeki ilk okur mektuplarını “herkesin yazar olması” sürecinin başlangıcı olarak görüyordu. Bugün bir yazıya yorum yapmak çok daha hızlı, kolay ve yaygın bir süreç.

Tartışmanın eksiksize yakın bir panoraması için yazıların altındaki okur yorumlarına bakmak gerek.

Sosyal Medya

Tartışmanın en hararetlendiği yer sosyal medya oldu. Aşağıda paylaştığım Facebook ve Twitter adreslerinden yazının paylaşıldığı yerlerdeki yorumlarına ulaşmak mümkün. Bunların tümünü derlemek sanırım olanaksız. Yazılar oldukça yoğun paylaşıldı ve bunların birçoğunun altında tartışmalar yürüdü. Ama özellikle Fraksiyon’un Facebook Sayfası’ndaki ve Twitter adresindeki tartışmalara genel olarak bakmakta fayda var. Ben de kendi Twitter hesabımda epey yorum aldım.

Ekşi Sözlük

Bu katkılardan biri, Lenin’in ittifaklar politikasını özetlerken (elbette, ama?), bir diğeri HDP’nin yalnızca HDK’ya ait bir seçim projesi olduğunu, emek vurgusundaki zayıflık eleştirisinin doğru olmakla birlikte “Kürt hareketi bizi yutar” diye korkmamak gerektiğini söylüyor.

Forumlar ve diğerleri

  • Sosyalist Forum’un yazıya paylaşımının altında tartışmalar yürüyor.
  • Rıza Dağ isimli bir arkadaş yazının yayımlanmasının ertesi günü sosyal medyada bir “eleştiri” metni kaleme aldı, bu metin “Barış Yıldırım’a Eleştiri” adı altında ulaşılabilir durumda.
  • İlk yazıda “Kemalizan DHP” olarak tanımlanan yapının sitesi şöyle bir notla yazıyı paylaştı: “Aşagıdaki değerlendirme yazısını bilgilendirme amacıyla paylaşıyoruz.. Yazar, Devrimci Halk Partisinin “adına Kemalizan bir grup tarafından el konulmuştur.” notunu da eklemiş.. Olsun, kendi birikimine göre değerlendirmesi… Tartışmaya değer mi?  Takılmayalım. Gülüp geçelim.”
  • Gün Tamircisi başlığı altında yapılan tartışma programında Sarphan Uzunoğlu ve Kemal Bozkurt, HDP tartışmasına da bir bölüm ayırdı. Sadece bu tartışmayı konu alan, Emrah Zıraman ve Sarphan Uzunoğlu’nun moderatörlüğünde Alp Altınörs ve Aynel Ömer’le katıldığımız bir Diren TV Medya programını ise yazının sonunda paylaşıyorum.
  • Bu Web TV programı için hazırlanan Sosyalistler ve HDP: İçeride misin dışarıda mısın? Facebook Etkinlik sayfasında “Sosyalistler HDP İçinde Yer Almalı Mı?” başlıklı pek geniş katılımlı olmayan bir anket (an itibariyle 44 Evet, 24 Hayır), bu ankete verilen bazı şerhli cevaplar ve uzunlu kısalı yorumlar yer alıyor.*
  • Enver Aysever, 18 Şubat günkü Aykırı Sorular programında Grup Yorum’dan Selma Altın’a HDP tartışmalarını sordu. Program kaydı internete yüklendiği zaman paylaşacağız.*

Noktalı Virgül;

Buradaki tartışma girdileri güncellenmeye devam edecek. Bu envanter tartışmaya bir “noktalı virgül” niyetine çıkartıldı. Başta da dendiği üzere, eksik bıraktığımız tartışmalar vardır, bunlardan gözünüze çarpanları linkleriyle birlikte bu yazının altına yorum olarak düşerseniz yahut herhangi bir başka kanaldan iletebilirseniz ne güzel olur.

Diren TV Medya’nın tartışmaları önemli ölçüde derinleştiren, ilerleten (ama bitirmeyen, yalnızca yeni yazılara kapı açan) Sosyalistler ve HDP programını da aşağıda izleyebilirsiniz.

* ile işaretlenmiş yerler, okuduğunuz bu derlemenin 17 Şubat 2014’teki ilk yayımlanışından sonra eklenen notlardır. 12’inci yazıdan sonraki tüm yazılar da bu tarihten sonra yazılar çıktıkça eklenmiştir (son güncelleme: 7 Mart 2014)

(GörselNicole Tung: İstanbul, Beşiktaş)

Reklamlar

Sosyalistlerin HDP’de Ne İşi Var?

Barış Yıldırım

HDP, sosyalist değilken, böyle bir iddiası da yokken; Kürt hareketinin Türkiye’ye politika ihracı girişimlerinden bir diğeriyken;  bir birlik girişimi olarak başarısızlığa mahkumken ve olası tek geleceği BDP’nin yeni adı olarak siyasi hayatına devam etmesiyken, sosyalistler HDP’de ne yapıyor?

Barış YıldırımFraksiyon, 6 Şubat 2014 

Sitem etmiyorum, retorik yapmıyorum, bir cevap arıyorum.

Sosyalist, komünist olduğunu söyleyen, samimiyetlerinden kuşku duymadığım birçok insan kendini HDP’de ifade ediyor. Bense, sosyalist olmayan; böyle bir iddiası da olmayan; sosyalizmle ilgili her tür programatik ifadeden özenle kaçınan bir partide bu insanların ne işi var, anlamakta güçlük çekiyorum.

Bu anlama çabasının bir ürünü olan bu yazının uzunluğu, internette okunacak bir yazı için mutat sabır sınırlarını aşıyor. Umudum o ki konunun önemine binaen bu sınırlar biraz daha zorlanır. Yazı, gerekirse ayrı ayrı okunabilecek iki ana bölümden oluşuyor:

  • HDP: Sosyalizmsiz Sol başlığı altında sosyalizmin soyut bazı insani değerler değil, bir sosyoekonomik sistem olduğunu, HDP’ninse bu sistemi programının ve eyleminin hiçbir yerinde öngörmediğini belirteceğim.
  • HDP: Bir Alternatif girişimi daha başlığıyla Kürt yurtsever hareketinin başını çektiği hemen tüm birlik, güçbirliği, platform vb. girişimlerin epik başarısızlık örnekleri olduğunu hatırlatacağım.

HDP: Sosyalizmsiz sol

Hiçbiri sır sayılmayan bu iki hususa rağmen neden bağzı solcular HDP’ye bel bağlıyor? Görünüşe göre açık bir “zoraki iyimserlik” (bkz. wishful thinking) örneğiyle karşı karşıyayız: “Partimiz sosyalizm demiyor ama eşitlikten, adaletten, özgürlükten, emekten yana olduğunu söylüyor. Sosyalizm bunlar değil mi?

Hayır, değil. Sosyalizm, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti dışında hiçbir şey değil. Diğer soyut insani iyilik dilekleri, bunun –ve yalnızca bunun– sonucu olarak somutlanır.

Gençlerimiz çok daha özgürlükçü, çok daha demokratik yetişmeli. İnsanların fikirlerini özgürce dile getirdiği, yazabildiği, ifade edebildiği bir Türkiye inşa etmek istiyoruz. Milletin mutluluğu için çalışmayan devlet mekanizması zulüm kaynağı haline dönüşür. Toplumun tamamının refahı adına değil de, sadece belirli güç merkezlerinin çıkarları için işleyen ekonomi, sömürü aracıdan başka bir şey değildir.

Recep ve Emine Erdoğan’ın bu balkon kokan konuşmaları onların sosyalist ya da özgürlükçü olduklarını göstermiyor. Çünkü partiler retorikleri değil stratejik hedefleri, söylemleri ve eylemleriyle kendilerini siyasi özneler olarak kurarlar.

Parti, programıdır

Bir partinin hedefi onun programında açık bir şekilde belirtilir. HDP Kuruluş Programı, sosyalizme referansta bulunmaktan özenle kaçınarak yazılmıştır. Bu belgede “adalet, gönüllü birlik, özgürlükçülük, demokrasi, sömürü karşıtlığı, anti-kapitalizm” gibi soyut sosyal duruşlar dışında sayılan tek somut hedef  “demokratik halk iktidarı”dır.

III. Enternasyonal terminolojisinde anti-feodal anti-emperyalist yönelimli demokratik halk devrimi, “sosyalist karakterli bir devrim” olarak tanımlanmakla birlikte[1. bkz. Sovyet Ansiklopedisi‘nin Demokratik Halk Devrimi maddesi (İngilizce).] HDP’nin Stalin-Dimitrov-Mao hattında saf tuttuğunu düşünmek için bir nedenimiz yok. HDP programındaki “demokratik halk iktidarı” sosyalizmle bağlantısız soyut bir toplumsal özlemden ibarettir.

Nitekim eşbaşkan Ertuğrul Kürkçü (partisinin “Yeni Siyaset Arayışları” toplantısında)  bu kavramı Marx ve Engels’e gevşek bir biçimde dayandırmaya çalıştıysa da asıl referansının, sık sık Marx’ı aştığını iddia eden Öcalan’ın müphem “demokratik cumhuriyet” terimi olduğunu gizlemiyor.

Programı açık bir şekilde sosyalist olmayan HDP’nin eylem ve söylemde “iki yüzlü” davranarak aslında sosyalist bir tutum aldığını iddia eden yanlış eder.

HDP yönelimindeki bazı arkadaşlar utangaçça partilerinin takıyye yaptığını imleseler de (“Biz aslında kendimize sosyalist deriz de, toplum buna hazır değil” yahut “Aramızda sosyalist olmayan madunlar var onları kaybetmek istemeyiz, o yüzden demiyoruz”), partileri bu konuda bütünüyle tutarlıdır. Ne BDP’nin ne HDP’nin, ne parlamentoda ne de sokakta, emekten yana önemli bir performansı yoktur. Bu konuda birkaç sol tandanslı CHP milletvekili ile aynı ligdedirler ve aslında bazı uluslararası toplantılarda AKP’lilerin –elbette iki yüzlü bir şekilde ve söz konusu olan kendi ülkeleri değilse– onlardan bile daha çok yoksulluktan, çalışan haklarından dem vurduğunu kendi kulaklarımla işitmişliğim var.

Emekten çok kimlik hareketi

Parlamentoların sınıflı doğasını bildiklerinden kuşku etmeyeceğimiz bazı dostların bile gururla “Vekillerimiz” dediklerini ibretle izlediğimiz BDP-HDP’li vekillerse politikalarını bütünüyle Kürt hareketinin yıldan yıla liberalleşen gündemine göre saptar, “emek” dediklerinin üç beş katı “azınlık”, “kimlik” der.

Bunu  ülkemizde baş çelişkinin (“en önemli sorunun”) Kürt sorunu olduğu yönündeki tespitlerine dayanarak yapıyor gibidirler. Maocu diyalektiğin adı konmadan yapılan bu uygulaması, elbette teorik bakımdan tümüyle yanlıştır. Kürdistan’ın sömürge, Türk devletinin emperyalist/sömürgeci olduğu yönündeki milliyetçi teze inansak bile, bu ancak Kürdistan’daki baş çelişkinin Kürt sorunu olduğunu gösterir. Türkiye’de de baş çelişki budur, demek için insanın ya teorik açıdan eğitimsiz ya gücün büyüsüne çok kolay kapılır olması gerekir.

Elbette durum ikincisidir. Sosyalist arkadaşlarımız, basitçe, 1990’lardan beridir sosyalizmden tutarlı bir şekilde uzaklaşan Kürt yurtsever hareketinin hegemonyasına tutarsız bir biçimde kapılmıştır.

Tarih bize bunun ilk kez olmadığını gösteriyor.

HDP: Bir Alternatif girişimi daha

Kürdistan’ın ve Kürt sorununun özgüllükleriyle başa çıkmaya çalışırken Türkiye devrimci hareketinin bir kısmının yolu “seksiyon örgüt”e düştü. İddia oydu ki, ana partinin çizgisine bağlı ama özerk ve bağımsız bir Kürdistan örgütü, Türk ve Kürt halkının ortak devrim yürüyüşüne daha güçlü katılabilirdi  (bu seksiyon girişimlerinden en ünlüsü TKEP’in Kürdistan Komünist Partisi’dir).

PKK’nin mücadelesinin 1985’lerden itibaren Anadolu solunun geneli aleyhine “eşitsiz gelişimi”yle birlikte bu denklem tersine döndü. PKK, 1990’lı yılların başında, Yalçın Küçük’ün teorik kılavuzluğu altında Devrimci Halk Partisi’ni (DHP) kurdurdu. Alternatif isimli dergisi bir dönem binlerce satan ve özellikle Kürt hareketine hayran çevrelerde şimdi HDP’nin uyandırdığına benzer bir heyecan uyandıran bu grup, Türkiye’yi Kuzey-Güney doğrultusunda bölen bir hattın kırsal kesimlerinde gerilla mücadelesi öngörüyordu. DHP, gerçekten de Antakya ve Karadeniz kırsalına bazı gerilla grupları çıkardı, adlarını “mıh gibi” aklımıza çakmamız gereken ama pek bilmediğimiz şehitler verdi.

Büyük iddialarla ve şaşaalarla çıkan (hatta 1993’te “darbe süreci” yaşayan Devrimci Sol üyelerine kendilerine katılma çağrısı yapacak kadar güven patlaması yaşayan) bu grubun adını, bugün, sol örgütlerin tarihine meraklılar dışında pek hatırlayan, bilen yoktur. 1990 ortalarından itibaren yediği operasyonlarla, ama daha ziyade işlevsizliğiyle çözülen ve 2000’lerden önce siyasi arenadan ismen de silinen bu grubun ideolojik önderi Ergenekon davasında tutuklu, dergisinin adı çeşitli siyasi ve akademik dergilerce (örn. 1, 2, 3) kullanılmış, partisinin adına Kemalizan bir grup tarafından el konulmuştur.

BDP’nin seksiyon örgütü

HDP, Kürt hareketinin Türkiye’de yeni bir seksiyon örgüt oluşturma girişimidir.  Aynı sondan kaçınmalarının yegane yolu, Kürt siyasi hareketinin legal partilerinden yek diğeri olması, yani BDP’nin yoluna HDP olarak devam etmesidir. Bu durumda HDP yaşar, ama  HEP-HADEP-DEHAP-BDP’den başka bir parti olmaz. Zaten değildir.

Gidip halay çekerek devrimci dayanışma görevimi icra ettiğim HDP Kuruluş Kongresi çıkışında işittiğim “Kendimizi BDP’ye katılmış gibi hissettik” gözlemindeki “gibi” sözcüğü bütünüyle haşivdir; atılabilir.

HDP kendini bir tür madunlar hareketi olarak göstermeye çalışıyor, ama ana gövdesinin, temel politikalarının ve gündeminin üzerinde madunlardan yalnızca birinin damgası vardır. HDP’yi BDP’den farklı kılan tek şey onun olumsuz yanı; aslında bir parti değil bir tür platform olmasıdır.

Birlik nasıl yapılmaz?

Türkiye ve Kürdistan tarihini birazcık –ama birazcık– bilen biri Kürt Yurtsever Hareketi’nin baş aktörlerinden olduğu bütün platformların, güç birliklerinin ve seksiyon girişimlerin epik başarısızlık örnekleri olduğunu da bilir.

Ne DHKP-C’yle yapılan 1996 tarihli güç birliği; ne onun birkaç yıl öncesinde ve sonrasında girişilen diğer daha kalabalık güç birlikleri; ne Kürdistan’dan Türkiye’ye “devrim ihracı”na kalkan DHP… hiçbirinin ömrü bir iki yılı geçmemiştir. Bu girişimlerin hepsi, haklarında yazılan balya balya tespitler ve onlara bağlanan büyük umutlarla doğru orantılı bir hız ve ters orantılı bir etkiyle unutulmaya mahkum olmuştur. Kimi devrimci örgütlerin PKK saflarına gerillalarını gönderdikleri durumlarsa simgesel olarak çok değerli ama siyasi-örgütsel olarak etkisiz örneklerdir.

PKK tarihsel olarak, ilişkiye geçtiği bütün hareketleri “sömürgeleştirir.” Onları kendi hegemonyası altına alma, bunu yapamadığı durumdaysa bu “birlik” girişimlerini hızla terk etme eğilimindedir. Ulusal yönelimli bir hareket olarak bu tutum gayet anlaşılır. Anlaşılamayan, bütün bu tarih apaçıkken, bu bilinçli başarısızlıklar tarihinin baş öznesi her göz kırptığında koşa koşa giden bağzı Türkiyeli sosyalistlerin durumudur.

Çoğumuz sosyalistiz ama partimiz değil

Stockholm Sendromu öyle vahimdir ki, siyasi özne olarak Gezi İsyanları’na olanca soluğunu katmaktan imtina eden HDP [çizgisi] [2. Elbette yalnızca siyasi özne olarak, bireyler olarak değil; nerede bir isyan olmuş da Kürt durmuş? Öte yandan bazı HDP milletvekillerinin emeği de elbette görünmez değildir. Bahsettiğimiz, en yetkili ağızlarından bunun özeleştirisini en azından söylem düzeyinde veren Kürt hareketinin bir hareket olarak Gezi İsyanları’nı ancak kerhen desteklemiş olmasıdır.] demagojik bir biçimde “Bu daha başlangıç”ı parti sloganı olarak belirlediğinde, “Yahu HDK’nın, HDP’nin kongrelerinde Gezi şehitleriyle ilgili neden tek bir poster yok? Neden Gezi’yle ilgili ajitatif dokundurmalardan başka tek bir politika üretilmiyor? Rojava elbette önemli ama yeni mücadele biçimlerinden bahsederken çok değil 8 ay önce sokağa dökülen 10 milyon insanın yarattığı biçimler neden aklınıza gelmez?” gibi sorular sorulmaz. Bir mümin gibi HDP’nin aslında Gezi’nin asıl bileşeni, sosyalizmin yılmaz savunucusu olduğuna iman edilir.

Yalnız burada tuhaf bir durum vardır. HDP’yi oluşturan BDP hariç en temel bileşenlerin hepsi kendisini sosyalist olarak tanımlar. BDP’nin içindeki birçok bireyin de kendini sosyalist gördüğünü biliyoruz. Peki buna rağmen neden sosyalizmi bir program hedefi olarak benimsemekten imtina edilmiştir? Cevap bellidir: Daha geniş bir birlik için. Belli ki sosyalizm asgari müşterek olamamıştır. Bu tür durumlarda şu iki pratik kural faydalıdır:

  • Cephe birliklerinde asgari müşterek, nereye kadar birlikte gidileceğini gösterir.
  • Parti birliklerinde asgari müşterek en son nereye kadar gidileceğini gösterir.

Örneğin bir anti-faşist cephe içinde [yalnızca] sosyalist olanları barındırmadığı için programında sosyalizmi öngörmeyebilir yine de sosyalistler onun içinde yer alabilirler, üstelik böylece sosyalizme doğru yürüyüşlerine taktiksel bir katkı sunmuş olabilirler. Oysa programında sosyalizmi barındırmayan bir partiyle sosyalizme yürümek mümkün değildir. Yani partiler sosyalizmin taktiksel araçları olamazlar.

Halk iktidarının değil onu geciktirmenin aracı

Özetleyelim, HDP,

  • sosyalist değildir, böyle bir iddiası da yoktur,
  • Kürt hareketinin Türkiye’ye politika ihracı girişimlerinden bir diğeridir,
  • bir birlik girişimi olarak başarısızlığa mahkumdur,
  • olası tek geleceği BDP’nin yeni adı olarak siyasi hayatına devam etmesidir.

İlk madde dışında bütün diğer maddeler yanlış olsa bile ilk madde, sosyalistlerin böyle bir girişimde yer almasını anlamsız kılıyor.

Buna iki itiraz getirilebilir:

  • HDP programatik olarak sosyalist olmasa bile sosyalistlerin taktiksel olarak içinde yer alabilecekleri bir tür cephedir.
  • Yeni ve iyi niyetli bir girişimi bu erken evrelerde bu kadar sert eleştirmenin ne gereği var?

HDP, örgütsel olarak bütün bu belirsizliklere sahip olmasına rağmen, önümüze tentatif bir seçim girişimi olarak değil adeta “halkların umudu” olarak konuluyor ve kendi retoriğine ve adına göre, bir cephe değil, parti. Partinin yapısı ne kadar belirsizse bu ajitatif retorik o kadar kesin telaffuz ediliyor. Yani HDP kendini stratejik olarak ortaya koyuyor, buna taktik katılım göstermek ya samimiyetsizliktir (“Bizim için taktik bir katılım, ama HDP’ye söylemiyoruz”) ya samimiyetsizliktir (“HDP taktik bir girişim, ama halka söylemiyoruz”).

Denebilir ki, sosyalistlerin seçimi düzeni değiştirmenin bir yolu olarak gören reformist kanadının –ÖDP’de örneğini gördüğümüz– “büyük laflar küçük sonuçlar” girişimlerinden biriyle daha vakit harcamaları kendi bilecekleri iş. Ama tıpkı ÖDP gibi HDP de kendi çapının çok ötesinde bir başarıyla düzen içi bir “muhalefet” kanalı olarak düzen dışı ve dolayısıyla gerçek muhalefetin damarlarından kan çalmaya adaydır.

Siyaset tarihi, görece küçük hareketlerin göresiz büyük iktidarlar için ne denli “kullanışlı” olabileceğinin örnekleriyle doludur. Daha dün, siyaseten etkisiz bir harekete ait “Yetmez ama Evet” sloganının nasıl AKP’nin temel dayanaklarından biri haline geldiğini hatırlayalım. Ana gövdesini BDP’nin oluşturduğu HDP çok daha kapsamlı yapısıyla çok daha olumsuz sonuçlara gebedir.

Bu sonuçlardan biri kesinlikle, sosyalist olmasa da hiç olmazsa madunların iktidarı olmayacak (bkz. aritmetik). Ama kesinlikle, madunlar ile sosyalist bir iktidar arasındaki açıyı büyütecek (bkz. geometri).

Öyleyse bir kez daha soralım: Sosyalistlerin HDP’de ne işi var?

Ayaklanmanın Devrimci Cephe’si

Yazının ilk planında yer alan fakat zaten hayli uzun olan metni daha da uzatmamak için başka bir zaman ertelediğim pasajla bitireyim. Peki “Ne yapmalı?

Elbette, ne yapılması gerektiğini yazılar belirleyemez. Ama  bunun zaten belli olduğunu düşünüyorum. Gezi-Lice-Gülsuyu süreçleri bize ne yapılması gerektiğini gösterdi. Ezilen halkların bütün kesimlerinin ve onun bütün anti-emperyalist, anti-faşist örgütlerinin içinde yer aldığı ve gündelik pratik mücadele içinde inşa edilmiş bir devrimci cephe bize kendini çoktandır işaret ediyor.

Yine de yukarıdaki satırlara gelen ilk tepkilerin “HDP değilse ne o zaman?” diye şekil bulması, yasal ve umutsuz bazı alternatiflerin bize sanki son ve gerçek alternatiflermiş gibi geldiğini gösteriyor. Bu yanılsama vahimdir. Dünyanın en iyi, en umutlu, en samimi birliği bile olsaydı bir yasal partinin bizi faşizmden çıkaracağını mı umuyoruz? Cevap evetse, faşizm ve yasa kavramlarının ilişkisine bir iyice bakmak gerekiyor. [3. Bu son başlık (Ayaklanmanın Devrimci Cephe’si) yazıya gelen ilk tepkilerden sonra eklendi.Ayrıca yazıya “edit” olarak sonradan eklenen bazı ifadeler de köşeli parantez içinde verildi.]

@prometeatro | @yazilama